29 Haziran 2012 Cuma

KONUŞANLAR...








KONUŞANLAR








                                                                                                                              



'BİR KOMÜNİSTİM. BİR MARKSİSTİM...'

Sıcak ve bir o kadar da savruk bir pazartesi gününde aldım soluğu onun bahçesinde... Çocukluğumun fenomenlerinden ve Yastık Altı Hikayeleri'nde anlattığı öykülerle yastığımın altına sakladığım sıcak bir dost sesi oldu hep garip 2000'lerin esrik habercisi 90'lı yıllarda... Oyuncu, isyankâr, showman, sunucu, kendi deyimiyle yazmayı seven bir edebiyat meraklısı... Hayatı tanımış, şöhreti ve serveti fazlasıyla tatmış ama bir o kadar da mütevazi... 90'lı yılların en önemli kahramanlarından olan aykırı, muhalif, özgür bir adam... Cem Özer ile 90'ları, Laf Lafı Açıyor'u bugünün Laf Lafı Aşıyor’unu, oyunculuğu, hukuku, bugünü, Yastık Altı Hikayeleri'ni, Nara Benek'i, Can Dündar-Banu Alkan kombinasyonunu ve hayatı konuştuk...

>>Siz 90'lı yılların en önemli figürlerinin başında geliyorsunuz... Tiyatro oyunculuğu yaparken 90'lı yıllar deyince ilk akla gelen şeylerin başında gelen "Laf Lafı Açıyor"un yola çıkış noktası nasıl oldu?

Vallahi arkamdan ittiler... (Gülüyor) 90'lı yılların başında Maçka Oteli'nde kabare tarzı bir şeyler yapıyordum sahnede. Şarkılı, standup ile karışık bir gösteri. Starın o dönemki patronları ve genel müdürü beni izlemişler ve beğenmişler... Ben de sit-com yapmak istiyordum aslında... O zamanlarda da sit-com dediğimde, -pek bilinmediğinden- estağfurullah sizsiniz sit-com falan deniliyordu... Talk Show yap dediler, aradığımız adam sensin... Yahu daha önce yapmadım ki ben bunu, nasıl aradığınız adam oluyorum diye sorgularken, işte kabaredeki, gösterinin son kısmında seyircileri sahneye alıyordum, şarkılar söyletiyordum falan... İnteraktif bir show çıkıyordu ortaya, bunu televizyona uyarlayalım dediler, öyle başladı macera.

Bizimki üç öğenin yani müzik, sohbet ve şovun güzel bir harmanı gibiydi... Bir de en önemlisi "samimiyet"... Yani ben ekranın arkasında abi diye hitap edip, programa çıktığımda bey demedim... Sizli, bizli gereksiz bir mesafe koymadım. Hürmetin ve nezaketin sizli bizli olmaktan geçmediğine inandım. Tek bir kişiye siz demek bence bir hakarettir. Fransızca ve İngilizce’de siz, aristokrasi sınıfına ait hitaplardır. Aslında sen tek başına bir boka yaramadığından etrafınla varsın ve sizsin demektir... Git bir Anadolu'ya herkes “hoş geldin abi, bacım, kardeşim” gibi kelimeler kullanırlar örneğin... Her şeyin ekrana tamamıyla doğal, içten ve olduğu gibi yansımasına izin verdim. Seyirci söylediklerimden tamamen hoşlanmasalar da samimiyetime sahip çıktılar. Uzun bir süre devam etti program ve sonra da bitti! Banu Alkan'ı çıkart dediler, işte çok matrak falan... Banu Alkan'ın da "Neremi Neremi, Oramı Buramı" diye ortada fink attığı yıllar... Ben bunu yapmak istemedim. Yeterince çıkmış zaten çıkacağı yerlere... Ben zaten onu yıllar önce Can Yücel ile aynı programa almışım! Şimdi kadını maymun etmeye oynamayacağım dedim ve cezalandırıldım. Yayın saatini ileri attılar... Ben de asla gelemem bu tür şeylere, durmam, giderim dedim ve gittim.

>>‘Laf Lafı Açıyor, Laf Lafı Aşıyor’ adıyla yeni kanal Tv Em'de tekrar "tiryakileriyle" buluştu... Yine yine yeniden...

Evet şimdilerin retro kültürü... Yine yeniden Laf Lafı Aşıyor... 90'lara müthiş bir dönüş var. Programda yeni bir şey var mı diye de sorarsan yenilik benim... Klasik bir program Laf Lafı Aşıyor... Şov, sohbet ve müzik ağırlıklı çizgimizle yeniden ekrandayız. İyi de gidiyor.

>>Türkiye'deki stand-up olayını başlatan kişisiniz. Türkiye seyircisinin ve seyirci algısının stand-up ve şohw programlarına olan yoğun ilgisini ve bu alanlarda gelinen bugünkü noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Vallahi her şeyin içinin boşaldığını düşünüyorum. Biz son kalelerdik... Direniyorduk. Ve küçümseniyoruz şimdi, esprilerin içinde mesajlar gizli olduğu için. Aslında mesaj vermek derdinde de değildik. Sadece sanatın muhalif bir yanının olduğuna inanıyorduk. İktidarda kim olursa olsun eleştiriliyordu. Sanat, özellikle de mizah muhaliftir. Şimdi bu kalmadı. Stand-up gösterisine gidiyor insanlar, nasıldı diyorsun, çok güldüm diyor, eee neye güldün? Başlıyor anlatmaya ama sen gülmüyorsun... Demek ki ortada espri falan yok... Adamın kendisine ya da anlatır kenki üslubuna gülmüş. Eleştirel olmayan bir şey kafada yer etmez. Seyirci algısında çok kötü bir şey daha oldu ki; sahne sanatını sadece konser ve stand-up olarak algılamaya başladı. Tiyatro gibi olağanüstü bir sanatı ıskalar oldu. Bu da iş bilmez tiyatrocular ve sıkıcı oyunlar sayesinde oldu. Tiyatronun iyisi tiryakilik yaratır, aramaya başlarsın iyi bir oyun oynansa da izlesek diye... Bunlar azaldı kısacası. Tiyatro bir zenginliktir, bir alışkanlıktır.

Bu Ülkede Kanun Var Adalet Yok!

>> İstanbul Üniversitesi'ndeki hukuk öğreniminizi yarım bırakıp tiyatro yapma kararınız nasıl yeşerdi?

Hukuk fakültesinde okurken hukuk sisteminin benim değer yargılarım ve düşüncelerimle hiç örtüşmediğini anladım. Şöyle ki; hukuk, bir insanın masumiyetine ve aksi ispat edilemediği sürece suçsuz olduğuna yani adalet mekanizmasının doğru işlemesine olanak tanıyan bir mantığa oturmalıdır. Yani hiç kimse haksız yere suçlanmamalıdır. Delil diye sunulan saçma sapan, uydurmasyon şeylerle insanların mahkûm edilmesi kadar hakkaniyetsiz bir durum olamaz. Eğer ortada bir şüphe varsa bu, masumiyet lehine kullanılmalı. Bize öğretilen şey buydu... İnsanların kaybedilmesine değil, kazanılmasına ve insanların daha yaşanılır bir dünyada varlık göstermeleri için hizmet eden bir sistematiğe oturmalıdır hukuk. Bu ülkede kanun var adalet yok! Kanunlar sadece kağıt üzerinde kalmış durumda... Bu da egemenlerin işine geliyor tabii... Nedir, düzgün ve adil bir mantık sistemine oturan ve de zırt pırt değişmeyen bir anayasa hazırlarsınız, bunu da siyasetten ve siyasi tüm mercilerden bağımsız bir tutumla hayata geçirirseniz ve halkın da anlayacağı şekilde, en yalın bir halde halka sunarsanız ve de doğru bir şekilde uygularsanız her şey yoluna girmeye başlar. Yani hukuku millet vekilleri yapmaz! Halktan oy bekleyen ve halka rüşvet veren bir siyasi kurum anayasayı belirlemez. Siyasetten tamamen bağımsız ve gerçekten uzmanlık alanı hukuk olan kişilerden oluşan bir ikinci meclis ki buna "senato" denir; bunu halka en şeffaf haliyle sunar. Bugün hukuka vakıf biri olarak Anayasa'yı okusam anlamam herhalde. Ondan sonra da referanduma gittik halk böyle seçti... Halk neyi seçti, o sana oy veriyor anayasayı anladığından ya da çok iyi bildiğinden değil ki... Her şey karmakarışık... Kısacası bunları yapıp yapmamakta sıkışıp kalmak yerine, kendimi daha doğru ve özgür ifade edebileceğim bir alan olarak düşündüğüm oyunculuğu yapmayı tercih ettim.

Ayrıca şunu da belirteyim bu görüşlerimi konuştuğumda beni CHP'li falan zannediyorlar ki, CHP bana çok sağ kalıyor aslında. En doğruyu söylemek gerekirse ben bir Komünistim, bir Marksistim... Ben sınırsız özgürlüklerden yanayım... Özgürlükler "ama" ile kesilemez...

Ve Baskının Yarattığı Travmalar

>>Laf Lafı Açıyor! dan kimler geldi kimler geçti... Hele ki bir Nara Benek vakası var ki...

Nara Benek o yılların fenomeniydi tabii... Hatta bir de kadın ressam vardı, şimdi adını hatırlamıyorum kendi nü resimlerini çizen... 90'lı yıllar artık erotizmin sinemada iş yapmadığı yıllardı... Bunu kullanabilecekleri başka alanlar yarattı bu tip şöhretler. Nara'yı konuk etmiştik programa erotik şiirler yazıyordu. Transparan bir bluz giymişti. Sohbet "niye sana çıplak şair deniyor"a geldi, o da dedi ki "çıplak yazıyorum"... Dedim ki "soyununca mı ilham geliyor?", "hayır" dedi... "Şiir yazarken ateş basıyor, soyunmaya başlıyorum"... Ben de "hadi bize bir şiir yazsana" dedim ve gerçekten yazmaya başladı... Sonra da çat diye çıkarıverdi üstündekini... Sonra bu Amerika'da haber oldu! Dünyada prime time'da bir programda bir ilktir bu. Ama gördüğünüz gibi o programı izleyen çocuklar seri tecavüzcü olmadı mesela! Ya da 13 yaşında kız çocuğuna kendi rızasıyla tecavüz eden amcalar çıkmadı o yıllarda... Ne zaman oldu bunlar her şeyin yasaklanıp, bastırılmaya çalıştığı zamanlarda mantar gibi türemeye başladı bu ağır rezillikler... Ve baskının yarattığı travmalar.

Benim Felsefemde; At Binenin, Araba Sürenin, Tarla Sulayanındır

>>Son günlerdeki tartışmalar hakkında neler söylemek istersiniz peki? Şehir ve devlet tiyatrolarıyla ilgili çok tartışılan yönetmelik değişiklikleri ile ilgili?

Bir devletin tiyatrosu ve sineması olamaz bana göre... Her iktidar mutlaka kendi dünya görüşünü dayatır bu olduğunda... Sanat tüm bunlardan bağımsız olmak zorundadır. Devletin görevi sanata destek vermektir sadece. Vergi aldığı gibi belediye ya da devlet sanata bu olanağı aktarmak durumundadır. Bu devletin halka olan görevidir. Yani şehir ve devlet tiyatrolarındaki sistem en başından yanlış. Başka iktidarlar geldiğinde de bir Necip Fazıl oynanmıyordu mesela ki bu da ne büyük bir değer kaybı bence. Kısacası sanat tam bağımsız ve muhalif olmak zorundadır. Devlet ve belediye şemsiyesi altından tamamen çıkmak zorundadır sanat, tam anlamıyla özgürleşebilmesi için.

>>Biz eleştiriye açık bir toplum değiliz galiba...
Evet, ondan özgürleşemiyoruz ya zaten! Şu gün mesela bugün iktidarcı, Fethullahçı, cemaatçi olduğunda dünyanın en çağdaş ve en yenilikçi insanısın ama Cumhuriyetçi ya da aydınlanmacı olduğunda dünyanın en yobaz ve en sığ adamısın belki de! Bu noktaya nasıl geldik bilmiyorum. Fethullah Gülen eleştirildiğinde kıyametler kopuyor. Ben herkesin eleştirilmesinden yanayım ayrıca. Baskıcı tutumlar böyle kırılır, insanların ufku eleştiriyle açılır diye düşünüyorum.

Muhafazakârlık... Lafı bile kötü! Neyi muhafaza ediyorsun sen ya da neyi ettin? Ahlakı mı, insanlığı mı, duyarlılığı mı? Görüyorum ki edememişsin arkadaş, şiddet, terör, rüşvet, istismar almış başını gidiyor... Sen neyi muhafaza ediyorsun ki? Bu ülkeye demokrasi tam anlamıyla ne zaman gelir bilemiyorum. Bu uğurda çok da bedeller ödendi. İşkenceler yaşadım desem ayıp olur belki ama ben de yargılandım, Selimiye Kışlaları'na götürüldük, dayaklar yedik... 19 yaşında Aydınlar Dilekçesi’nin altına imza atmış adamım…

90'ların sonunda ya da 2000'lerde şöhret olmuş kaç kişi tanıyorsun bir dünya görüşü belirten? Hadi onu da geçtim, bir şeyler yolunda gitmiyor deyip şikayet eden kaç ünlü tanıyorsun yeni jenerasyondan... Neyiyle hatırlıyoruz bunları yatları, katları ve arabalarıyla... Ha ben bunlara karşı mıyım! Benim de oldu... 90'ların başında Türkiye'de ilk tekne sahibi olanım... Televizyondan kazandığım paralarla şirketlerim, dükkanlarım, reklam ajansım ve daha bir sürü şeyim oldu! Tuhaf bir şekilde mutsuz ve huzursuzdum... Bu ülkede böylesi bir yoksulluk varken ben bunları nasıl alabiliyorum diye...

Hiçbir şey sizin değil ki, benim felsefemde; at binenin, araba sürenin, tarla sulayanındır. Çardak'ta tarlalarımız varmış zamanında bizim... Benim bundan haberim yok. Dediler ki babam öldüğünde burası sizin, ben de dedim ki burada işleri kim yapıyor, dediler ki biz, ben buraya daha önce gelip sizlerle çalıştım mı, hayır... Eee o zaman? Dediler ki Cem Bey burası sizin! Dedim ki buraya emek veren sizlersiniz, getirin ne gerekiyorsa imzalayayım... Burası zaten sizin. Böyle böyle battım işte! (Gülüyor) Mülkiyet hırsı insanı insanlıktan çıkartandır.

Pir Sultan Abdal Ciddi Bir İsyankârdır!

>>Pir Sultan Abdal ile tiyatro sahnesindeydiniz bir süre önce... Siz de hem rock hem de tasavvufi bir hava sezinliyorum ben. Yani hayatın tüm yüzlerini dibine kadar tanımış ama bir o kadar da dingin ve sabırlı bir tarafınız varmış gibi geliyor... Yanılıyor muyum?

Evet, işte derviş gibi oturup düşünüyorum... (Gülüyor) Tasavvufta kabullenmeci bir tutum vardır aslında. Ben kabullenici biri değilim, ama sabırlıyımdır... Pir Sultan Abdal çok muhalif bir karakter mesela! Ciddi bir isyankârdır. Köylü adına büyük bir başkaldırı yapar. Kendi için eyvallah diyen adam, başkası adına başkaldırandır. Bu benim çok yeğlediğim bir karakter. Ben huzuru hep Anadolu filozoflarında buldum. Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş... Çok sevdiğim düşünürler bunlar. İnsanlar maalesef araştırmıyor, hiç merak etmiyorlar bunları. Hindistan'a gidiyorlar huzuru bulmaya, sen burnunun dibindeki zenginliği görmüyorsun.

>> Berlin in Berlin, Usta Beni Öldürsene, Menekşeler Mavidir, Asansör, Karışık Pizza, Hababam Sınıfı Güle Güle ve daha birçok kült olmuş sinema filmlerinde rol aldınız. Sinemadaki asıl çıkışınız Berlin in Berlin filmi mesela... Yakın geçmişte de Neredesin Firuze ve son yıllardaki bana göre en özgün sinema işlerinden biri olan ama maalesef gişede hak ettiği karşılığı görememiş bir başka işiniz Adem'in Trenleri...

Aktarmacı oyunculuk yerine, yaratıcı oyunculuğu tercih ettim hep. Canlandırdığım karakterlere baktığında birinin yürüyüşü ötekine benzemez mesela. Fotoğraf oyunculuğu işin kolayına kaçmaktan başkası değil. Bütün filmler ve karakterler bana çok şey katmıştır. Hepsini seviyorum. Hepsini araştırarak oynadım. Hepsiyle çok iyi arkadaş oldum.


Yağmur YAĞMUR (BirGün)



                                                                                                                                   




'TİYATROLARIN REPERTUARINI BİR BÜROKRAT SEÇEMEZ!'

Şehir Tiyatroları yönetmeliğ ine karşı ç ıkarak görevinden istifa eden sanatçı Tolga Yeter anlattı

Tolga Yeter: İstifa etmeseydik, yönetmeliğin yürürlüğe girdiği ilk gün görevlerimiz zaten boşa düşecekti. Bizim repertuarımızı, bir bürokrat seçemez, bu yetkinliğe sahip değil. Devlet Tiyatrosu 20’nin üzerinde bölgede var olan büyük bir mecradır. Böyle bir kurumun gerekliliğini tartışamayız

-Şehir Tiyatroları görevinizden istifa ettiniz. Şimdi neler yapıyorsunuz?

Şu anda 5-7, 7-11, 11-16 yaş ve 16 yaş üstü sınıflarım, konservatuara hazırlanan öğrencilerim de var. Sahnemiz olduğu için, yetiştirdiğimiz öğrencilerle oyun çıkarıyoruz. Geçen yıl sezonu “Görünmeyen” adlı oyun ile açtık. Ardından öğrenci oyunumuz Shakspeare’in “Kısasa Kısas”ını 9 kadın oyuncu ile oynadık. Sonrasında buranın dokusuna çok uygun olduğunu düşündüğümüz “Bu Filmi Görmüştük” oyununu sahneledik. Çok ilgi gördü. Bunun yanı sıra, gençlik oyunu, gece piyesleri ve çocuk oyunlarımız da devam edecek. Ayrıca konuk ekiplerimiz de sahne alıyor.

-Aldığnız ödüllerle dikkat çektiniz...

Evet, “Meraki” ile 2003 yılında Avni Dilligil, en iyi umut vadeden erkek oyuncu ödülü, ardından o sene okulda sahnelediğim Tuncer Cücenoğlu’ nun “Çıkmaz Sokak” oyunu ile en iyi yönetmen ödülünü aldım. Bu yıl da, “Gönlümdeki Osman Hamdi Bey” ile 18. Beşiktaş Çırağan Lions Ödüllerin de en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldüm.

-Tiyatrolarda oluşan kaosu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben bu toplumda bir sanatçı adayı olarak yetişirken, olaylara kayıtsız kalamıyorum. Kendimi böyle ifade etmeyi seçtim. Türkiye’de birçok yerde bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyorsunuz. Bir sabah kurumunuzun sanatçısı olarak kalkıyorsunuz ve diyorlar ki Şehir Tiyatroları’nın yüzlerce sanatçısı, çalışanı artık bu yönetmelikle yönetilmeyeceksiniz, bizim öngördüğümüz yönetmelikle yönetileceksiniz. Alıp inceledik, bu yönetmelikle şehir tiyatrosunu bırakın bir tiyatronun yönetilmeyeceği kararına vardık. Kadir Topbaş ile görüşmek istedik, kendisi bizimle görüşmedi. Bizde Kültür İşleri ve Daire İşleri başkanı Abdurrahman Şen ile görüştük. O’da artık bu yönetmeliğin değiştirilemeyeceğini ama bu yönetmeliğinin içinde müdahaleler olabileceğini söyledi. Kendisine söylemimiz bu yönetmeliğin ilk önce kaldırılması, yönetmelik maddeleri ile ilgili fikir sahibi olmak istediğimizi iletirken ret cevabı ile karşılaştık.

‘Bu yönetmelikle yönetilemeyiz’

Ben; Genç Tiyatro Birim Sorumlusu olarak görevi daha fazla sürdüremeyeceğimi söyledim. Bununla ilgili de eleştiri aldık. Yok, alanı boşalttınız, istifa etmekle iş çözülüyor mu? Bu yolla belki en azından bizim ile aynı yolda düşünenlere şöyle bir açıklama yapma şansına sahip oluruz. Zaten istifa etmeseydik, yönetmeliğin yürürlüğe girdiği ilk gün bizim görevlerimiz boşa düşüyordu. Biz istifa ederek şunu demek istedik. Biz bu yönetmelikle yönetilemeyiz. Bizim repertuarımızı, bir bürokrat seçemez, bu yetkinliğe sahip değil. Özelleştirme lafına gülüyorum. Kar etmeyen bir kurumu özelleştirir misiniz? O halde buyurun devlet okullarını, hastaneleri de özelleştirelim. Devlet Tiyatrosu 20’nin üzerinde bölgede var olan büyük bir mecradır. Böyle bir kurumun gerekliliğini tartışamayız.

-Gülsün Siren Kınal’ın yazdığı ve size de ödül getiren, “Gönlümdeki Osman Hamdi Bey”i bize anlatır mısınız?

Bu rol 2 sene evvel birden kucağıma düştü. Osman Hamdi Bey; ülkemizde tanınmayan ama UNESCO tarafından korunan tarihi bir kişilik. Fransa’da eğitim almış, Arkeoloji müzesinin kuruluşu ve güzel sanatlar fakültesini halk arasında orada okuyan dilleri ile akademinin kurucusu olan adam. Oyun O’nun tarihi kişiliğini anlattığı için seyirci tarafından büyük bir ilgi ile karşılandı. Biz bilmiyorduk diyorlar. Maalesef bende bilmiyordum. Tarihi bir kişiliği oynadığınız zaman, sahnede ona uygun davranmanız gerekiyor. Şanslıydım kimsenin görsel hafızasında var olan bir kişi değildi. O’nu istediğim gibi yorumlama şansına sahiptim. Şans eseri ona benzeyen bir adam çıktım. Zor olan tarafı da role 17 yaşında başlayıp, 68 yaşında bitiriyorum. Önemli bir deneyim olduğunu düşünüyorum.

(Aydınlık)


GÖZE ÇARPANLAR...








GÖZE ÇARPANLAR





                                                                                                                                   



BAKAN ŞAHİN'E 'YAŞAM BOYU HORMONLU DOMATES' ÖDÜLÜ

AKP, "Hormonlu Domates" ödülüne layık görüldü. İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'e ise, "Yaşam Boyu Hormonlu Domates" ödülü verildi.

Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği tarafından 2005'ten beri LGBT Onur Haftası Kapsamı'nda homofobik ve transfobik kişi ile kurumlara verilen Hormonlu Domates Ödülleri sahiplerini buldu. Bu sene kurumlar arasında Hormonlu Domates Homofobi Ödülü'ne, LGBT bireylerin anayasa taleplerine kayıtsız kalan ve CHP ve BDP'nin eşcinsel hakları ile ilgili yasa önerisini "genel ahlaka aykırı, neslin korunmasına ters" diyerek, reddeden AKP layık görüldü. Sık sık ayrımcı söylemleri ile gündeme gelen İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'e ise, "Yaşam Boyu Hormonlu Domates" ödülü verildi.

'Devrimci Domates' Gezmiş'e

Deniz Gezmiş'in ağabeyi Bora Gezmiş ise, Deniz Gezmiş ile yakın olduklarını ve beraber gazoz içtiklerini söyleyen Bülent Ersoy için ''Bir tek 'Gazoza ilaç attı' dememiş, o kalmış, çok ayıp'' dediği için "Devrimci Domates" ödülü verildi.

Medya Alanında Ödül Yeni Akit'e

Psikiyatri/Psikoloji alanında Dr. Yusuf Karaçay, din eksenli homofobik/transfobik ve heteroseksist açıklamaları için, basın / yazar alanında Ayşe Kulin, "Gizli Anların Yolcusu" kitabıyla eşcinsellerin dünyasını homofobik ve bilgisizce yansıttığı için, Siyasetçiler - Ankara alanında Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Türkiye'de gey belediye başkanı olmaması gerektiğini savunduğu için, Medya alanında ise Yeni Akit, LGBT birey ve kurumlara dönük nefret söylemi içerikli haberleri için transfobi ve homofobi ödüllerine layık görüldü.

Trans Bireyi Rencide Eden Mağazaya da 'Ödül'

Trans kadın bir bireyi erkek soyunma odasına sokmaya çalıştığı ve o trans bireyi rencide edecek davranışlarda bulunduğu için ise Taksim'deki Mango isimli giyim mağazası da ödüle layık bulunurken, sunucu İkbal Gürpınar da, eşcinsellere hasta demekle kalmayıp, onların büyük bir kısmının mutlaka bir erkek çocuğa tecavüz ettiğini söylediği için homofobi ödülü sahibi oldu. KKTC ise eşcinselliği suç sayan yasalar nedeni ile "Beynelmilel" alanında homofobi ödülü sahibi oldu.

(BirGün)



                                                                                                                                   



GÜNGÖR DİLMEN'İ KAYBETTİK

Türk Tiyatrosu'na unutulmaz eserler kazandıran Güngör Dilmen (82) İzmir'de hayata veda etti.

Türk tiyatrosuna Midas’ın Kulakları, Kurban, Deli Dumrul, Aşkımız Aksaray ’ın En Büyük Yangını gibi bir çok oyun kazandıran Dilmen’in geçirdiği bir bağırsak operasyonundan sonra yaklaşık gündür İzmir’de özel bir hastanede yoğun bakımda bulunduğu öğrenilen Dilmen’in yaşam mücadelesini kaybettiği duyuruldu. 

İstanbul Şehir Tiyatroları'nda yönetmen yardımcılığı ve dramaturgluk yapan Dilmen'in 1959'da Sinema - Tiyatro Dergisi’nin açtığı yarışmada, yazdığı tek perdelik oyun Midas'ın Kulakları ile birincilik ödülünü kazanan Dilmen’in film senaryoları ve pek çok ödülü de bulunuyor. 

GÜNGÖR DİLMEN KİMDİR? 

Güngör Dilmen, 1960 yılında İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Klasik Filoloji Bölümünü bitirdi. Öğrencilik yıllarında geçici işlerde çalıştı. Fakülteden mezun olduktan sonra Tel-Aviv ve Atina'ya gitti; tiyatro alanında incelemeler yaptı. Sonra ABD 'nin Yale ve Washington Üniversitesinde tiyatro üzerine eğitim gördü (1961-1964). İstanbul Şehir Tiyatrosunda ve İstanbul Radyosunda çalıştı. İngiltere 'de Durham Üniversitesinde Doğu Dilleri okutmanı (1971), Eskişehir Anadolu Üniversitesinde öğretim görevlisi (1982) oldu. İlk yazılarında Güngör Kalyoncu imzasını kullandı. 

İlk şiiri 1956'da Yücel dergisinde çıktı. Sinema-Tiyatro Dergisi'nin açtığı bir perdelik oyun yarışmasında Midas'ın Kulakları adlı oyunuyla ödül alınca sesini duyurdu. 

Oyunları: Canlı Maymun Lokantası (1964), Midas'ın Kulakları (1965), Kurban, (1967), İttihat ve Terakki (1969), Ak Tanrılar (1976), Üç Oyun: Midas'ın Kulakları, Midas'ın Altınları, Midas'ın Kördüğümü (1978), Bağdat Hatun (1982), Hasan Sabbah (1983), Aşkımız Aksaray 'ın En Büyük Yangını (1988), Hakimiyet-i Milliye Aşevi (1991), Avcı Kavkap, Ayak Parmakları, Küpçü Hamit, Montezuma, Akad'ın Yayı, Anzavur, Deli Dumrul, Ben Anadolu , İnsan ve Devlet, Toplu Oyunlar (5 cilt, 1993-2000). 

ÖDÜLLERİ 

Sinema - Tiyatro Dergisi, 1959, Birincilik ödülü, Midas'ın Kulakları 
Halkevleri Genel Merkezi, 1963, Şinasi Efendi Tiyatro Ödülü, Canlı Maymun Lokantası 
İlhan İskender Armağanı, 1967, Kurban 
Yunus Nadi Armağanı, 1970, Anzavur 
Türk Dil Kurumu Ödülü, 1975, Ak Tanrılar 
Muhsin Ertuğrul Oyun Ödülü, 1979, Deli Dumrul 
Enka Sanat Ödülleri, 1984, Devlet Ve İnsan 
Uluslararası Endüstri ve Ticaret Bankası Tiyatro Oyunu Yarışması, 1984, Birincilik, Ben Anadolu : Söylenceden Gerçeğe 
Ulvi Uraz Tiyatro Ödülü, 1986, Ben Anadolu : Söylenceden Gerçeğe 
İş Bankası Tiyatro Büyük Ödülü, 1988, Aşkımız Aksaray’ın En Büyük Yangını 
İsmet Küntay Ödülü, 1990, Aşkımız Aksaray’ın En Büyük Yangını 
Kültür Bakanlığı Ödülü, 1990, Troya İçinde Vurdular Beni 


(Radikal)



                                                                                                                                   



EKŞİ SİNEMA, IMDB'YE ALTERNATİF 250 FİLMLİK BİR LİSTE HAZIRLADI!

EKŞİ Sinema, sinema seyircisini boyunduruğu altında tutan ‘Imdb Top 250’ listesine alternatif bir liste hazırladı. Sitenin kendi yazar kadrosu dışında çeşitli mecralarda yazan sinema yazarlarıyla birlikte hazırladığı listede sinema tarihinin olmazsa olmazlarının yanında sinema sahnesinin spot ışıklarından nasibini alamamış ve değeri tam olarak anlaşılamamış kült filmleri de hatırlatılıyor.

Beyazperde yazarlarından Kaan Karsan’ın kurucusu olduğu ve editörlüğünü yaptığı Ekşi Sinema’nın sinema tarihinin gölgede kalan eserlerine ışık tuttuğu listesi kült yönetmenlerin kült filmlerini ihtiva ediyor. Listedeki filmler listeyi oluşturan yazarların öznel görüşlerinden hareketle seçilerek kronolojik bir şekilde dizilmiş vaziyetteler.

Listeyi oluşturan yazar kadrosu Ekşi Sinema’nın 12 kişilik ana ekibinin yanısıra Ali Ercivan (Beyazperde), Ali Ulvi Uyanık (Milliyet Sanat), Cüneyt Cebenoyan (Bir Gün), Engin Ertan (Sinema), Janet Barış (Bianet), Kaya Özkaracalar (Altyazı), Kemal D. Yılmaz, Kerem Akça (Habertürk), Melis Behlil, Murat Emir Eren (Sinema), Murat Erşahin (Sinema), Sevin Okyay (Milliyet Sanat) ve Yeşim Tabak (Sabah) gibi isimlerden oluşuyor. 


(Evrensel)



                                                                                                                                   



DÜNYA'NIN EN ESKİ ÇÖMLEĞİ BULUNDU

Amerikalı arkeologlar, Çin'in güneyinde yaptıkları kazılar sırasında dünyanın en eski çömlek parçalarını buldu.

"Science" dergisinde yayım-lanan makalede, Ciangsi eyaletinin Şianrendong Mağarası'nda bulunan çömlek parçalarının yaklaşık 20 bin yıllık olduğu belirtildi.

Çömleğin yemek pişirmek ve mayalı içecekler hazırlamak için kullanıldığı sanılıyor.
Kısa süre öncesine kadar ilk çanak ve çömleklerin yaklaşık 10 bin yıl önce, insanoğlunun ataları bir yerde uzun süre kalıp tarımla uğraşmaya başladıktan sonra yapıldığı düşünülüyordu.

Toprak kap yapımının sanılandan 10 bin yıl önce ilk kez Çin'de başladığını gösteren çömleğin 20 santimetre yüksekliğinde ve 15-25 santimetre çapında olduğu düşünülüyor.


(Cumhuriyet)



                                                                                                                                   



MİMESİS OLAYINDA İKİNCİ PERDE

MİMESİS Tiyatro/Çeviri Araştırma Dergisi’nin 19. sayısını müstehcen bularak iade eden Elazığ İl Halk Kütüphanesi’ne Elazığlı öğretmenlerin derneği ELOYDER (Elazığ Öğretmenler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği)’in destek vermesi, yeni bir tartışmayı başlattı. Kamuoyu tarafından kınanan yasaklama tavrına karşı, derneğin kütüphane müdürünün aldığı kararı savunur mahiyette bildiri yayınlaması üzerine bir açıklama yapan Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Başkanı Üstün Akmen, “Derneğin açıklaması da durumun ‘vahametini” açıkça gösteriyor. Bu ülkenin insanlarını ‘muhafazakârlık’ kisvesi altında kendi normlarında tektipleştirmek istiyorlar. Olay, üç ebeveyn babanın anılan dergide yer alan M.Ö 411 yılında yazılmış bir tiyatro oyununu irdeleyen makaleye kaynak teşkil eden resimlerden kaynaklandı. Üç ebeveyn, Milattan Önce çanakları, çömlekleri, tabakları, bardakları süsleyen bu resimleri ‘müstehcen’ bulmuş. Yahu bre ‘baba’ bu dergi çocuklar için yayınlanmıyor ki” diyerek tepkisini sürdürdü. 
Çocuklar için hazırlanmayan bir dergiyi “çocukların ahlakını bozucu” nitelikte bulan zihniyetin, televizyon kanallarında her gün “eş buluyoruz” bahanesiyle kadın pazarlamacılığı yapılmasına göz yumduğunu iddia eden Üstün Akmen, doktor olmaya aday tıp öğrencisi bağnaz kız öğrencilerin erkek kadavra üzerinde çalışmayı reddettiklerine de dikkat çekti. “Bunlar yakında tıp dergilerine de el atacak” diyen Üstün Akmen, “Havan dövücünün hınk deyicisi destekçi öğretmenlere de sormak isterim: Yahu hiç mi anatomi okumadınız? Cinsellikten bu korkunuz ne? Ahlak dediğiniz kavram, üç ‘baba’nın düşünce yapısı kadar ucuz mu” diye sordu. Akmen ayrıca, “Bağnazlık ortaçağı aştı aşacak, çağdaş olduğunu savunan Türkiye’nin kültür bakanlığının neden hâlâ sesi çıkmıyor” diyerek Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’a da seslendi.


(Evrensel)



                                                                                                                                   



''MÜSTEHCEN'' MAKALENİN YAZARINDAN MEKTUP VAR!

Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi tarafından yayınlanan tiyatro dergisi Mimesis'in yasaklanmasına ilişkin tepkiler sürerken, 'müstehcen' makalenin yazarı Sarah Culpepper Stroup Mimesis Dergisi'ne bir mektup gönderdi.

Sanata bakış açısıyla, 'Ders Niteliğinde' bir mektup yazan Stroup, Antik Yunan eserlerinin sansürlenmesinin absürtlüğüne dikkat çekerken, mektubunu 'Eğer Türkiye’deki insanlar bunun ülkedeki sanatın geleceğine dair olumsuz etkileri olacağı konusunda endişe duyuyorlarsa diyeceğim odur ki: Evet, sanırım duymalılar.' diyerek bitirdi.

İşte Sarah Culpepper Stroup'un Mimesis tarafından yayınlanan mektubu;

''Bu oldukça garip ancak kesinlikle talihsiz gelişmeyle ilgili benimle irtibata geçtiğiniz için çok teşekkür ederim.

Bunu çok sorunlu buluyorum. Bazı makaleleri okudum ve şuna katılıyorum: Sadece bir makalenin ve içeriğinin değil, klasik antikitenin kendisinin, paylaştığımız kültürel mirasın ve sahip olduğumuz Antik Yunan eserlerinin en önemlilerinden bazılarının (örneğin bu vazolar ve üzerlerindeki görsellerin) sansürlenmesi absürttür. Öte yandan belki de çok daha endişe verici olan tarihin -o tarihe ait sanat ve edebiyatın- ahlaki yönden değerlendirilmesi ve cinselleştirilmesidir.

''Oyun Ahlakla Değil Siyasetle İlgiliydi''

Elbette ki, Lysistrata ilk kez böyle olumsuz tepkiler almıyor. Kendisi, Antik Yunan drama sanatının başyapıtlarından biri olarak görüldüğü kadar, tarih boyunca -farklı sebeplerden ötürü de olsa- eleştiri konusu olagelmiştir. Oyun 411 yılında sahnelendikten sonra, Aristophanes, oyundaki savaş karşıtı ifadelerden dolayı Atinalı bir siyasetçi olan Kleon tarafından mahkemeye çıkarılmıştı. Mahkeme kararı oyunun “siyasi açıdan uygunsuz” olduğu yönündeydi. Ahlakla ilgili tek kelime bile edilmiyordu çünkü oyun ahlakla değil siyasetle ilgiliydi. Ne var ki halk, Aristophanes’in yanında yer aldı ve kolayca serbest bırakıldı.

1942 yılında, Nazi Partisi, Yunanistan’ı işgal ettiğinde oyunu yasakladı. Naziler oyundaki Atinalı kadınların cinselleştirilmiş tasvirlerinden MS.5. yüzyıldaki Atinalılar kadar rahatsız olmadılar elbette, ancak onların korkusu siyasi mesajları çok güçlü olan oyunun Yunan milliyetçiliğine ve direnişine katkıda bulunmasıydı.

1967 yılında ise Yunanistan’ın kendisi, savaş karşıtı temaları olan diğer oyunlar gibi bu oyunu da geçici olarak yasakladı.

20.yüzyıl başlarına gelindiğinde, oyun “arındırılmış” bir şekilde sansürlü olarak İngiltere ve ABD’de oynanıyordu. Makalemde yer alan görsellerdeki imgelerin sakince oturup çay içen tamamen giyimli kişileri temsil ettiklerini düşünün. Orijinalini İngiltere için fazla “iğrenç” bulan bazıları bu yeni formatı daha uygun buldular. Diğerleriyse bu halini fazla “evcilleştirilmiş ve uslu” buldular. Bense bu yorumların oyunun odağını tamamen gözden kaçırdığını düşünüyorum.

Bu, tarihin erken dönem Protestan bakış açısıyla ahlakçılığının işleri daha kötüye götürdüğünü düşünüyorum.

1954 yılında Lysistrata’nın resimli bir nüshası (Beardsley’in ya da Lindsay’in olabilir. İkincisi bende var ve ikisi de harikalar) “müstehcen” (belki de Yunanca “pornografik” terimi daha uygun bir ifade olabilirdi) bulunarak ABD Posta Servisi tarafından el konuldu.

Ve yakın zamanda -hatta şaşırtıcı derecede yakın bir zamanda, 1989’da- ABD’de, Florida’da oldukça muhafazakar bir dini grup metni “kadınların özgürleşmesi”ni desteklediği gerekçesiyle lise müfredatından çıkardı. (Chaucer’ınMiller’ınHikayesi de aynı şekilde hedef gösterildi.) İki çalışmanın “versiyonları” onları güçlü kılan ifadelerden arındırılmış bir şekilde hala raflardalar ancak artık önerilen okumalar arasında değiller.

''Cinsel İmalara Takılanlar Gerçeği Göremiyorlar''

Cinsellik imalı ağaçlara takılıp savaş karşıtı koca bir ormanı göremeyen bu cinsellik-takıntılı kişiler, bu oyunun evliliği ve cinsel perhizi desteklediği gerçeğini de gözden kaçırıyorlar.

''Resimlere Playboy Dergisi Gibi Bakmışlar''

Bütün bunlar bir yana, beni en çok şaşırtansa şu an oyunu inceleyen bir makalenin de sansürlenmiş olması. Görünen o ki makale, içeriğinden dolayı değil -ki şikâyet edenlerin makaleyi okuduklarını söyleyemem, sadece resimlere “Playboy gibi” bakmışlar- cinsel faaliyetleri imleyen Antik Yunan görselleri içerdiğinden dolayı şikâyet edilmiş. Bu makaledeki görsellerin, kadınların savaş karşıtı bir oyundaki sanatsal ve politik temsiliyeti tartışmasına destek sunmak adına kullanıldığı olgusu bu yazıyı sansür edenler açısından tamamen kaybolacaktır. Anlaşılan çıplaklık, bilimi ve sorgulamayı gölgede bırakıyor; modern ahlakçılık da tarihi olguları.

Ve antik dönemler üzerinde çalışan bir bilim insanı ve bu makalenin yazarı olarak benim en sorunlu bulduğum şey budur. Birilerinin makaledeki görselleri nahoş bulmasından özellikle rahatsız olmam. Bunlar “ucuz” sanatın tam tersi -içkili eğlencelerde kullanılan en kaliteli kapların üzerinde yer alıyorlar- ancak elbette gülümseme ve kıkırdaşmalara veya belki de ufak çapta şoklara sebep oluyorlar. Şunu da unutmayalım ki Lysistrata’ya ya da vazolardaki görsellere rağmen modern standartlarımıza göre Atinalılar oldukça muhafazakardırlar. Bu kaplar, 411 yılında seyircilerin çoğunu oluşturan yetişkin erkek vatandaşların alanı olan içki eğlencelerinde kullanılıyordu. Mesele bu.

Tekrar belirtmek isterim ki birilerinin bu görselleri nahoş bulmasından özellikle rahatsız olmam, ne de olsa bu görselleri onların zevkini okşasın diye koymadım makaleme. Beni asıl rahatsız eden sadece Mimesis Dergisi’nin ve benim makalemin değil, klasik antik çağın sansürlenmesini belirten kütüphanenin cevabıdır. Sansürün de ötesinde böyle bir uygulama tarihe yönelik revizyonist bir yaklaşımıdır. “Eğer beğenmiyorsak, ortadan kaldırırız ve olmamış gibi davranırız.”

''Tarihsel Revizyonizm, Çok Tehlikeli Bir Oyundur''

Tarihsel revizyonizm, bildiğimiz gibi çok tehlikeli bir oyundur. Geçmişin ahlaki yönden değerlendirilmesi de öyle… Bu türden şeylerin hem dini hem de siyasi olarak daha muhafazakâr ortamlarda gerçekleşmesi manidardır. Lysistrata’nın sansürlenmesi tarihine ve 20. yüzyıl ABD’sindeki tutucu Protestan ortama bakarak bunu söyleyebilirim.

Kısaca, bunu duyduğuma çok üzüldüm. Bu karara neyin sebep olduğunu söyleyemem ama bu kararın her açıdan rahatsız edici olduğunu söyleyebilirim. Eğer Türkiye’deki insanlar bunun ülkedeki sanatın geleceğine dair olumsuz etkileri olacağı konusunda endişe duyuyorlarsa diyeceğim odur ki: Evet, sanırım duymalılar.

Saygılarımla

Sarah Culpepper Stroup ''



                                                                                                                                   



LONDRA'DA İLK YARIŞMAYI EMRAH ŞAHBAZ KAZANDI

İNGİLTERE’de Türkiyelilerin düzenlediği ilk fotograf yarışmasını, Emrah Şahbaz “Yitip Giden” adlı fotografı ile katılarak birinci oldu. Bir süredir fotografa ilgi gösteren Şahbaz ilk katıldığı yarışmada birinci olmasını, arkadaşlarından ve çevresinden aldığı desteklere borçlu olduğunu söyledi. Aktuel Photography tarafından düzenlenen bu yarışmanın konusu belirlenmezken, çok sayıda fotografçının katılması dikkat çekti.

Kuzey Londra’da yapılan ödül törenine katılan fotograf severler, Londra ve dünyanın dört bir yanında çekilen fotograflar izlediler. 24 yıldır Londra’da faaliyet yürüten Türk ve Kürt Toplumu Dayanışma Merkezi (DAY-MER) bünyesinde çalışmalarını devam ettiren Focus Photography üyelerinin yoğun katılımının olduğu gözlenen yarışmada, bu grubun üyesi Emrah Şahbaz birinci olurken, aynı grubun üyesi Özgür Yadırgı ise juri özel ödülüne layık görüldü.

85 fotografın yer aldığı yarışmada ikinciliği Ali Haydar Yeşilyurt ve üçüncülüğü ise Alper Taşçı kazandı. Yarışma sonrası gazetemize konuşan Emrah Şahbaz, fotografa bir çok arkadaşla birlikte başladığını ve onlarla birlikte daha iyi işler çıkarmaya devam edeceklerini belirterek, dereceye girmiş olmasının ve hatta birinci olmasının olağanüstü bir mutluluk olduğunu söyledi. DAY-MER ve Focus Photagraphy’nin katkılarının önemli olduğunu ifade eden Şahbaz, yeni arkadaşlarla ve yeni hedeflerle çalışmalarına devam edeceklerini de sözlerine ekledi. 


(Evrensel)



                                                                                                                                   



AKP'Lİ BELEDİYELER ŞEVVAL SAM'IN PEŞİNİ BIRAKMIYOR

Türban ile ilgili açıklamaları nedeniyle, AKP'li Karamürsel Belediyesi tarafından konseri iptal edilen sanatçı Şevval Sam'ın Düzce'deki konseri, yine AKP'li belediye tarafından iptal edildi.

Van'daki bir etkinlikte yaptığı konuşmada, "Başörtüsü benim için tekstil malzemesi, insan dünyaya çıplak geldi. Türkiye'de korku imparatorluğu ve mahalle baskısı var. Düşünce özgürlüğü yok" diyen Şevval Sam'ın bu sözlerine tepki gösteren Karamürsel Belediyesi, sanatçının Karamürsel'de vereceği konseri iptal etmiş, yerine Gülben Ergen'in konser vereceği duyurulmuştu.

Bugün de AKP'li Düzce Belediyesi'nin aynı kararı aldığı bildirildi. Buna göre, daha önceden duyurulan, sanatçının kendi web sitesinde de ilanı bulunan Düzce konseri, belediyenin kararıyla iptal edildi. Konuya ilişkin açıklama Düzce Belediyesi'nin web sitesinden şu sözlerle duyuruldu: "Düzce Belediyesi 2012 yaz konserleri programında değişiklik yapıldı. Buna göre daha önce 7 Temmuz 2012 Cumartesi tarihinde sahne alacağı bildirilen Şevval Sam konseri iptal edildi".

İptalin nedenine ilişkin herhangi bir bilgi verilmemesine karşın, Şevval Sam'ın türban hakkında söylediği sözlerin, bu değişikliğin gerçek nedeni olduğu anlaşılmakta.

(soL)



                                                                                                                                   



'TAKSİM MEYDANI HALKIN ORTAK MÜLKÜDÜR'

Taksim Dayanışması bileşenleri ve semt sakinleri, İstanbul Taksim Meydanı'nın yeni rant alanları yaratma politikaları doğrultusunda dönüştürülmesine karşı bir kez daha alanlardaydı...

Başbakan Erdoğan’ın çılgın projelerinden biri olan İstanbul Taksim Projesi’nin ihaleye çıkarılması öncesinde Meydan'da buluşan Taksim Dayanışması bileşenleri projenin ve ihalenin iptalini istedi. Taksim Dayanışması adına basın açıklamasını okuyan TMMOB Şehir Planlamacıları Odası'ndan Akif Burak Atlar, Taksim Meydanı'nın yayalaştırmak adına betonlaştırılacağını ve insansızlaştırılacağını söyledi. Projenin geriye dönüşü olmayan büyük zararlara neden olacağına dikkat çeken Atlar, Taksim Dayanışması olarak projenin iptali için dava açtıklarını hatırlattı.

Atlar “Taksim Meydanı bir bütün olarak koruma altına alınmış kültür varlığımızdır ve kentin en önemli kamusal alanıdır. Proje acil olarak durdurulmalıdır. Kent yönetimini geri dönüşü mümkün olmayan toplumsal ve kamusal zararlara neden olmaması için uyarıyoruz” dedi. Devam eden yasal sürece rağmen dün projenin ihalesinin açılması bekleniyordu. Atlar, bir bütün olarak koruma altına alınmış olan Taksim Meydanı’nı yok edecek olan usulsüz projenin ve ihalenin derhal geri çekilmesini talep etti.

İNSANSIZ MEYDANLAR YARATILIYOR

Proje kapsamında İnönü Caddesi, Mete Caddesi, Sıraserviler Caddesi, Cumhuriyet Caddesi ve Tarlabaşı Bulvarı’ndan meydana bağlanan yollar yeraltından geçirilerek Taksim Meydanı’nın yayalaştırılacağı belirtiliyor. Ayrıca Tarlabaşı Bulvarı’nın meydan çıkışında bulunan Kasımpaşaspor’a ait otoparkın bulunduğu alana görkemli bir camii yapılması ve Gezi Parkı’nın yerine Topçu Kışlası’nın yeniden inşa edilmesi de projenin önemli ayrıntılarını oluşturuyor. 

Projenin 14 Şubat’ta onaylanmasının ardından yapılan itirazlara kulak asmayan Büyükşehir Belediyesi, meydanı dev bir şantiyeye dönüştürecek uygulamayı ihaleye açtı. İhaleyi alan firmanın sözleşmeyi imzaladıktan sonra 5 gün içinde çalışmaya başlaması gerekiyor.

SEMBOLİK TAPULAR DAĞITILDI

Emek ve demokrasi tarihinin en önemli kentsel ve kamusal alanı olan Taksim Meydanı’nı kimliksizleştirmek ve insandan arındırmak için projenin hayata geçirilmeye çalışıldığını dile getiren çeşitli kitle örgütlerinin oluşturduğu Taksim Dayanışması, meydanda bir basın açıklaması yaptı ve sabahlayarak Taksim Meydanı’nın rantsal kaygılarla inşaata açılmasını protesto etti.

Basın açıklaması sonrasında Taksim Meydanı’nın sembolik tapuları dağıtılarak, ‘Meydan halkın ortak mülküdür, kimse ben yaptım oldu mantığıyla meydanı kendi malıymış gibi inşa edemez’ vurgusu yapıldı.

(BirGün)



                                                                                                                                   



BİLİNMEYEN SENARYOSU BULUN

Şarlo'nun yaratıcısı, sinema tarihinin gelmiş geçmiş en önemli yönetmen ve aktörlerinden Charlie Chaplin'in daha önce hiç bilinmeyen bir senaryosu bulundu...

Avrupa’nın en önemli sinema arşivlerinden birini barındıran, İtalya ’nın Bolonya kentindeki Cineteca di Bologna, Charlie Chaplin’e ait, el yazması bir senaryoyu gün yüzüne çıkardı. Hayata geçirilmeyen senaryo, Chaplin tarafından 1930’ların sonunda kaleme alınmış. Klasik bir dansçının cefalı yaşamını konu alan senaryonun, 1950 yılında yaşama veda eden Rus asıllı balet Vaclav Nijinsky’den esinlenilerek yazıldığı belirtildi. Chaplin’in, bu yıl 60’ıncı yaşına basan Limelight (Sahne Işıkları-1952) adlı filminde de bu senaryodan alıntılar yaptığı ifade edildi. 

Bolonya’da düzenlenen Yeniden Keşfedilen Sinema Festivali kapsamında cuma günü dünya kamuoyuyla paylaşılması planlanan senaryonun bazı sayfaları ise İtalyan basınında yer aldı. Senaryo, Chaplin’in biyografisini yazan David Robinson ve Cineteca Chaplin Arşivi’nin sorumlusu Cecilia Cenciarelli tarafından açıklanacak. 

HİÇ YAYINLANMAMIŞ FOTOĞRAFLAR 

Ayrıca gün yüzüne çıkarılan belgeler arasında, Chaplin ile komedi oyuncusu, yapımcı ve senarist Buster Keaton’ın, Sahne Işıkları(Lamelight) filminin setinde birlikte çekilmiş ve daha önce hiç yayınlanmayan fotoğraflar da bulunuyor. Hayata geçirilemeyen film senaryosunun yazılışı ise, 1917’de gerçekleştirdiği bir turne çerçevesinde ünlü dansçının, Los Angeles’taki Chaplin Stüdyoları’nı ziyaretinden 20 yıl sonrasına denk geliyor. 

Cineteca di Bologna, yaklaşık 10 yıldır ’Chaplin Projesi’ adı altında, efsanevi yönetmen ve oyuncu hakkında belgeler topluyor. Basında yer alan ve kahramanı Naginsky adlı bir dansçı olan senaryonun 4 sayfasının ilki ise şöyle başlıyor: ’Naginsky, oyunun teması, kariyer, adamın arzularının yerine getirilmesi değil, sadece kaderine götüren bir yoldur.’ 

Senaryonun devamında ise, ’Naginsky, Rus balesinin büyük dehası, basit, çekingen, mütevazı kökenlerden gelen, kendini güçlükle ifade eden bir adam. Ona istediği eğitimi veremeyen fakir bir ayakkabıcının oğluydu’ deniliyor. Chaplin, oyundaki karakterleri ise ’Naginsky, Onun Karısı, Degaloff ve Eski Bir Arkadaş, Kostümcü, Yaşlı Dansçı’ diye tanıtıyor.

(Radikal)



                                                                                                                                   



DİNDAR NESLİN POLİSİ İÇKİ İÇER Mİ?

Emrah Serbes'in aynı isimli romanından esinlenerek televizyona uyarlanan, son yılların fenomen dizisi Behzat Ç.'ye yönelik sindirme faaliyetleri RTÜK eliyle devam ediyor.

Arınç, ''Dikkatle İzliyoruz'' Demişti

Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın ‘’Dikkatle izliyoruz’’ dediği Behzat Ç. adlı diziye bir ceza daha geldi. RTÜK, ‘’Behzat, polisler ve savcı Esra toplam 17 dakika süreyle içki içti’’ diyerek hem uyarı hem para cezası verdi.

Gazeteport’un edindiği bilgiye göre RTÜK toplantısında dizinin Nisan ayında yayınlanan iki ayrı bölümü ele alındı. RTÜK İzleme Dairesi raporunda, içki içilen sahneler tek tek belirtilerek şöyle denildi:

‘’1 Nisan 2012 günü yayınlanan bölümde, Harun ile Cevdet adlı polisler evde, Behzat, abisi ve savcı Esra barda, polis karakterleri meyhanede, Behzat apartmanın merdiveninde, Harun da arabada alkol kullanmaktadır. 8 Nisan günü yayınlanan bölümde ise Behzat ve Savcı Esra evlenme kararlarını bir meyhanede açıklayıp, alkol kullanmakta, bir kızın koluna da uyuşturucu enjekte edilmektedir. Alkol ve uyuşturucu olan sahnelerin süresi toplam 17 dakikadır’’

''Lan' Dedikçe Gençlerimiz Etkileniyor'

Raporda ayrıca ‘’Dizide ana karakterler birbirine ‘Lan’ diye hitap etmekte,argo ve küfürlerden bazıları biplemekte geç kalındığı için açık olarak anlaşılmaktadır. Toplumda belli bir saygınlığı olan komiserlik, savcılık ve polislik görevindeki ana karakterlerin alkol kullanma, kaba ve küfürlü konuşma gibi çocuklar ve gençler açısından olumsuz örnek oluşturabilecek nitelikteki davranışlar, özensizce ekrana taşınmaktadır.” denildi.

Mart Ayı Gelirinin Yüzde Biri

RTÜK de dizinin bu bölümlerini “Çocuk ve gençlerin fiziksel, zihinsel veya ahlakî gelişimine zarar verebilecek türde’’ bularak Star TV’ye hem uyarı hem de para cezası verdi. Para cezası Star TV’nin 2012 yılı Mart ayı ticari gelirinin yüzde biri olarak uygulanacak.

(Gazeteport)


28 Haziran 2012 Perşembe

DOSYA: ARGONUN 'OTORİTESİ'






DOSYA




Argo azınlıklara, kaybedenlere aittir ve egemen dili bozmayı, ardından hayata karşı kışkırtmayı hedefler. Altkültürlerin haberleşme, anlaşma ve nihayetinde direnme amaçlı bu ortak dili, otoritelerin pekala kabusu olabilir.

Oysa, “Şeyini şey ettiğimin şey”inden “ananı da al da git”e varan argo kültürü verili politika kadar dini muhafazakâr devletin zenginliğidir!


                                                                                                                              


ALTKÜLTÜRDEN ORTA SINIFA ARGO YADA BÜYÜK NORMALLİK!

Argo çoğu özelliğiyle müstehcenlik içinde değerlendirilmeye ve öyle bulunmaya uygundur. Margurite Yourcenar’a göre her zaman yandaş bulmuş bir edebi yöntem olan müstehcenlik, savunulabilir bir sarsma tekniğidir. (Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı, Metis, 1999) Buysa, doğrudan cinselliği tartışmaya dâhil eder. “Bütün biçimleriyle cinsel özgürlük sorununun büyük ölçüde bir ifade özgürlüğü sorunu” olduğunu söylememizi kolaylaştırır. (agy)

Crispin Sartwell de “Edepsizlik ve bayağı olan her şeyden önce bize bedeni hatırlatan şeydir” diyerek aynı müstehcenliğin içinde edepsizlik ve bayağılık üstünden argoya geniş bir yer açar. (Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik, Ayrıntı,1999). Jean Genet, “Bu kelimeler varlar. Eğer var iseler onları kullanmak gerekir, yoksa onları icat etmeselerdi” derken (Açık Düşman, Metis,1994) yine Crispin Sartwell, “İncelikli bin bir yol denenerek edepsiz sözcükleri kamusal söylemden kazıma gayreti, o aman vermez bedensellik gerçeğini unutma gayretidir” diyecektir. (agy)

Buraya kadar söylenenler müstehcenlik ve içindeki argoyu bir edebiyat ve özgürlük sorunu gibi alıyor görünse de, müstehcenlik orada kalmamış gündelik hayatı kendine dâhil etmiştir. Argo, altkültürlerin gizlilikle yaşanan hayatlarının haberleşme, kendi aralarında anlaşma ve direnme amaçlı ortak dilidir. Kendi aralarındaki bu dayanışma az biraz sonra herhangi bir otoritenin kâbusu olabilir! Her direniş, her isyan başta dil olmak üzere kendini kültürünü oluşturur ve bunu dışındaki hiçbir güçle paylaşmaz. Hatta bu yüzden argo, farklı grup ve alanlarda çok ciddi ayrılıklar gösterir. Kimi zaman altkültür gruplarının aralarında anlaşmama ve birbirine karşı da direniş, isyan haline de gelebilir.

BEDEN YERALTINDA ÖZGÜRDÜR

Argo, müstehcenliği içersin içermesin, verili olan dili bozarak kendini gerçekleştirir. Verili olan tepe taklak edilirken neyi var neyi yok hepsinden olur. Kaybedenler arasında bir anlaşma aracına dönüşür. Düzen ya da düzenlenmiş olan ne varsa başta dil olmak üzere reddedilir. Bu verili olanı tamamıyla ortadan kaldırmaktan çok, onun içinde kendine bir özgürlük ya da yaşama alanı kurmaktır. Bunun bir anlamı da önce dili sonra bedeni özgürleştirmektir. Beden, yeraltında özgürdür. Yeraltını ya da altkültürü oluşturan verili olanın dışında yaşanan hayattır. Buysa her ikisini büyük isyanın parçası yaptığı gibi bizim de altkültür gruplarını devrimci bulmamızı ve ezilenlerden saymamızı sağlar.

Argo başta devlet ve onun dili olmak üzere verili olana karşıdır. Bu yüzden devletin vatandaş diye kabul ettiğinin dışına sürülmüş ya da orada olmayı istemişlerin ve orada tutulanların dili ve tavrıdır. Kaybedenlere, serserilere, berduşlara, fahişelere, eşcinsellere, şairlere, yoksullara bir ucuyla cümle lümpenlere, azınlıklara yani ezilenlere aittir. Bu yüzden de en başta dili bozmayı ardından hayata karşı kışkırtmayı, ihlal etmeyi hedefler. Onun için devletin ve otoritenin olmadığı her yer, yeraltıdır. Bu aramızdaki dildir ve son derece 'anarşiktir'.

Sanat/edebiyat bu aramızdaki dili okura açmış, paylaşmış ve daha fazla dil yapmıştır. Ama o dünyaya başkasının girmesine hiç izin vermemiştir. Türkçe’deki iki sözlük (Filiz Bingölçe, Hulki Aktunç ) hem yeraltına hem de sanat/edebiyata yeraltı da Can Yücel’e borçludur! Çünkü edepsizlik ve argo en çok Can Yücel’in dilinde ve şiirinde devrimci durmuştur! Genç edepsizler ise Bireylikler dergisinin sayfaları arasında yaşamaya çalışırken Küçük İskender de yakında bir yerdedir!

Bizde örnekleri bir elin parmakları geçmese de dünya edebiyatı içinde yeraltı edebiyatı diye kabul edilen devasa bir birikim mevcuttur. Benzer bir durum müzik için de geçerlidir. Eğer geçmişe dönük bir değerlendirme yapacaksak; bu birikim, isyan olduğu gibi isyana çağırır. Her hayat başka hayatların imkânı; dil, başka dillerin kışkırtıcısıdır, ihlal edicisidir.

ORTA SINIFLARIN KÜLTÜRÜ

Günümüz dünyasında yeraltı edebiyatı ve bağlı olarak argo, bunlarla ve hayatımızla sınırlı bırakılmamış; en başta reklâm, müzik ve sinema endüstrisi daha sonra başka endüstrilerin imkânı/alanı haline gelmiştir. Altkültürlerin gizliliği tam bir açıklığa döndürülmüştür. Kapitalizm her bir şeyi ekonomiye kazandırarak ya içini boşaltıp saldırganlığından, yıkıcılığından ederken yeraltı bunun dışında kalamazdı.

Kapitalizmin temel özelliği her şeyin endüstrisini oluşturabilmesidir. Bu, yeraltı ve altkültür için de aynı olmuştur. Bunda bir zamanlar ya da hâlâ kendini solda gören reklâmcıların, şair ve yazarların katkısı epeyi vardır!

Kapitalizmin ekonomiye kazandırdığı, endüstri haline getirdiği ne varsa en başta anlamlarından kurtulur ve kendini ele verir. Bu, doğrudan yeraltı edebiyatı için fazla söz konusu edilemese de kapitalizm altkültürün ve daha ileride onun dili olan argonun verili olana karşılığını başka bir şey haline getirmekle kalmamış, tüketmiştir.

Argo bugün bütün halleriyle orta sınıfların kültürü olmaya doğru hızla gitmektedir. Edepsizlik ve içindeki argo, dini muhafazakârlığın kamusal söylemin dışında tutma çabasına rağmen özellikle orta sınıfın gündelik hayatına bir daha çıkmamak üzere girmiştir. Vasat dünyanın hiçbir anlama gelmeyen ve komiklik yapan dili olmuştur. Popülerleşmeden yeraltına ve diline dönük olumlu hiçbir şey çıkmamıştır.

Ahmet Oktay'ın yeraltı edebiyatını doğrudan kültürel emperyalizmle ilişkilendirmesinin temelinde yukarıda belirtmeye çalıştığım var. Aynı şekilde Simon Critley’in cinsel devrimin kültür endüstrisini seks endüstrisine çevirdiğini belirtmesi ve orada da kalmayıp “Pornografi kadar, ihlal etme derdinden uzak ve normalleştirici bir şey var mı bugün?” diye sorması da aynı düşünceden kalkınır. (Sonsuz Talep, Metis, 2010) Yeraltı edebiyatının gelişmesi ve yetkinleşmesi onu kültür endüstrisine dâhil etmiş, argoyu da büyük normalliğin parçası yapmıştır.

İnternet ve TV temelli enformasyon, filmler, diziler en sonunda kitap ve dergiler bu büyük normalleştirmenin temel araçlarıdır. Onlar üstünden altkültür gruplarında var olan müstehcen, argo ne varsa dünyaya gönderilmiştir, olmadı boşaltılmıştır. Böylelikle özel alanda ne varsa kamusal alana doldurulmuştur. Bu da hem edepsizliği hem de argoyu tüketimin neredeyse temel unsuru yapmıştır. Altkültür gruplarının dili asıl tüketici orta sınıfın dili olmuştur ya da diline dâhil olmuştur.

Şiiriyle, öyküsüyle romanıyla yeraltı edebiyatı biraz da kültür endüstrisinin katkısıyla bunun içine girmiştir. Burada kültür endüstrisini küreselleşmeye koşut kültür emperyalizminden bağımsız düşünmek zor olabilir. Bu yüzden küresel kapitalizmin endüstri üstünde belirlemeye ve karar vermeye varan etkisi olduğunu yazmalıyım. Öyleyse yeraltı edebiyatının en azından olumlanan karşılıkları dışında başka sonuç ve etkilerinin de olduğunu kabul etmeliyiz.

MUKTEDİRLERİN DE CANI ARGO ÇEKER!

Devam edelim… Argo, anlattığım halleriyle baştaki erilliğinden olmamışsa da erkekliğe aitliğinden uzaklaşmış ve yalnızca erkekliğin oluşturduğu anlamlarından da kurtulmak zorunda kalmıştır. Erkekli kadınlı, gençli çocuklu orta sınıfın vasat kültürünün parçası olmuştur. Hatta -yine büyük diyeceğim- büyük vasatlaşmanın üstünü örtmüştür, gizlemiştir, öyle yaşamasını sağlamıştır.

Argo, devlet katında hâkim ve savcılar dışında özellikle politikacıların da ilgi alanına girmiştir. Hatta politikacının aşağılama ve yok sayma temelli argo kültürü kendini geliştirmeyi sürdürmektedir. Bu bağlamda sokak kültürü, politikacının halkla pornografik temelde ve tek yanlı ilişkisinin de gelişmesini sağlamıştır. “Şeyini şey ettiğimin şey”inden “ananı da al da git”e varan argo kültürü verili politika kadar dini muhafazakâr devletin zenginliğidir!

Devletin/otoritenin bu sözcükleri kamusal alanın dışında tutma çabası böylelikle başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Hatta muktedirler bile argonun şehvetli cazibesi karşısında dayanamamış, bir ucundan argoya bulaşmıştır. Bütün bu olup biteni düpedüz bir meşrulaşma hatta meşrulaştırma olarak kabul edebiliriz. Bu meşrulaştırmayı evcilleşme ile ilişkilendirmek en azından şimdilik sorun çıkarabilir duruyorsa da gidişin o yönde olduğunu da belirtmeliyim. Kültür endüstrisinin yeraltı edebiyatını parçası haline getirmesi ve popüler kültür içindeki altkültür ilgisi her alanda bir meşruluk tartışmasını başlatmıştır.

Meşrulaşmadan anlamamız gereken argonun baştaki sarsıcılığı ve etkisinin gerilemesi ve sıradanlığın dili olmasıdır. Sıradanlaşanın ise durumu idare etmek dışında yaptığı/yapacağı hiçbir şey yoktur. En azından o sıradanlaşmanın içinde altkültürlerin isyanı yoktur/olmayacaktır.

Argo bugün verili olanın parçası gibi davranmakta ve öyle yaşamaktadır. Her an, her yerde karşımıza çıkarak kendini daha da normalleştirmektedir. Böylelikle de gayrimeşruluğunu tam olarak kaybetmese de geriletmektedir. Aynı şekilde sarsıcılığını da ortadan kaldırmaktadır. Verili dilin kendisi haline gelip dünyadan çekilmektedir.

SIRADAN İNSANIN FAŞİZMİNİN HABERCİSİ

Argo baştan beri ve büyük ölçüde bedenle ilgilidir ve bedeni hatırlatmayı çok sever! Bu yüzden de dünyaya bağlı olarak yine büyük ölçüde erilliğin alanıdır. Ne var ki bugün erilliğin baskınlığından söz etmek mümkünse de aynı erillik taraf etrafını iyice çoğaltmıştır. Hatta erillik cinsler arası bir ideoloji haline gelmiştir. Önce erkek sonra kadın orta sınıfın tavrı olmuştur da diyebiliriz. Günümüzün şiddeti çağıran cinselliği karşısında müstehcen kalan yanlarının olumsuz anlamda etki gücü ise hâlâ söz konusudur.

Geçmişte yazılı basın üstünden orta ve daha altsınıflara hitap eden gazete ve dergilerin argosu, gözümüze sokulan, kulağımıza dayanan cinselliği bugün televizyonların ve internetin en çok ilgi gören konusu olup çıkmıştır. Argo, mizah dergilerinin de desteğiyle gündelik hayatın dilleri arasına girmiştir. (Orta sınıf gençliği edepsizlik ve argoyu önce onlardan öğrenmiş sonra internette geliştirmiştir!) Orta sınıf, bedeni hatırlatan her şeyi merakla ama aynı zamanda tam bir uysallıkla izlemekte, gülüp geçerken gülmesini sıvazlamaktan /okşamaktan da müthiş haz almaktadır.

Gündelik hayatın estetizmi orta sınıf argosuyla geri çekilmiştir. Edepsizlik temelli ya da değil, argo, gündelik hayatın dili ve davranış biçimi olmuştur. Bu durum argonun aynı zamanda dil karşısında bir özgürleşme olduğunu söylememizi baştan tartışmalı hale getirir. Argo bütün biçimleriyle yeraltına aittir ama artık orta sınıfın ilgisi dâhilindedir. Buysa argoyu hayatımıza bir komiklik ya da komiklik unsuru olarak dâhil ederken kimi zaman da sıradan insanın faşizminin habercisi olmaktadır.

Görüntünün olduğu her yerde karşımıza çıkan ve argo konuşan seyirlik nesne, ister edepsiz olsun ister argo konuşsun, iktidardır. Bizse olan bitenin ancak pasif seyredenleri olabiliriz.

Özetle argo baştaki anlamlarından oldu/oluyor. Yeraltıyla kurduğu ilişki yerüstüne çıkınca da ister istemez verili olanın parçası haline geldi. Yeraltı /altkültür birikimini reddetmek sorun gibi dursa da vardığımız noktada müstehcenliğin ve argonun günümüz dünyasındaki anlamları ve yol açtıklarını tartışmadan da ilerlemek mümkün değil.

Bireysel/toplumsal isyanın temellendirdiği altkültürün küresel kapitalizm tarafından başka bir şey haline getirilmesine isyan etmeliyiz. Altkültürü orta sınıftan kurtarıp yeraltına gönderirsek belki baştaki isyan arzusunu tartışmaya tekrar dönebilir, kaybedenlerin safına geçebiliriz.


Halim ŞAFAK (BirGün Pazar) 




                                                                                                                               

ARGODAN, ARGO BEĞEN!*

AÇILMIŞ DELİĞE HERKES KOR: Kolay olan işlerin herkes tarafından yapılabileceğini anlatmak için söylenir.
AGOPUN ÖKÜZÜ: Şaşkın, pasif ve aptal aptal düşünen erkek.
ALAFORTANFONİ: Dişilik organı, vajina.
BİZİM KIZ BİZDEN KAÇAR, BAŞINI KAPAR KIÇINI AÇAR: Utangaç kadınların yaptıklarını ellerine yüzlerine bulaştırdığını anlatmak için söylenir.
BÜTT DEMEYE BÜZÜK İSTER: Bir şeyi yapacak ya da söyleyecek cesareti göstermenin kolay olmadığını anlatmak için alay yollu olarak kullanılır.
CİNSELLİĞİN ZENCİLERİ: Erkek ya da kadın eşcinseller.
SEBEP OLAN KEBAP OLSUN: Kendisine fırsat yaratanı, akıl vereni övmek. Bir konuda elde edilen başarıdan çok memnun olunduğunda söylenir.
ÇİKİRDEŞMEK: Kur yapmak, cilveleşmek, fingirdemek.
EVSAHİBİ BELLİ Mİ: Hamile kadına çocuğun kimden olduğunu sormak için alay yollu olarak kullanılır.
HADIMLAR MAHALLESİNDE PREZERVATİF SATMAK: Hiç olmayacak yerde olmayacak bir şeyi yapmaya, beğendirmeye uğraşanlarla alay etmek için söylenir.
HAŞIRT DI BİLEKBORD: Bir şeyin aniden ve mevcut durumu bozarak gerçekleştiğini anlatmak için alay yollu olarak kullanılır. “Çocuklar öyle karşılıklı dururken meğersem birbirlerine diş biliyorlarmış. Birden haşırt dı bilekbord.”
NOKTALI VİRGÜL: Birbirlerine boyca uymayan çiftler için söylenir.
İKS ÇARPI YE: Açıkça küfür edilemediği durumlarda söylenir.
SEFA PEZEVENGİ: Eğlenmek ve eğlendirmek, zevk peşinde koşmaktan başka şey düşünmeyen kimse.
BOKUNDA BONCUK ARAMAK: Çok değer vermek, sık sık övmek.
ÇARLİSTON MARKA : Züppe, alışılmamış.
ÇAVANOZLAŞMAK: Erkeklik, yiğitlik taslamak.
ÇOCUĞU KOYMAK: Gol atmak.
HERKESE ŞAPUR ŞUPUR BİZE GELİNCE YARABBİ ŞÜKÜR: “Başkalarına bol bol verdiğiniz şeyi benden niçin esirgiyorsunuz, bu olanak herkese kolayca sağlanıyor da bana niçin sağlanmıyor?” anlamında söylenir.
HIYAR AĞASI: Yol yordam bilmeyen, incelikten uzak, görgüsüz, kaba saba kimse.
İKİZLER : Kadında göğüs.
İŞİNİ GÖRMEK: Dövmek,öldürmek.
KALKMIŞA OTURMAK: Az önce bir kimsenin oturmakta olduğu bir koltuğu, sandalyeyi kapıp oturan birini aşağılamak için söylenir.
KAMIŞI KIRMAK: Erkek için belsoğukluğuna yakalanmak
MOTORU BOZMAK: İshal olmak.
MUM HIRSIZI/MUMCU: Papaz.
HİZMETÇİ BALDIRI: Çok kalın sarılmış esrarlı sigara.
MÜLAYİM: Eşcinsel.
NAFAKASINI ALMAK: Hak ettiği dayağı yemek.

* Ali Püskülloğlu’nun “Türkçe’nin Argo Sözlüğü’ adlı kitabından ve Kadınlar İçin Argo Sözlüğü adlı internet sitesinden derlenmiştir. 


Gizem UYSAL (BirGün Pazar)



                                                                                                                              


ARGO YA DA ‘BABİL KULESİ’

“Gelin aşağıya inip dillerini karıştıralım ki
birbirlerini anlamasınlar.”
(Babil, 11, 7)

“Oysa pişmanlık (…) sadece, yönlendirici hâkim dilin ve bu dilin içinde yer alan ve ona karşılık gelen Efendilerin yerine yenilerini koymakla da kalamaz. Bu nedenle hakiki vicdanın, ortak dert ve sıkıntılar çeken ve ancak hiçbir şekilde dert ve sıkıntı çekmedikleri gibi bu dert ve sıkıntılar sayesinde yaşayanları yerlerinden edip bunlardan kurtulacak/kurtaracak olanların seslerine kulak vermesi daha iyi olacaktır. Ve bu, en başta olgunlaşmayı gerekli kılar ve boyun eğme özelliğini değil de aklını kullanmayı talep eder. Duruma göre, aklın kendini dürüstçe, samimi ifade etmesi, gizlemeler, hileler yapmasından çok daha zor olabilir. Dolayısıyla böyle durumlarda mecburen bir tür metaforlarla konuşulduğunu sıkça görürüz, kavranması kolaydır ama el konması zordur bu metaforlarla konuşan dile.

Cesur asker Schweik her çağda karşımıza çıkıp durur;(…) ne kadar öğreticidir tavrı; engellemezler onu, çünkü düveni çeken öküzün ağzını bağlamamak gerekir. Aslında öküzü çalıştıranların, kullandıkları öküzün gerek içe gerek dışa karşı ağzını bağlamaları kaçınılmaz bir zorunluluktur; hele özellikle öküz bir öküz olmaktan çıkmışsa. (Hıristiyanlıktaki Ateizm, E. Bloch).

İnsanlığın kültür tarihi içinde (buna, bu tarihin önemli bir parçası olan dini metinler de dahil) dilin otoritelerce kullanılan ve kullandırılan düzlemi ile gene o dili kullanır görünürken, gerekli itirazı/isyanı araya sokan dili birbirinden ayırmaya çalışıyor Bloch iki farklı ‘köle dili’ni karşılaştırıp. Boyun eğen ve eğmeyen köle dili gibi bir ayırımın belirleyici özelliği, itirazcı dilin, kendini doğrudan, dürüstçe ifade etmesinin mümkün olmadığı durumlarda metaforlarla konuşması, ‘çuvala vurup eşeği kast etmesi’, egemenlere övgüler yağdırırken idam sehpalarını, tehditleri de ima etmekten geri durmamasıdır.

Öküz artık öküz olmaktan çıkmış, benliğinin, kimliğinin, insanlığının bilincine varmaya yönelmişse, egemenler bakımından yapılacak en iyi şey, aslında onu susturmaktır; ama işte, ağzı açıkça bağlamaya kalkmanın da en başta siyasetin, sosyal mücadelelerin tarihinin gösterdiği gibi, ağır faturaları olabilmektedir egemenlere geri dönen.

Öte yandan, -geniş anlamda- metaforlarla dolup taşan dilin iletişimi aksatma, karşılıklı alımlanma güçlüğü ortadadır. Belki de ondan bağlamazlar egemenler ‘öküzün ağzını’ tamamen ve gittiği yere kadar. Gulliver’de, la Fontane’de vb. olduğu gibi, sözlü ve asıl yazılı tarih (iktidar kölelerini bir yana bırakacak olursak) kölelikten usanmış olanların ve onlarla birlikte, onlar adına yazanların siyaset ve kültür tarihine armağan ettikleri sayısız türle tanışabilmiştir.

Bir ‘argo’ tanımı: Argo, bir anadilin içindeki, herkesçe anlaşılmayan, kendine özgü sözcük ve deyimlerin oluşturduğu dil, dolayısıyla, sözcük, deyim ya da sözlerdir. Bu tarif, önümüze içinden zor çıkılır bir sorunsal alanı koyuyor gibi. Argo-jargon, slang, küfür, tek sözcük, söz, deyim öyle ‘dilbilim’ araçlarıyla altları enikonu doldurulmaya kalkıldığında semantikten, etimolojiye, sözcükbilimden göstergebilime, saymakla bitmeyecek inceleme alanını devreye sokmak kaçınılmazlaşır.

‘Söyletilmeyeni ve söyletilmek isteneni söylememe ve söylenmesi gerekeni, istenileni söyler gibi söyleme’ gibi bir durumdur Bloch’un işaret ettiği ve metaforik dilin bu bağlamdaki işlevidir. Peki, çok farklı dil yapılarının ve imkânlarının üst başlığı gibi kullanılan ‘argo’, egemen (siyasal) iktidara ve yapıya nerede, nasıl baktığı, bu yapıyı nasıl algıladığı ya da algılamadığı, hatta farkında olup olmadığı vb. kriterlerinden gelerek genel bir tartışma imkânı sunabilir mi bize? Argo (slang) biçimsel bir şıklık, bir saklambaç oyununu değil de, sınırları belli değişkenlere -hâkim iktidarların gücüne ve tahammülüne- bağlı olarak genişleyen, daralan çeşitli biçimlerdeki dilsel iletişim imkânlarını temsil edebilir, ‘kapalı bir dil öbeğinin’ eğlencesi değil de politik bir direnme, başkaldırı aracı işlevi yüklenebilir mi? Bu tespit genişletildiğinde, bu öteki dil, sadece politik baskı mekanizmalarının, özgürlüğe-düşünceye yapılan baskıların, hakim otoritelerin olgusal işleyişine değil, asıl ve mecburen ‘diline de’ bir itiraz ve direnme olacaktır. 

KARGAŞA


Gelgelelim tam da bu noktada, ‘argonun’ (ve beraberinde sürüklediği ya da alt kategori olarak ortaya çıktığı) bağlamların konuşulabilmesi ve buradan sistem, hegemonya, iktidar, yabancılaşma, artı değer üretimi, emek, vb düzlemlerine bağlantılar kurulabilmesi için ‘linguistiğin’ zemininde oluşturulabilecek şemalı, yöntemli, bilimsel analizlerden gelmek şarttır. Aksi halde ‘argo’ kılıkırk yaran, özentili, kapsamlı ‘sözlükçülük’ çalışmaları içinde okunmaya açık bir malzeme olarak kalabilir. Özsözün, aforizmanın, deyişin, vb. aralarındaki tanımlanabilir sınırları belirlemek mümkün olmayabilir bu tür bir koleksiyonda. Ya da bu düzlemlerin (genellikle olduğu gibi) ‘argo’ başlığı altına çekilmesi gibi tartışmalı pratikler ortaya çıkabilecektir. [Örneğin bu sularda dolaşan ve ‘Kadın argosu sözlükleriyle’ güncelde tutulan tartışmalar, politik iktidarı da kıyısından köşesinden ima ederek eril (patriarkal) hegemonyanın ve kadın bedenini araçlaştırıcı erkek egemen argonun=küfrün merkezinde dolaşmaktadırlar: ‘Kadının (insanın), hayvanın bedenini, etnik kimlikleri, ırkları vb kullanan argo’dan söz edilirken, küfürle baş etme, küfrü teşhir etme, içindeki eril küstahlığa tepki gösterme hatta “kadın da küfür etmeli mi”, “küfrün rahatlatıcı boyutu nedir?” gibi tuhaf konuşmalara kadar varmaktadır iş, argo başlığı altında sunulan abc’li listelere bir göz attığımızda. Özsözlerin, (atasözlerinin) özdeyişlerin, aforizmaların, taşlamaların, vecizelerin,-elbette küfür yapılarının- vb bir amalgam halinde sunulduğunu görüyoruz internet sayfalarında.]

Bloch’la girdik: Örtük, muhalif, saklanan, kurnazca metaforik ‘köle dilinden’. Bloch orada bir yerde, bu ‘köle dilini’ araştırması için eleştirinin/bilimin bölgesine çağrı yapmaktan da geri durmamaktadır.

Argo, slang, metafor, ne olursa olsun konu başlığı, egemen siyasetin, çıkarların ve ona bağlı kültürün dili üzerine eli ayağı düzgün bir şeyler söyleyebilmenin şartı, elbette ‘ezen-ezilen’ ilişkisini meta başlık olarak kafamızda tutup, buraya giden yolları bilimin yöntemleriyle döşemektir. Ve modern toplumun ‘Kunta Kinteleri’ bugün büyük metropollerin periferilerine sıkıştırılmış mülteciler, göçmenler, sığınmacılardan oluşan genç kuşaklarsa, hatta maddi-fiziksel ihtiyaçlarını gidermekte berikilerden daha şanslı olan o ‘ülkenin’ gene de mutsuz, yabancılaşmış gençleriyse, bilimsel-politik bakışın da çoğunlukla yöneleceği, yönelmesi gereken yer bu ‘subkültür’ alanları ve kollarının o ikinci, isyancı köle dili olacaktır.

Postyapısalcı dönemde linguistik dilin bu ‘öteki’ bölgesinde, örneğin ‘Gençlik’ düzleminde işletilebilecek araştırmaların üst başlıklarını sunabilmektedir: Gençlerin/gençliğin dilinin linguistikteki yeri- sosyolojik perspektifte gençlik- altkültür ve gençlik -sosyolinguistik ve dil çeşitlilikleri- çeşitlilik linguistiği- gençler dili ve standart dil- gençliğin tipik sözcük oluşturma özelliği -sözdizim -sözcük hazinesi- başka dillerden alınanlar- (argonun/slangın) kendini sınırlama kapama işlevi-özdeşleştirme işlevi vb .

DİLİN/ARGONUN ESTETİKLEŞMESİ


Bir altkültür (gençlik) dilinin, öbeğin kendini öteki geniş sosyal öbek içinde sınırlama, iletişimini ona kapama, hâkim rasyonel-statüko dilinin dışında işleyen dil araçlarına başvurma vb kaygısı, geniş anlamda da estetize olabilir, ‘repleşip’ rapraplaşabilir, uygun adım, sistemin izlemeye bayılacağı bir resmi geçit töreninin aracı olabilir. Kubrick’in ‘A Clockwork Orange’ı (Otomatik Portakal), genç Alex’in ve isyancı çetesinin şiddeti, muhalefeti estetik bir gösteriye indirgeme tema’sının etrafında döner.

İsyanını, şiddetini estetize eden, poplaştıran romanın/filmin baş kişisi Alex, modernizmin eninde sonunda tıkandığını düşünebileceğimiz yere getirir bizi. Modern(izm) özne adına klasik biçimleri altlarındaki taşıyıcı, aydınlanmacı aklı ve burjuva ideolojisiyle birlikte yıkma iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Şiddeti gibi dili de estetize edilmiş baş kişi, Alex, modernizmin bütün o Dadaistlerinin, performans, konsept sanatçılarının, isyancılarının ve ‘sanat tiranlarının’ karikatürü gibi bir şeydir, hani radikal değer ve tarz dönüşümleri talep edip sonunda sadece kendilerini altüst etmekle yetinen modernist öznelerin. Filmde de estetik modernin konsepti bir yanıyla devleti (sistemi) rahatsız edici unsur olarak ortaya çıksa da, sonuçta devletin, sistemin bütünleyici bir ana parçasına dönüşür ya da zaten hep öyle olagelmiştir.

68’in politik taleplerine bağlı isyanlar da pop-punk üzerinden toplumu değil de kendini, sadece kendini dizayn eden, -bu dizayn yerleşik alışkanlıklara, ölçülere uymuyor olsa da- pratiklere indirgenip bir bakıma ‘estetize’ eden özne/öbeklere gelip dayandı. (Hippyler örneğin)

Bizde stand-up’ların vazgeçilmez yollamaları; ‘bel altı’ bölgesinden, çubuklu dondurma ve döşenen boru reklamlarına vb kadar geniş bir alanın sözlü-göstergeli dili, elbette sadece psiko-linguistik çözümlemelerle üzeri örtülemeyecek kadar önemli bir bölge. Sermaye dolaşımının meta tüketiminin desteğini bu bölgeden alması ise politik ekonominin vb çözümleme alanına giriyor. ‘Argo’nun (küfrün) ve benzeri dil araçlarının içlerinin yeniden doldurulması söz konusu burada. Boşaltılması değil. 80 sonrasında mizahın sözlü/göstergesel dilinin de, küfür malzemesinin de ‘bir isyan estetiği’ bağlamında konuşulması imkânsızdır. Kendini üst-dış bakış olarak konumlandıran bu mizah, Yeni Orta sınıfın sosyo-kültürel sınırlarının dışına, insanlık evriminin başlangıç evrelerine bakar gibi bakmaktadır. Birincil ihtiyaçların, hayvani arzularla harmanlandığı, dilinin argodan, argonun bel altından öteye geçemediği bu tarih öncesi insanın emek ve yedek emek orduları olduğu gerçeği ise, içi, hâkim çıkarlarca doldurulmak üzere boşaltılmış dilde, mizahın/ironinin/espirinin dilinde kendine yer bulamamıştır. Argosu, isyanın argosu değildir; Yeni Orta sınıfın bilinç altına itilmiş, bel altına kitlenmiş arzularının tarih öncesi insana yansıtılmasıdır. 


Veysel ATAYMAN 
(BirGün Pazar)




                                                                                                                              


KİM, KİMİ ÖTEKİLEŞTİRİYOR?

1999 yılında, dönemin Trabzonspor Başkanı Mehmet Ali Yılmaz, İngiltereli siyahî oyuncu Kevin Campbell için “Bizim yamyamı gol makinesi diye aldık çamaşır makinesi çıktı” demişti. Yılmaz, gelen tepkiler üzerine yanlış anlaşıldığını, ‘Arap demek istediğini’ söylemiş ve eklemişti: “Biz yamyam gibi tabirini kullanırız ama Türkiye’de ırkçılık olmadığı için aklımıza yanlış anlaşılacağı gelmez.” Hiç kimseden tepki gelmedi, Campbell, en kısa sürede İngiltere’ye gönderildi.

Günlük hayatımızda, her birimiz bu şekilde ayrımcı deyişlerle sürekli karşılaşıyoruz. Bunlar, genellikle yakın çevre içinde dillendirilen, "ateş olmayan yerden duman çıkmaz" mantığıyla meşrulaştırılan ve ataların haklılığıyla dillendirilen deyişlerdir.

Araplara karşı...

* Anladıysam Arap olayım
* Arap eli öpmekle dudak kararmaz
* Arap saçına dönmek
* Ne Şam'ın şekeri, ne Arap'ın zekeri
* Ahşaptan maşa, Arap'tan paşa olmaz

Günlük hayatta rastladığımız bu deyişleri, "Kim, kimi ötekileştiriyor?" sorusuyla 'Türklere Karşı Yabancı Dillerde', 'Kürtlere', 'Ermeni ve Rumlara', 'Gayri-Müslimlere', 'Araplara', 'Yahudilere', 'Romanlara', 'Kadınlara' karşı gibi kategorilere ayırınca dilimize ayrımcılığın nasıl nüfus ettiği ve dil üzerinden bizi nasıl şekillendirdiği görülebiliyor. Belli bir dönemde, belli bir amaçla doğmuş ve dönüşerek bugünlere ulaşmış bu ayrımcı deyişler; ırkçı, cinsiyetçi, inanç ayrımı yapan, yabancı düşmanı vb. nitelikleriyle farklılaşıyor. Mesela, bir deyiş aynı zamanda hem ırkçı hem de cinsiyetçi olabiliyor.

Kürtlere karşı...

* Kürt'ü koyma avluya, Kürt'ten olmaz evliya
* Kürt'e paşalık gelmiş, kılıcını bileğinde sınamış
* Ağaçtan maşa, Kürt'ten paşa olmaz
* Kapına iti, yakana Kürt'ü bulaştırma
* Kürt'e el ver kol ister, yatmaya yer ister



AYRIMCI DEYİŞLER BİR SÖZLÜK DOLDURDU
Elimizdeki deyişlerin buzdağının görünen yüzü olduğunu düşünüyoruz ve mümkün olan bütün ayrımcı deyişler toplandığında, hem Türkiye'de dil üzerinden her gün yeniden üretilen ayrımcılığı ifşa edip mahkûm edecek hem de en sonunda ortaya çıkacak datayı analiz edebilecek 'Ayrımcı Sözlük' adlı bir kitabın ortaya çıkabileceğini hayal ediyoruz. Böyle bir kitap, ancak insanların internet üzerinden, bildikleri ya da büyüklerden duydukları deyişleri ekleyerek geliştirebilecekleri bir blogla mümkün olabilirdi. Böylece, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde Kürt eşkıyaları üzerine doktora yapan arkadaşım Ahmet Özcan ile birlikte 'Ayrımcı Sözlük' adlı blogu kurduk.

Gayri-Müslimlere karşı...

* Gavur, gavurluğunu yapar
* Papaz olmak
* Papaz uçurmak
* Papaza gitmek
* Papazcı


Şunu hemen eklemeliyim ki, Ayrımcı Sözlük'ün insanlardan yalnızca yoğun değil, ama aynı zamanda çok duyarlı ve samimi bir ilgi görmesi beni hem şaşırttı hem de çok sevindirdi. Bu anlamda, insanların bu konuya gösterdiği ilginin de, bu samimi duyarlılığın bir parçası olduğunu düşünüyoruz.

Cinsiyetçi ifadeler...

* Kaşık düşmanı
* Kocanın vurduğu yerde gül biter
* Oğlan doğuran övünsün, kız doğuran dövünsün
* Er kocarsa koç, karı kocarsa hiç olur
* Dişi köpek kuyruk sallamazsa, erkek köpek yanaşmaz


Türk Dil Kurumu'nun, ayrımcı deyişleri sözlüklerden ayıklamak için bir komite kurduğunu okuyunca, günlük hayatta sürekli olarak kullanılarak yeni nesillere aktarılan bu deyişlerin görmezden gelinmesi yerine sorunsallaştırılması gerektiğini düşündük. 'Ayrımcı Sözlük' ile söylemek ihtiyacını hissettiğimiz şey; son yıllarda genel olarak dünya, özel olarak da Türkiye'de yükselişe geçen nefret söyleminin, geçmişin hayaletlerinin üzerimizde dolaştığını göstermesiydi.

Yahudilere karşı...

* Çıfıt
* Çıfıt çarşısı gibi
* Sarı Yahudi
* Yahudi pazarlığı
* Çingeneden çoban olmaz, Yahudi'den pehlivan

BU MİRASIN İÇİNDE ÖNYARGILAR DA VAR 
Bunun nedeni, tek belirgin ve kalıcı karakteri belirsizlik ve uçuculuk olan modern dünyaya fırlatılmış ve aslında yabancılaşmış bugünün nesillerinin, yalnızca atalarının gölgesine sığınarak var olabilmeleriydi. Diğer bir deyişle, atalarımızdan aldığımız mirası eleştirel bir şekilde sahiplenmemiz gerektiğini, çünkü onun tamamıyla masum olmadığını söylemek istedik. 

Gerçekten de, bu mirasın içinde, yalnızca basiret, sağduyu ve erdem değil, ama geçmişi yüzyılları bulan toplumsal korkular, önyargılar ve de saplantılar gizli. Bunları her gün yeniden üreten dil de, tarafsız bir iletişim aracı değil; o bizzat, mevcut iktidar ilişkilerinin ve dolayısıyla bir cinsiyetin, dinin, mezhebin, ırkın ve sınıfın diğer(ler)i üzerindeki tahakkümünün anlık olarak yeniden üretilmesidir. Dil, ötekileştiriyor. Bugünün ötekisi, dünün ötekilerinin yanına fırlatılıyor.

Ermeni ve Rumlara karşı...

* Agop'un kazı gibi yutmak
* Ermeni dölü / Ermeni tohumu
* Rum dölü / Rum tohumu
* Ermeni gelini gibi (kırıtmak)
* Erindiğinden Ermeni'ye dayı demek


Blogdaki birçok deyiş, deyim günlük hayatta çok sık kullanılıyor. Hatta belki de kötü bir anlam ifade ettiği bilinmiyor. Gülünç önyargıları yansıtan bu sözlerin kullanılmaması ve dilden ayıklanması gerekiyor. İnsanların bu deyişleri, yeniden ürettikleri ve böylece bir parçası oldukları ayrımcılığın farkına varmadan kullandıkları, benim de sözlük çalışması sırasında öğrendiğim çok doğru bir tespit. Bu deyişlerin ayrımcı doğasından hiç bahsetmeden, bunların hangi anlamda kullanıldıklarını ve çoğu zaman da ne kadar doğru olduklarını anlatan internette onlarca atasözü ve deyim sözlüğü var.

Romanlara karşı...

* Çingene'ye beylik vermişler, önce babasını asmış
* Çingen çalar, Kürt oynar
* Çingene ciğer pişirir, yarısını küle düşürür
* Çingene evinde kaymak eğlenmez
* Çingene ile ahbap olanın mükafatı kalbur olur


Türk Dil Kurumu sözlüğünde de, halen bu ayrımcı deyişlerin bir kısmını, günlük kullanım anlamları ile birlikte, bulabilirsiniz. 

İşte, Ayrımcı Sözlük'ün, tam da günlük kullanım anlamlarıyla meşrulaşan bu deyişlerin, aslında ayrımcılığı nasıl yeniden ürettiğini göstereceğini umuyoruz. Ayrımcılığı dilimizden ve sonra da hayatımızdan dışlamak için, bütün bu deyişleri sözlüklerden çıkaralım ve 'Ayrımcı Sözlük' adlı bu siyah sözlüğe hapsedelim. 

Bu naçizane adımın, Türkiye'de ayrımcılığın kamusal alandaki her türlü görünümünün ifşa edilip mahkûm edilmesini sağlayacak demokratik bir siyasal kültürün gelişimine katkı yapacağına inanıyoruz. Kolektif bir çalışmanın ürünü olacak bu sözlük halen gelişim aşamasında olduğu için, herkesi bildikleri ayrımcı deyişleri siteye eklemeye davet etmek istiyoruz. 


Ümit KURT - Ahmet ÖZCAN (BirGün Pazar)