One Love festivalinde son dakikada konan bira yasağı, temel bir sorun üzerine düşünmeyi unutturdu. Bir küçük karalama kampanyasıyla logodaki adını silikleştiren Efes Pilsen markasının zaten bir müzik festivalinin adında ne işi vardı? Sevdiğimiz şeyler neden hep bize bir reklam blokajıyla geliyor, üstelik sanata “destek” olan şirketler sömürünün kralını yaparken? Sponsorlu sanat mümkün mü?
Kamusal Sanat Laboratuarı, 12. İstanbul Bienali’nin açılışında akılda kalıcı bir muhalif eyleme imza atmış, katılımcılara bienalin ana sponsoru Koç Holding’in kurucusu Vehbi Koç’un 12 Eylül darbesinin hemen ardından Kenan Evren’e yazdığı mektubu kazı-kazan kartlarıyla dağıtmıştı: “Komünist Parti’nin, solcu örgütlerin, Kürtlerin, Ermenilerin, birtakım politikacıların kötü niyetli teşebbüslerini devam ettirecekleri muhakkaktır, bunlara karşı uyanık olunmalı ve teşebbüsleri mutlaka engellenmelidir. Zatıâlilerine ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.” Sorgulatılmak istenen konu basitti: Darbe destekçisi şirketlerden sanat sponsoru olur mu?
Geçtiğimiz hafta sonu düzenlenen One Love müzik festivali hakkında medyada epey yazıldı çizildi ve polemiğin odak noktası Eyüplülerin ve bazı muhafazakâr grupların festivalin sponsoru olan bira markası Efes Pilsen’e karşı çıkışı oldu. Beyoğlu sokaklarındaki masaların toplanmasından insanlar içki içmesin diye Galata Kulesi’nin başına nöbetçi dikilmesine kadar uzanan bir süreçte özgürlüklerin yavaş yavaş yok olduğunu kitlesel ölçekte açık etmesi açısından infial yaratan bu raundu muhafazakârlar kazandı ve festivalde içki satılmadı. Tartışma bu eksende sürüp giderken en az aynı oranda önemli bir soru ise unutuldu: Polis zorbalığıyla halkın direnişini kırmaya çalışan şirketlerden sanat sponsoru olur mu?
Sorunun tarihsel altyapısını kurmak için Naomi Klein’ın “No Logo” kitabı yardımcı olabilir. Klein, sponsorlu rock turneleri çağının kilit gruplarından biri olarak Rolling Stones’u gösteriyor. Müzisyenlerin sponsor desteğiyle turneye çıkması yeni bir hadise değil, ancak şirket ve sanatçı arasındaki ayrımın bulanıklaşmasının milâtlarından biri, Rolling Stones’un Tommy Hilfiger markası ile işbirliğiydi. Bu “kurumsal rock” dalgası grup elemanlarının Tommy kıyafetleri giydiği “Bridges to Babylon” turnesi ile başladı, şirketin sanatçının önüne çıkmayı başardığı altın vuruş ise “No Security” turnesi ile geldi. Turnenin gazete reklamlarında genç ve güzel görünümlü Tommy modelleri, karşı sayfada duran ve kendilerinin çeyreği kadar yer kaplayan Rolling Stones elemanlarını izlerken fotoğraflanmıştı. Hatta bazı reklamlarda grup elemanları sırra kadem basmış, Tommy modelleri ellerinde gitarlarla poz veriyordu. Turne tarihlerini ara ki bulasındı. Bunu, sponsorluktan ziyade, müziği bir reklam panosuna dönüştüren ve müzisyeni markanın altını çizmek için kullanılan bir dekora ya da dolgu malzemesine indirgeyen bir süreç olarak okumak mümkün. Bu kurumsal rock dalgası özellikle yeni bilişim teknolojilerinin albüm satışlarını azaltması sonucu müzisyenlerin konser gelirlerine bel bağlamasıyla hız kazandı. Aynı zamanda müzisyenler ve plak şirketlerinin kaybettikleri konumu geri kazanmak için kendilerini birer marka olarak konumlandırmaları ve kendi kıyafet, restoran zinciri ya da gıda markalarını kurup rekabete girişmeleri gibi gelişmelere de yol açtı.
Bugün tarihsel olarak özgürlük ve başkaldırıyı çağrıştıran “rock” kelimesinin yanına kendi adını ve logosunu yapıştıran şirketlerin bu kavramları tahakkümü altına aldığı bir devirde yaşıyoruz. Memleketin en büyük bağımsız rock müzik festivalinin sponsoru, sendika başkanlarını öldürmek için paramiliter örgütler kiralamaktan dünyanın dört bir yanında çevre felaketlerine yol açmaya, türlü sabıkalara sahip bir meşrubat şirketi. Caz festivallerinde duvarları ve broşürleri tarihi sular altında bırakacak kredileri vermekte beis görmeyen bankalar süslüyor. Büyüdükçe sömürüyü de üst seviyelere taşıyan ve çalışanlarının grev hakkını gaspeden bir şirket, İstanbul’un en köklü kültür ve sanat vakfının ana sponsorlarından.
Lafı One Love festivaline geri getirmek gerekirse, içki içme özgürlüğümüzü savunurken bir müzik festivalinin adına neden Efes Pilsen adının iliştirildiğini sorgulamayı unuttuk. Şüphesiz ki Anadolu Grubu’nun Gerze’de termik santral yapmak için polis ve jandarma eşliğinde yöreye sondaj makineleri soktuğundan, halkın köylerini korumasını engellemek için yol kestirdiğinden, kolluk güçlerini direnen halka gaz bombası ve coplarla saldırttığından, özetle bir eşkıya gibi davrandığından haberdardık. Ancak bir tür öğrenilmiş çaresizlik bu bağlantıları bilinçaltımıza itmemize ve belki de şirketlerin müzik festivallerdeki varlığını iyi müzik dinlemenin bedeli olarak içselleştirmemize yol açtı. Uzun zamandır konserlerimizi sermayeye ve iktidara rehin vermiş durumdayız. Konser alanına bir su şişesi bile sokamamak, içeride sanata “destek veren” kurumların ürünlerine fahiş fiyatlar ödemek çoktan normalleşti. Öyle ki, bu ödemeyi yapmanın tek yolu olarak küresel sermaye dolaşımında köşebaşlarından birini tutan bir kredi kartı şirketinin sunulduğuna bile tanık olduk. Eleştiri ancak sponsorların ve muktedirlerin izin verdiği derecede sahneye sızabiliyor. Kapitalizmin kendine tehlike olarak gördüğü tüm güçlere bukalemun misali dönüşmekteki ve zamanla muhalif sembolleri bile pazarlamaktaki becerisi ortada. Efes Pilsen’in ve benzer şirketlerin kültürel aktivitelere verdiği destek de aynı refleksten kaynaklanıyor, “dostunu yakın, düşmanını daha yakın tut” anlayışı hüküm sürüyor. Bir taraftan kömür santralleri adına insanlar devlet şiddetine maruz kalırken, diğer taraftan aynı holdingin bir markasının etrafında birleşip “özgürlüklerine sahip çıkmak” mümkün olabiliyor. Bu tezatlar ilk bakışta kulağa şaşırtıcı gelse de, kapitalizm tam da bu çatlaklardan içeri sızıyor.
One Love’da yaşananlar, sanatı iktidara biat etmekten çekinmeyen sermaye odaklarına emanet etmenin sakıncasını umarız ortaya çıkarmıştır. Zira ortada bir sorun yokmuşçasına hiçbir mücadele vermeden festival logosundan ismini çeken bir şirketten sanata hiçbir hayır gelmez. Son zamanlarda bilimde sansür ve sendika düşmanlığı gibi başlıklarla anılan, kendi sınırları içerisinde içkili mekânlar varken hiçbir mantık izleği takip etmeyen bir basın açıklamasıyla mahalle baskısına boyun eğen bir üniversiteden de sanata hayır gelmez. Sanat, doğası itibariyle muhalif olma misyonuna sahiptir ve eğilip bükülmeyi bir yaşam biçimi hale getirmiş kurumlarla flört ederek kendi içini boşaltır, koflaşır.
Konser katılımcıları olarak karşı karşıya olduğumuz bir ikilem var. Ya olan biteni gözardı ederek sevdiğimiz sanatçıları izlemek için ses çıkarmadan logolar denizinde yüzmeye devam edeceğiz… Ya da örgütlü bir tepki ortaya koyacağız, sponsorların sanat üzerindeki tahakkümünü dizginleyeceğiz. Bunun sonucu olarak çok daha pahalı bilet fiyatlarıyla karşı karşıya kalacak ya da birçok müzisyeni canlı izleme şansımızı yitireceğiz. İnsanları bu noktada yaptıkları tercih için eleştirmek kimsenin harcı değil, zaten sponsorların gölgesindeki kültürel aktiviteleri protesto etmenin tek yöntemi de bu aktivitelerden uzak durmak değil. Ancak en azından doğru soruları sorarak işe başlayabiliriz.
(Express)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder