"ÖYLESİNE BUZLAŞTIK Kİ UTANÇ DUYMUYORUZ." - AYFER TUNÇ İLE SÖYLEŞİ
RESİMDEKİ GÖZYAŞLARI - ANTONY HEGARTY İLE SÖYLEŞİ

Antony Hegarty: “Free At Last” eski bir zenci spiritual’ı. Amerikan içsavaşına dair şarkıların olduğu bir kitapta dikkatimi çekti. Bir şiir kadar güçlüydü. Bunun üzerine, arkadaşım Julia Yasuda’yla birlikte albüme kaydettik… Bence bir uyanıştan bahsediyor, insanda ölüm duygusu uyandıran bir manevî uyanıştan. Öze dönüşten, inananlar için ruhun Tanrı’ya kavuşmasından, Bedenden özgürleşmekten…
Babamla yaptığımız uzun yürüyüşleri, yorulduğumda beni sırtına alıp taşıyışını, halamın çiftliğine gidip ata binmemizi… Chichester’da bir Katolik okulunda okuyordum, teneffüslerde oğlanlarla değil, kızlarla oynamayı tercih etti ğim için itilip kak ılırdım. O okulla ilgili tek iyi hatıram, koroda geçirdiğim saatler. Amerika’da, okul koroları genellikle silme kızdır, oğlanlar şarkı söylemeyi akıllarından geçirmez. Britanya’da ise oğlanlar koroda olmaya kızlar kadar isteklidir, hiç kulağı olmayanlar bile. Çünkü herkes televizyonda Top of the Pops’ ı seyreder ve pop star olma hayali kurar. Mercury ödülünü aldığımda Chichester belediye başkanı bir e-mail gönderdi bana, benimle gurur duyduğunu söylüyordu. Kendisinden bir daha ses çıkmadı, herhalde hakkımda biraz araştırma yaptığında işine yarayacak bir kişilik olmadığımı gördü. (gülüyor) Ben on yaşımdayken ailem önce Amsterdam’a, ardından da Kaliforniya’ya yerleşti. Babam mühendisti, annem fotoğraf ve resimle uğraşırdı. Kaliforniya’da, Britanya’yla ilişkim posta kanalıyla sürdü, Smash Hits ve Number One dergilerine aboneydim, onları posta kutusunda bulmayı iple çekerdim.
16 yaşındayken Fransa’ya, bir yaz okuluna gitmiştim. Okulun duvarlarına bir tiyatro grubunun sahneleyeceği oyunun afışleri asılıyordu. Afişteki resim —o resim “Another World” EP’sinin kapağında şimdi— Kazuo Ohno’nun kadın giysileriyle verdiği bir pozdu. Onun kim olduğunu bilmiyordum, ama resmi çarpmıştı beni. “Şu afişlerden bir tane alabilir miyim?” dedim ve başucuma astım. Ergenlik yıllarım boyunca, nereye gitsem o afiş hep başucumdaydı. Yıllar sonra, Peter Sempel’in filminde yaşlı bir Japonun elinde taşlarla yaptığı dansı seyrederken —elindeki taşları ufalıyor, gözünden damla yaş gelmeden ağlıyordu— ağlamaya başladım. Niçin ağladığımı bilmiyordum, ama sarsıla sarsıla ağlıyordum. Eve gittiğimde, başucumdaki afişe baktığımda, “o adamın bu adam olduğunu” dehşetle idrak ettim. Hakkında araştırma yapmaya başladım, okulu bitirdiğimde onunla çalışmış olan bir hocadan, Maureen Fleming’den ders almaya başladım. Birkaç ay butoh dansını inceledim, ama farkettim ki, benim ilgimi çeken butohdan ziyade Kazuo Ohno’ydu. Kabaca özetleyecek olursam, iki dans ekolü var: Min Tanaka ve Kazuo. Min Tanaka ekolü gayet kitsch bir anlayış. Kazuo ekolü ise onun tam zıddı. Danslarını “karanlığın içine dans” diye adlandırıyorlar. Kazuo’nun bana çok çekici gelmesinin sebebi, hep bir ışık, bir aydınlık arayışında olması. Onun bazı fikirlerini müziğe tercüme etmek bana çok cazip geliyor.
Memleket duygusu nasıl bir şeydir, neydi, neye dönüştü, nerede başlayıp nerede biter? Ayfer Tunç, Memleket Hikayeleri'nde bu topraklara, geçmişe, şimdiye dair yüzlerce fotoğraf çekiyor; geniş açılı fotoğraflar, her şey net. Üstelik nostalji değil fazlasıyla gerçek...
Ayfer TUNÇ (Sabit Fikir)
Öte yandan, çalışma söz konusu olduğunda en mühim mesele –en azından benim için– dilini bilmediğin bir ülkede yaşamaktır, çünkü o zaman insanların sadece hoş şeyler söyledikleri ve sadece önemli felsefî konular üzerine konuştukları hissine kapılırsın. Eğer dillerini anlayacak olursan, saçma sapan konularda konuştuklarını görürsün. İşte İspanya’da bütün bu saçmalıklar felsefî bir hale geliyor benim için.
O zamanlarki en iyi arkadaşıma olanları gayet iyi hatırlıyorum. Altı ya da yedi yaşındaydı, beraber oynardık hep, kapı komşumuzdu, adı da Fakler Gusti’ydi. Birkaç gün içinde ölüverdi Gusti, apandisit yüzünden…. O zaman şöyle düşündüm: “Tanrım, zavallı Fakler Gusti, apandisiti olduğu için öldü işte, oysa bu bana olamaz.” Çünkü muhtemelen apandisitimin olmadığını düşünüyordum. Sanırım, genel olarak bende insanı öldürebilecek hiçbir şeyin olmadığını düşünüyordum. O halde neden, neyin sonucunda ölebilirdim ki? Bu nedenle kendimi gayet şanslı hissettim. Sanırım, benim de insanı öldürebilecek türden organlara sahip olduğumu fark ettiğimde 10 yaşıma gelmiştim bile. Demek ki şöyle bir düşüncem varmış: Baba yok, organ yok ve yakınımda genel anlamda öldürücü herhangi bir şey yok. Sanırım yıllar boyunca benim ana varsayımlarımdan biri bu oldu. Aşağı yukarı 20 yaşıma kadar. Yo hayır, 20’ye kadar değil, çünkü o zaman çoktan ölümcül derecede hasta olmuştum. O halde ne zamana kadar? 15 ya da 16 yaşıma kadar herhalde. Tamam, o halde o yaşlarda şöyle düşündüm: “Hayır, hayır sevgili dostum, sen de her bedenin gittiği yoldan gideceksin. Ve ölüm canı istediğinde elini uzatıp seni alabilir.” Gerçekten bunu ilk fark edişim o zamandır. Sanırım 14-15 yaşıma kadar buna dair bir ipucu bulamadım. Solunumun ne olduğunu da, ciğerlerin nerede olduğunu da bilmiyordum. Kendimi fiziksel olarak algılamamıştım. Her sağlıklı çocuk gibi, sanıyorum.

Ben dünya tiyatrosunda hiçbir zaman sahneye çıkmıyorum. Dolayısıyla benim rolüm yukarılarda, ışıkların asıldığı ızgaraların orada. Tek başına sahne fonundaki perdelerden birini çekemezsin, ama milyonlarca ya da milyarlarca insanla birlikte çekersin, öyle değil mi? Ve şöyle ya da böyle arka plan değişir. Ama öndeki o birkaç karakter kendi dünyevî oyunlarını sürdürürler. İlâhîliği papa temsil eder, değil mi? O beyaz cübbesiyle… Anlaşılmaz olan şeylerin çoğu Doğu’dan gelir. Kızıl, Karanlık, Korkutucu… Şu anda Brejnev var, ama şimdiden yaşlılığın sillesini yemiş durumda. Sonra birtakım palyaçolar çıkar. Sonra kahramanın sadık dostları, genç yoldaşlar, şişman kuzenler girer. Bir tür Ortaçağ tiyatro oyunu gibi… Sahne son derece pürüzsüz ve yuvarlaktır, yerküre gibi.
RESİMDEKİ GÖZYAŞLARI
’90′ların başından itibaren New York underground’unun yükünü sırtlayan müzisyenlerden biriydi. 2005′te grubu The Johnsons’la çıkardığı ikinci albümü “I Am A Bird Now”la ünü dünyayı sardı, Lou Reed’den Rufus Wainwright’a, Björk’ten Marianne Faithfull’a, pek çok isimle ortak işler yaptı. Antony, bu gece ikinci kez İstanbul’da arz-ı endam edecek, buğulu sesini Açıkhava’da Filarmonia İstanbul’un yaylılarına yatıracak. Roll sayılarında Antony’yle gezintiye çıkıyoruz…
- Nasıl bir çevrede büyüdün?
Antony Hegarty: İngiltere’de, Batı Sussex’te, ufak bir kasabada doğdum. O dönemim tamamen siyah-beyaz. 1977′de babamın işi dolayısıyla Amsterdam’a taşınınca etraf renklendi. Bir sanatçı olacağımı ilk Amsterdam’da fark ettim. Daha sonra yine babamın işi dolayısıyla Kaliforniya’ya taşındık. O döneme kadar arkadaşlarım genellikle kızlardı. Kaliforniya’da, hayatımda ilk ve son kez bir erkek çocuğu gibi davranmaya çalıştım. Çok tutucu ve kültürel açıdan düşmanca bir çevredeydik. Bir yıl boyunca diğerleri gibi olmak için elimden geleni yaptım, sporla uğraştım, ama hep sondan birinci geliyordum. Bütün çocuklar İngiliz aksanım nedeniyle benimle dalga geçiyordu, üstelik kıza benziyordum. Tam bir hedef tahtasıydım, bütün gün herkesle dalaşmak zorundaydım. Bir erkek olmayı gerçekten denedim… Bir an geldi, makyaj yapmaya başladım. Başlangıçta, sivilcelerimi örtmek içindi. Ama daha sonra göz kalemi kullanmaya başladım: Marc Almond’a benzemek için. Onun hayranıydım.
- Nasıl keşfettin Almond’u?
Annem eve televizyon sokmuyordu. Seyretmemizi istemiyordu. Bu yüzden tüm eğlencemiz müzikti. 13 yaşındayken aldığım Marc and the Mambas’ın “Torment and Toreros” plağı önemlidir benim için. Herhalde Amerika’da bir tek bende vardı bu plak. İngiliz pop dergilerinde Marc Almond röportajlarını takip ediyordum. Doğru notayı söyleyip söylemediğine aldırmadığını, aslolanın şarkının ve sesin içindeki ifade biçimi olduğunu söylüyordu. Bu bakış açısının beni çok etkilediğini hatırlıyorum.
- Başka neler dinliyordun o yıllarda?
Okul çantamın üstüne Depeche Mode’un adını yazmıştım, arkadaşlarımın buna gıcık olduğunu hatırlıyorum. Çünkü hepsi de J. Geils Band, Rolling Stones ve düşünemeyeceğiniz daha bir dolu saçmalık üstüne uzmandı. Ben Orchestral Manoeuvres In The Dark, Soft Cell, Laurie Anderson dinliyordum. Annem çıldırıyordu tabii. Sonra Boy George’u keşfettim. Culture Club’ın ilk albümünü dinlediğimde 12 yaşındaydım. Bütün vaktimi plağın kapağına bakarak geçiriyordum, hayatımda ilk defa birini kendime yakın hissediyordum. O dönemde rock camiasında bir sürü herif kadın gibi giyiniyordu, ama çoğunlukla erkekliklerinin altını çizmenin başka bir yoluydu bu. Oysa Boy George farklıydı, çok daha derindi. Tam bir ibneydi, bir kız kadar güzeldi.
- O dönemde müzisyen olmayı kafaya koydun herhalde…
Böyle böyle Casio orgumda kendi şarkılarımı yazmaya başladım. Dünyayı nasıl algıladığımla ilgili doğrudan şeyler. Kaliforniya’daki o küçük kasabada bile ilişki kuracak dostlar ve melekler bulabiliyordum: Beni hayatın çeşitli merhalelerinden geçirecek kişiler… New York’a geliş nedenim ise bir şeylerin parçası olmaktı. New York’un harika tarafı bu zaten: Kendi cemaatini kurabiliyorsun. Soft Cell röportajlarında, Marc Almond’un ’80 başlarındaki New York tasvirlerini okuduğumdan beri buraya gelmek için yanıp tutuşuyordum. Üniversitede performans sanatıyla uğraşıyordum ve hocalar bana bakıp “senin New York’a gitmen lâzım, senin gibiler oraya gidiyor” diyorlardı. Sanki New York cüzamlılar adasıymış gibi…
- Peki New York’ta aradığını buldun mu?
O zamanlar New York çok hüzünlü bir yerdi. AIDS kol geziyordu ve 30′larında, 40′larında birçok insan arka arkaya ölüyordu. 19 yaşındaydım ve bana yol gösterebilecek Jack Smith, Charles Ludlum gibi birçok insanla tanışamadım. Sanat ve gay cemaati arasında, sanki minyatür bir Dünya Ticaret Merkezi durumu vardı. “Dünya Ticaret Merkezi yıkıldığında kaç blok yakınındaydın?” diye soruyorlar ya. Burada da mesele buydu. Eğer iki mil yakınındaysan, sessiz ve devasa bir çöküşü izliyordun. Eğer bir blok yakınındaysan, kafana cesetler yağıyordu. Kaotik bir dönemdi ve bu dönemin travması hâlâ bir şekilde devam ediyor.
- Yıllarca New York’un underground çevrelerinde şarkı söyledin ve Blacklips adında bir underground kabare grubunun üyesiydin…
Evet, biz bir aileydik: Kabuki Starshine, Love Forever, Julia Yasuda… Kara mizah ve histeri vardı yaptığımız işlerde. David Lynch’in “Blue Velvet”ta yaptığı gibi, Reagan çürümüşlüğünü duvara çivilemek istiyorduk. Sürreel güzelliği dehşetle, fantaziyle karıştırmaya çalışıyorduk. Ben Blacklips’e hiçbir zaman kabare demedim, çünkü kabare benim kafamda stilistik bir poz kesme durumundan başka bir şey değildir. Biz bir grup uyuşturucu müptelâsı, travesti ve seks işçisiydik. Sabahın 3′ünde sahnede kurtlarımızı döküyorduk…
- 2005′in yeni ümitleri arasında adın sayılıyor. Birden spotların sana dönmesi nasıl bir his?
Çok garip. Yıllarca belli bir toplumsal ilişki biçimine, marjinalliğe alışıyorsun, sonra birden hiç ummadığın bir kitle önünde şarkılarını söylerken buluyorsun kendini. Bunun ne anlama geldiğini yeni yeni kavramaya başlıyorum.
- Yeni albümünün kapağında Andy Warhol çevresinin ünlü simalarından Candy’nin ölüm döşeğindeki bir fotoğrafı var. Hatta senin spotlar altına çıkmana neden olan şarkı da, Lou Reed’le çıktığın turnede tek başına söylediğin Velvet Underground baladı “Candy Says”di…
Evet, bazen bu şarkıyı söylerken Candy’nin gökten indiğini hissediyorum. Warhol’un dünyasını tanıdığımda 19 yaşındaydım: Holly Woodlawn, Jackie Curtis… Ama Candy, onların James Dean’i gibi… Bence, ilahî güzelliği ve erken ölümü yüzünden…
- “I Am A Bird Now”daki şarkıları tanımlaman gerekse, neler söylersin?
Benim için müzik bir büyüteç. Güneş ışığını belli bir nokta üzerinde yakıcı bir şekilde yoğunlaştırıyorsun… Küçükken Katolik bir okula gittim ve koroda şarkı söyledim. Koroda şarkı söylemenin ve kilisenin etkisini hâlâ hissediyorum üstümde. Performansımı etkiliyor. Özellikle “gösteri devam etmeli” anlayışı kiliseden gelen bir şey… Müzik, kendimle bir bağ kurmamın en iyi yolu. İçime işleyen bir ışık gibi sanki. Beni hapse tıkmaya kalksalar, herhalde hiç susmadan, her an şarkı söylerdim. Şarkılarımın, kendi hayatımın konsantre halleri olduğunu düşünüyorum. Ruhsal ve duygusal değişimi işliyorum. Ve ölümlülüğü. Hayatın bütünü de bir değişim değil mi zaten? Bu şarkılardaki değişim her zaman istediğini elde etmeyle ilgili değil, daha çok değişimi tutkuyla istemekle ilgili…
- Cinselliğe bakış açını da yerleştiriyorsun şarkılara…
Elbette cinsiyet meselesi var işin içinde, ama bundan ibaret değil. Cinsel belirsizlik sahneye özgü olarak üstüme geçirdiğim bir rol değil, gerçek kimliğim. Hem toplumda hem de dostlarımla birlikteyken de bazı şeyleri gözlemliyorum. Devendra Banhart ya da CocoRosie’den Bianca gibi insanlar erkeklik, kadınlık gibi kavramları çoktan aşmış. Bu konularda çok özgürler, onların yaşındayken benim olmadığım kadar. Mesela Devendra’nın bir konserini hatırlıyorum, ilk yarıda kendi gibi sahneye çıktı, sonra bir kadın kılığında şarkı söylemeye başladı. Antraktta sakalını traş etti, Bianca ona makyaj yaptı. Gay filan değiller, ama kendilerini bir takım klişelere hapsetmiş gay’lerden çok daha serbestler. Bugünlerde birçok hetero çocuk gayet kadınsı geliyor bana. Çok ilginç bir ters-yüz olma hali var.
- Albümünü hazırlarken Devendra Banhart’tan ve CocoRosie ikilisinden destek gördün, öyle değil mi?
Evet. Örneğin CocoRosie ve Devendra Banhart stüdyoda sesimi bulabilmem için yol gösterdiler bana. Teknolojinin nimetlerinin bir çekiciliği var, istersen tek tek her notayı düzeltebiliyorsun. Ama bu dostlarım gelip sürekli “biz gerçek olanı, hatalı notaları, soluk sesleri, cızırtıları duymak istiyoruz” diyorlardı. Albümün insanilîğinde onların katkısı vardır. Cat Power’in “The Covers Record” albümü de benim için esin kaynağı oldu. Tıpkı o albüm gibi, insanların kulaklarını dayayıp dinleyebileceği, başbaşa kalabileceği bir albüm çıkarmak istedim ortaya. O albümü mümkün olduğunca andırsın istedim. Aslına bakarsan, bu albüm daha çok imece usûlü yapılmış sayılabilir. Toplu bir ses var içinde. Beni tiyatroya çeken şey de bu zaten. İnsanları büyük bir çiçek gibi etrafımda toplamayı seviyorum. Bir su balesindeymiş gibi tam ortada olmayı ve aşk şarkısı söylemeyi…
Roll, sayı 97, Mayıs 2005 Çeviren: Ogan Güner – Derya Bengi
Söyleşiyi Lord Byron otelinde yaptığımıza göre, biraz şiirden bahsedelim. “I Am A Bird Now”da bazı şiirleri müziğe döktün. Marc Almond’un “Fistful Of Love”ının yanısıra bir de “Free At Last” adlı anonim şiir var, o şiirin kaynağı ne?
2003’te, Edgar Allan Poe şiirleri üzerine kurulu “The Raven” turnesinde, Lou Reed’e vokalistlik yaptın. Lou Reed’le nasıl tanıştın, o ortak çalışma nasıl gelişti?
Aynı zamanda arkadaşım da olan Hal Willner aracılığıyla Lou’yla tanıştım. Beni bu projeye o dahil etti, çünkü sesimin tınısının albüme bir zenginlik katacağını düşünüyordu. “I Fell In Love With A Dead Boy”u (2001 tarihli EP) Lou’ya dinletti. Sesimi beğenmiş, sonra dost olduk ve dünya turnesinde vokalist olarak ona eşlik ettim. O günden sonra, başka ortak projelerimiz de oldu. Lou olağanüstü bir dost.
Lou Reed’le bu kadar yakın olmak rüya gibi bir şey olsa gerek.
Evet, böylesine yetenekli, dahi bir şair ve müzisyeni tanımak olağanüstü bir şey. Size çok şey öğretiyor, çok şey aktarıyor, çok yerinde tavsiyelerde bulunuyor, çok iyi titreşimler veriyor.
“The Raven”da, “Perfect Day”i onunla birlikte yorumluyorsun. Onun en lirik şarkılarından biri. Senin albümünde lirizm çok ağır basıyor. Duygusal açıdan ve müzikal açıdan her şey çok dışavurumcu, çok ateşli. Hakikaten bunu mu amaçlamıştın?
Her şeyden önce kişiselliğin, mahremiyetin hissedildiği bir albüm yaratmak istiyordum. Çıplaklığı hedefliyordum. İnsanların kendilerini bulabilecekleri, derin düşüncelere dalacakları bir şey yaratmak istedim. Mesela, ilk albümüm daha teatraldi. Bu sefer o teatralliği kesinlikle silmeyi ve insanların üstlenecekleri, benimseyecekleri bir şey yaratmayı amaçladım.
İlk albümünden biraz daha söz eder misin? “I Am A Bird Now”dan başkaca farkları nelerdi?
Aslında, şarkılar temelde o kadar farklı değildi, ama sound farklıydı. O albümü kaydettiğim dönemde (1997) kayıt açısından ne istediğime dair çok güçlü ve kesin bir fikir sahibi değildim.
Lou Reed’le turneye çıkmış olmak kendi stilini oluşturmana katkıda bulundu mu?
O aşamada artık nasıl bir stil istediğime dair daha belirgin bir fikrim vardı. Lou’yla turneye çıkmak heyecan verici bir macera ve çok zenginleştirici bir deneyimdi. Özellikle de başka müzisyenlerle çalmak açısından. Lou’nun müzisyenleriyle çok iyi bir ilişkisi var. Onunla birlikte şarkı söylemekten ve onun gitar çalışını dinlemekten hakikaten çok zevk aldım. O gitar çalarken, sanki uçan halıya binmişsin hissine kapılıyorsun.
Sık sık Boy George’dan bir abi gibi, daha ziyade bir abla gibi söz ediyorsun. Onunla nasıl tanıştınız?
2003’te tanıştık. Londra’da “Taboo” adlı müzikal komedide Leigh Bowery (1994’te 33 yaşında AIDS’ten ölen performans sanatçısı ve stilist) rolünde oynuyordu. Prodüksiyon bir yedek oyuncu arıyordu. Sıkı bir Leigh fanı olduğum için ve boyum posum da onunla aynı olduğundan, beni seçtiler. Böylece Boy George’la tanıştık ve çok yakınlaştık. Sonra, bu şarkıyı yazdım (“You Are My Sister”) ve “benimle söyler misin?” diye sordum. Harika oldu. Hakikaten büyüleyici bir şarkıcı. Senin, benim gibi insanların gerçekten hayatını değiştirdi George. Tabii onun açısından da taşıması ağır bir yüktü. 10 yaşındayken, onu televizyonda görürdüm ve bana cesaret verirdi. Ama henüz sadece 19 yaşında olduğunu düşünemezdim. Çocuktu daha! Kendinden o kadar çok verdi ki! Onun açısından da, benim açımdan da, makyaj yapmak kim olduğumuzu net bir şekilde göstermenin aracı; kılık değiştirmek değil.
Bu açıdan bakınca, eşcinselliğin belli bir çerçevede –beyaz, uyumlu, başarılı, zengin ve tüketici– dondurularak kabul gördüğü bir dönemde müziğinin tutulması ilginç. Sense bir alternatif oluşturuyorsun. Bu fikre katılıyor musun?
Cinsel açıdan bana kimlerin çekici geldiğini söyleyebilirim. Ama kalkıp da bir gey kimliği çizmek?.. Ben kendimi daha ziyade cinsiyetötesi olarak tanımlayabilirim. Muğlaklığı seviyorum. Sadece cinselliğimize göre tanımlanmayı çok sınırlayıcı buluyorum. Bazen şöyle bir hayal kuruyorum; bir aile en ufak çocuğunun dokuz yaşındayken ibne olduğunu fark ediyor ve çok seviniyor, çünkü aileye, hayata dair başka bir bakış açısı, başka bir duyarlılık kazandıracak diye. Bu fikri toplumun tamamına yaymak isterdim.
Cinsiyetötesi olmak, senin için bir arayış, bir ideal mi?
Bu çok kişisel şeylerin bir bütünü… Cinsiyetötesi teması albümdeki temalardan sadece biri. Başkaları da var, tıpkı elbise gibi, onları üzerime giyiyorum. Bu temaların bazılar elbette kişisel; diğerleri içinde bulunduğum camiaya tanıklık ediyorlar; kimileri de her sanatçıda olduğu gibi benim fantazilerimden, yaratıcılığımdan doğuyor. Bütün albümü tek bir tema etrafında ele almak ve tamamen otobiyografik olduğunu söylemek yanlış olur.
Sen kendini cinsiyetötesi olarak mı tanımlıyorsun?
Kendimi erkek olarak tanımlamıyorum. Kadın da değilim. Bir tür “work in progress” diyebiliriz. Ne olduğuma dair net bir fikrim yok. Tek söyleyebileceğim, kendi kendimi, farklılığımı kabul etme konusunda hep daha ileri gitmeye çalışıyorum.
Siren İdemen (Roll)
- Bugün sokağa çıktın mı?
-Neler dikkatini çekti? Günce yazsaydın nelerden söz ederdin?
Rüzgâr vardı. Yağmurluydu. Yanımdaki arkadaşım su birikintisine basınca ayakkabıları ıslandı. Ağaçlar… Her zaman ağaçlara bakarım. Betonarme yığınları içinden başlarını uzatan New York ağaçları… O yalnız ağaçlar hep dikkatimi çeker.
- Central Park’a gider misin?
Gitmem, şehrin yukarı tarafına hiç çıkmam. 14. Sokağın ötesine geçmem, şehrin üst tarafları hiçbir zaman benim kültürümün bir parçası olmamıştır. Eğer bir müzeye filan gidecek değilsem, şehrin o bölgesine geçmek aklıma gelmez.
- Şehirdeki en gözde mekânların nereleri?
Wooster Sokağı’ndaki Earth Room’u severim. 1970′lerden beri orada olan enstalasyon çok güzeldir, gidip onu seyrederim. Nehirleri severim, özellikle Hudson’ ı. Suya bakmak hoşuma gider.
- Geçenlerde Harlem’de, Apollo’da konser verdin. Beyaz bir indie pop konseri için yadırgatıcıbir tercih değil mi?
Bir beyaz olarak Apollo’da sahneye çıkmak, beyaz dinleyicilerin Harlem’e gelmesine vasıta olmak çok iyi bir duygu veriyor. Elimdeki müzikal malzeme ve araçlar, siyah Amerika’nın eseri. Yaptığım müzik onların müziği, birkaç kuşak beyaz müzisyenin filtresinden geçerek gelen müzik. Başka esin kaynaklarım da var elbette, ama aslan payı siyah Amerika’nın. Apollo’daki konserden sonra güvenlik görevlileri gelip “seni her zaman bekleriz” dediklerinde gözyaşlarımıtutamadım. Çünkü onların gerçek duygularını dile getirdiklerinden adım gibi eminim. O insanların bana yalan söylemek için hiçbir sebepleri yok. O yüzden övgüleri kendimi çok iyi hissettirdi.
- New York underground’unun son yüzyılın’ anlatan “Mondo New York” (1988) adlı belgeseline sık sık atıfta bulunuyorsun. Sen de New York’un underground’undan geldin, deneysel tiyatrolardan, kabarelerden… “Mondo New York”taki underground’la 1990′lardan beri içinde yer aldığın bugünün underground’unu karşılaştırdığında neler düşünüyorsun?
“Mondo New York” bir klasiktir. Orada, daha 19. yüzyılın sonlarında, şehrin çok hızlı değişmesinden şikâyet eden insanlar var. Adamın biri 1890′da doğduğu mahalleyi otuz yıl sonra tanıyamaz hale geldiğini söylüyor. New York kendisini her on yılda bir yeniden yaratıyor, tepeden tırnağa… Roma gibi üst üste koyarak yapmıyor bunu, sıfırlayıp yapıyor. İnsanlar kendilerinden on yıl, yirmi yıl önce orada yaşayanların hayaletleriyle birlikte nefes alıp verdiklerini bilmiyor. Gelgelelim, kültürel dürtüler tuhaf bir şekilde eski sakinlerden yenilerine aktarılıyor, irtibatlar kuruluyor. Ve geriye dönüp baktığınızda, “vay be, bu yaptığımı birisi on yıl önce yapmış, onun ruhu bana intikal etmiş” diyorsunuz. Sizden önce yapılmış şeylerde küçük bir değişim yaratıyorsunuz ve o küçük değişim kendi zamanınızın izini taşıyor. Tıpkı balinaların bir kuşaktan ötekine şarkılarını taşımalarıgibi.
- Yeni albümdeki “Epilepsy Is Dancing”de Kate Bush’un izi hissediliyor…
Bir Kate Bush hayranı olduğumu hiçbir zaman gizlemedim. O kadın bir deha. “The Kick Inside”ı yirmi yıldır dinliyorum ve her dinleyişimde yeni şeyler buluyorum. Kate Bush bana telefon etti, ya! Bir yerde hakkında söylediğim şeyleri okumuş, arayıp teşekür etti. “The Crying Light” onunla aynı frekansta bir albüm. Kate Bush’un ilk dönem albümleri —”The Kick Inside” (1978), “Lionheart” (1978)— eliyle yeşerttiği bir bahçeydi, içinde dans ettiği sihirli bir gizli bahçe. “The Kick Inside”ı ilk dinlediğimde ayağım yerden kesilmişti. “The Crying Light”, “The Kick Inside”a ve “Lionheart”a ithaftır.
- “The Crying Light”taki “Aeon” Otis Redding’i çağrıştırıyor.
Doğru, gitar riff’i Otis Redding esintili. “Aeon” babama yazdığım bir şarkı, sözler onunla bir diyalog. Babamla hâlâ görüşürüz, iyi dostuz.
- Çatışmalarınız, anlaşmazlıklarınız olmadı mı? Ettiğiniz en büyük kavgayı, ona en çok öfkelendiğin ânı hatırlıyor musun?
Soft Cell, Amerika turnesindeyken burnumuzun dibine, San Francisco’ya gelmişti. Babama yalvarmıştım konsere gidebilmek için. “Büyüdüğünde gidersin” demişti. Ağladım, zırladım, duvarları yumrukladım, ama izin alamadım. ” İçimde tuhaf bir his var, bu konsere mutlaka gitmeliyim” diye söylenip duruyordum. İki hafta sonra Smash Hits dergisinde o turnenin Soft Cell’in veda turnesi olduğunu öğrenince yıkıldım. Babanız Soft Cell’in veda konserlerinden birine gitmenizi engelliyorsa, bu kolay kolay unutamayacağımız ve affedemeyeceğiniz bir şeydir. (gülüyor)
- İngiltere’nin küçük bir kasabasında, Chichester’da doğdun, ilkokulu, ortaokulu orada okudun. O günlerden neler hatırlıyorsun?
- “The Crying Light”ın “The Kick Inside”a ve “Lionheart”a ithaf olduğunu söyledin. 0 albümleri bu kadar sevmenin bir nedeni de İngiltere’de geçen çocukluğunu hatırlatması mı?
Çocukluğumdaki İngiltere’yi hatırlattığı için değil, daha içsel bir şey, iç dünyamla ilgili bir şey —sonuçta o da bir İngiliz dünyası tabii. Çocukken Kate Bush’u dinlediğimde sözleri anlamıyordum, sadece bir sesti benim için. Şimdi, otuzlu yaşların sonunda o şarkıları dinlemek, sözlerin mânâsını takip etmek harikulâde bir duygu. Youtube’a girip Kate Bush kliplerini seyretmek olağanüstü zevkli. 12 saatlik bir mesai, ama değiyor. Mesela sabahları yayınlanan bir kadın programında “Kashka From Baghdad”ı söy- leyişini seyretmek… O şarkı, Kate Bush’un eşcinsel dans hocası hakkında. Kate Bush tepeden tırnağa sihir. Onun gibi çok az solist var. Liz Frazer da (Cocteau Twins) öyle biri, o da Kate Bush gibi melodinin içinde dans ediyor.
- Düetlerden oluşan bir albüm yapsaydın, kimlerle beraber şarkı söyle- mek isterdin? Hayattakilerden ve göçmüşlerden?
Tatiana’yla düet yapmak isterdim, San Francisco kaplanıyla. Geçen noelde iki çocuğu yedi ve onu öldürdüler. Benazir Butto’yla düet yapmak isterdim. Ve bir de Manhattan adasıyla, daha doğrusu orada yaşayan kızılderililerle. Manhattan’ı beyazlara sattıkları günden bir gün öncesinde onlarla düet yapmak isterdim. Ama gerçek bir düetten ziyade, “hadi sizi dinleyelim” tarzında bir şey olurdu. Onlardan öğüt almak isterdim. (gülüyor)
- Tarihe meraklısın…
Hem de nasıl! Fotoğraflara bakmaya bayılıyorum. Eugene Atget’nin fotoğraflarını çok seviyorum. Bu Fransız, Paris’in 20. yüzyılın başındaki halini baştan aşağı fotoğraflamış. Varolan her şey yitip gidecek diye endişeleniyormuş, çünkü o sıralarda her şeyi yıkıp yeni baştan inşa ediyorlarmış. O da her şeyin resmini çekmiş. Şimdi en büyük fotoğrafçılardan biri addediliyor.
- Müziğin yanısıra resim de yapıyorsun, değil mi?
Biraz. Çiziktiriyorum demek daha doğru olur. Resim benim için bir idman sahası. Bir deneme ve özgür olma sahası. Deneme-yanılma yoluyla özgürleşme arayışı.
- Müzik de aynı amaca mı hizmet ediyor?
Evet, benzer bir amaç söz konusu. Uçma çabası. Özgürlük arayışı. Daha büyük bir özgürlüğün seslendirilmesi. Özgürlük uçuşu.
- Sound olarak mı, mânâ olarak mı?
Kendini ifade etme çabasının tezahürü olarak. Ömrümüz kendimizi baskılamakla geçiyor. Hayatımız boyunca kendimizi ifade etmeyi nasıl baskılayacağımızıöğreniyoruz. Sosyal olarak en mikroskobik ölçeklerde bile kendimizi ifade etmemiz engelleniyor. Gündelik hayatımızda bizden istenen şey, duygularımıza ket vurmak, onlarıişin içine karıştırmamak, kendimizi ifade etmekten kaçınmak. Şarkı söylemek ve bütün diğer sanatlar, insanoğlunun kendini ifade etmesine alan açıyor. Ama bunu çok az sayıda insanın yapmasına müsaade ediliyor. Geçmişte herkesin yapabildiği şeyler, kapitalizmde yalnızca seçilmiş kişilere bahşediliyor. Herkes onları seyrediyor ve onlar aracılığıyla kendini ifade etmeye çabalıyor. Bu da bizim toplumsal olarak ve insan türü olarak nasıl bir noktada olduğumuzu gösteriyor. Hayatımızı dilediğimiz gibi yaşama isteğimiz, duygularımızı ifade etme arzumuz lüks bir şeymiş gibi düşünülüyor. Öte yandan, bir konsere gittiğimizde kendi yavan hayatımızın dışına çıkıyoruz, daha derin nefes alabiliyoruz, duygularımızı yaşıyoruz, onları duyumsuyoruz. Sahnedeki sanatçı, duygularımızın katalizörüdür. Bu ayrıcalığa sahip olduğum için çok şanslıyım, daha iyisi ne olurdu, tahayyül bile edemiyorum. Bu lütuf için hayata şükran duyuyorum. “I’m A Bird Now”ın gördüğü kabul beni çok şaşırttı. Bu kadarını rüyamda bile göremezdim. Bu geniş kabul benim için bir ders oldu, evrenselliğe dair bir ders. Dünya turnesinde, birbirinden çok farklı yollarda hayat süren onbinlerce insanın, benim gibi son 15 yılını Manhattan’ın kenar mahallelerinde geçirmiş birinin söylediği şarkılarla kurduğu ilişkiyi görünce, hepimizin ne denli yalıtılmış olduğunu ve müziğin bu yalıtılmışlığa deva olduğunu idrak ettim.
- Oturup dinlediğin şarkılarla seni dansettiren şarkılarıkarşılaştırdığında, nasıl bir katarsis farklılığı görüyorsun?
Benim açımdan ikisi el ele gidiyor. Beni fiziksel olarak en çok hareketlendirenlerle en çok duygulandıranlar aynı şarkılar. Yine özgürlük meselesine geliyoruz. Müzikal türler bakımından dans ettiren şarkılarla duygulandıran şarkılar ayrıştırılmış durumda. Fakat, benim dans ettiğim şarkılar aynı zamanda beni ağlatan şarkılar —Cocteau Twins’inkiler mesela. En güzel şarkılar genellikle slow şarkılardır ve beni öyle etkilerler ki, bedenim kıpır kıpır olur.
- Sahnedeki perfomansın bu söylediklerini teyid ediyor, müziğin yavaş, ama bedenin hareket halinde.
Evet, deli gibi dönüp duruyorum sahnede. Beni en çok harekete geçirenler baladlar. Duygulanmak fiziksel bir süreçtir; eğer bir müzikle hareket ediyorsam, muhtemelen duygulanmışımdır. Müzik etkili olduğu zaman fiziksel sonuçlar yaratır. Ağlamak fizikseldir. Ağlamak bir tür danstır. Bedeninizdeki suyun dansıdır, harekete geçer ve gözlerinizden akar. Herhangi bir hareketi dans olarak düşünebiliriz, öyledir zaten.
- Şarkıları büyük bir tutkuyla söylüyorsun. Bunun ne kadarı teknikten ileri geliyor?
Sürekli ağlayarak şarkı söyleyince ipte yürüyen amatör bir cambaz gibi oluyorsun. Her seferinde çok korkuyorum, aklım çıkıyor. (gülüyor) Sahneye her çıkışımda, “hayır, yapamayacağım” diyorum. Bende çok fazla teknik yoktur, hiçbir zaman okula ya da ona benzer bir yere gitmedim. En sevdiğim şarkıcıları taklit ediyorum. Ediyordum. İşin aslı,şimdi bunu pek düşünmüyorum.
- Resmi de bir şarkı söyler gibi mi yapıyorsun?
Çizdiklerim şarkılarımla aynı derdi taşıyor, galiba süreç de aynı şekilde gelişiyor. Mesela bir sürü dergiyi alıyorum ve en sevdiğim fotoğrafları kesip üzerlerini çiziyorum, sevmediklerimi kenara ayırıyorum, kalanları katlıyorum ya da azıcık yıkayıp ateşin yanında kurutuyorum. Bu erozyon sürecinde kendimi kaybediyorum. Bazen sevmediğim şeylerin fotoğrafını çekiyorum ve yanlarına başka şeyler ekleyerek görüntüyü dengelemeye çalışıyorum. Uyanıkken rüya görmeye benziyor biraz.
- Büronun duvarında Peter Sempel’in Japon butoh dansçısı Kazuo Ohno hakkındaki “Dust Visiting This Planet” (1991) adlı belgeselinin posteri asılı. Son EP’nin ve son albümünün kapağında da Kazuo Ohno’nun fotoğrafı var.
- İlk albümünün (“Antony and The Johnsons”, 1998) kapağında üzerinde beyaz bir tül elbiseyle bir melek görünümündeydin. Yeni albümün “The Crying Light”ın kapağında ise Kazuo Ohno’nun fotoğrafı var. Bu iki albüm kapağı sanatsal açıdan izlediğin yolun, arayışının özeti mi?
Aslında, ilk albümün kapağı da Kazuo Ohno’yla bağlantılıydı. Onu dans ederken seyrettiğimde aldığım enerjinin bir yorumuydu. Ohno’nun yazılarından da çok şey öğrendim. Dansederken sanki çocukça bir vecd, harikulâde bir hal yaşıyor. Her bir aşama sanki hayatında ilk defaymışgibi, dünyayı sanki yeni doğmuş bir bebeğin gözleriyle yakalıyor. Onun sayesinde, hayatımın ilerideki bir döneminde dansçı olacağımı biliyorum. Şarkı söyleyerek de dansın özgürlüğüne yaklaşabilirim, ama tamamen fizikî bir ifade biçimi yaratabileceğim günün gelmesini bekliyorum. 40 yaşında bunu deneyeceğim, öyle öngörüyorum. Kazuo benim rol modelim, özellikle yaşlı bir sanatçı olmasından ötürü. Bir dansçı olarak şaheserlerini 70-95 yaşları arasında yarattı. Şu anda 103 yaşında, hareket edemiyor, konuşamıyor. Ama hareket edemez hale gelene kadar sanatını icra etti. Hatta, hareket edemez hale geldikten sonra da dans etmeyi zihninde sürdürdü. Yaşlı insanları gerçekten önemsiyorum. Müziğimi yaşlıların dinlemesini istiyorum.
- “I’m A Bird Now”daki ana tema “transseksüalite”ydi, “The Crying Light” ise doğayı ve iklim değişimini, küresel ısınmayı vurguluyor.
Cinsiyet, yaptığım her şeyin temelinde, özünde var. Trans-cinsiyetli bir insan olarak, hep o mercekten bakıyorum. Ama, “I’m A Bird Now” yirmili yaşlarımın sonlarında yazdığım şarkılardan oluşuyordu, ’90′ların ortalarındaki halet-i ruhiyemi yansıtıyordu. Öyle ki, albüm yayınlandığında, geçmişte kalan bir dönemin hatıratı gibiydi. “The Crying Light” ise şu anda bulunduğum yeri, otuzlu yaşların sonundaki ruh dünyamı anlatıyor. Albümdeki şarkılar son altı-yedi yılda yazdığım şarkılar; üzerinde düşündüğüm ve önemsediğim konuları işliyorlar: Doğayla, çevreyle, etrafımdaki dünyayla ilişkimi anlatıyorlar, kendi iç dünyamın ötesindeki dünyayla iştigal ediyorlar. 2000′li yılların başında ortaya çıkan folkçu çocukların özelliği şuydu: Epeydir yapılmayan bir şeyi yapıyorlardı, “iç bahçe” fikrini işliyorlardı. Ama, kendi bahçelerini yüksek bir duvarla çeviriyor ve o duvarın dışıyla pek ilgilenmiyorlardı. Ben de “iç bahçe”yi önemsiyorum, ama bir sonraki adımın “iç bahçe” ile dış dünya arasındaki bağı kurmak olduğunu düşünüyorum.
- “İç bahçe” ile dış dünyayı zihninde buluşturduğunda nasıl bir coğrafya tahayyül ediyorsun?
“Coğrafya” çok doğru bir kelime, zira “The Crying Light” coğrafyalardan oluşuyor. Albümü hazırlarken hep bunu düşünüyordum: Coğrafya. Dünyaya bir coğrafya olarak bakıyorum. Bugünün coğrafyası olarak, şimdinin coğrafyası olarak. Ama bir gezginin gözüyle değil, daha çok oturan birinin gözüyle. Tıpkı yatmaya gitmeden önce uyuklayarak oturduğumuzdaki gibi. Bugünün coğrafyasına uyuklayan birinin gözüyle bakıyorum.
- EP’ye adını veren “Another World” çok hüzünlü bir şarkı. O şarkı bu anlattıklarını mı dile getiriyor?
O şarkı kendi kendini yazdı. Çok minimal, empresyonist bir şarkı. Nasıl hissettiğime, dünyaya nasıl baktığıma dair bir şarkı; şimdi de “Another World”deki gibi hissediyorum, dünyaya öyle bakıyorum. Çok doğrudan ve çok sade bir şarkı. Biraz düşünce, biraz duygu ve “noise”. “Another World”, şahsî duygularım hakkında olsa da, şahsım hakkında değil. Doğaya, çevreye mukabele ediyorum. Hayatın akışına bakışımı resmediyorum. Bir envanter çıkarıyorum; duygularımın envanterinden ziyade, doğanın envanterini.
- Interview dergisi için 2007′de Björk’le yaptığın bir söyleşide ona, birçok sanatçının hayatlarını kendilerine en yakın gelen şeyleri mükemmelleştirerek geçirdiğini, ama Björk’ün bunun tam tersini yaptığını söylemişsin.
Gerçekten böyle mi demişim! (gülüyor) Fakat bu doğru, bu yüzden onunla çalışmak inanılmaz. Sanki küçük bir dağ yaratıyor, ondan sonra çekici kaptığı gibi üstüne indiriyor, bu darbeler ortaya bir şey çıkarıyor. Sonuçlar o kadar ilham verici ki! Ben bu anlamda daha tutucuyum, tanıdığım şeylere daha yakın duruyorum. O her şarkıda küçük bir devrim yapıyor, benim içinse bu bir evrim, her şey daha sakin, yavaş. Benim yaratıcı sürecim uzayan saç gibi ya da bir bitki. (gülüyor)
- Maneviyatçı bir insan mısın?
Ben bir nevi paganım. Her varlığın aynı ışıltıya sahip olduğunu düşünüyorum. Her varlık mühim, her varlık bir başka varlık kadar mühim. Sadece insanoğlunun mühim olduğuna inanmıyorum. Ben de tabiatla aynı elementlerden, aynı sudan oluşuyorum. Benim ruhum, zihnim ağaçlardan ya da diğer hayvanlardan niçin daha üstün olsun ki?
- Böcek öldürdüğün oluyor mu?
Oluyor tabii.
- Bitki yetiştiriyor musun?
Birçok bitkim var. Eğreltiotu, sarısabır… New York’ta yaşabilecek türde bitkiler yetiştiriyorum. Ama New York’ta bitki yetiştirmek zor iş.
- Bir bedenin organı, bir parçası olabilecek olsaydın, ne olurdun?
Saç olurdum herhalde.
- Tek bir elementten oluşsaydın, neyi tercih ederdin?
Güneş ışığı.
- Bir resim, bir tablo olabilseydin, hangisini olmak isterdin?
“Torino Kefeni” olmak isterdim.
- Müzik dinlemek mi daha çok hoşuna gidiyor, müzik yapmak mı?
Müzik yaparken geminin önünde gidiyorsunuz. Dinlerken ise icra edilen bir hareketi takip ediyorsunuz, kuşların uçuşu gibi. Kuşlardan biri öne çıkar, bir hava hattı oluşturur, diğerleri toplanıp o hava hattını takip eder. Müzik dinlerken de öyle, biri bir uçuş hattı oluşturur, siz de o hattı takip edersiniz, o hattın içinde harekete geçersiniz. Yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan? At mı, araba mı? Eğer solistseniz, at sizsiniz.
- “The Crying Light”ta güneş, kar, yağmur, rüzgâr başrolde. Biraz önce bir nevi pagan olduğunu söyledin, “The Crying Light” için de pagan bir albüm denebilir mi?
Evet, bir hayli pagan bir albüm bu. Bize sadece insanoğlunun ruhu olduğu, tabiatın insanlar için bir kaynaktan, bir araçtan ibaret olduğu öğretiliyor. Ömrün nihayete erdi ğinde de her şeyin havada süzüldüğü, hiçbir şeyin doğmadığı ve ölmediği o bembeyaz cennete gidiyorsun. Çocukken bütün bunlar hakkında ne düşüneceğimi bilmezdim, ama dünyayı ve ötesini bu şekilde kavramak beni tedirgin eder, yalnızlık duygusuna sürüklerdi. Ben Katolik bir eğitimden geçtim, o eğitim zihnimi ve ruhumu fena etkiledi, korku ve boşluk duygusu akıttı içime. Ama yetişkinliğe geçerken bütün bu meseleler hakkındaki görüşlerim, duygularım değişti, etrafımı çevreleyen dünyayla ruhanî bir ilişki kurmayı arzu ettim. Tabiata, içinden geldiğim kültürün ve dini öğretinin gözüyle değil, başka bir gözle bakmaya başladım. Öteki dünyada olan bir cennete inanmayı bıraktım. Cennet bu dünyada; tanrının ya da tabiatın bize sunduğu yegâne cennet, yeryüzü dediğimiz bu güzel bahçe. Bu güzel bahçenin topyekûn mahvedilmesinden dinlerin, din adamlarının hileleri ve tuzakları sorumlu. Çünkü cennetin başka bir yerde, öteki dünyada olduğuna, tabiatın sömürmemiz için bir kaynak olduğuna inandınyorlar bizi. Din adamlarının, dindarların cenneti, benim cehennem fikrime tekabül ediyor. Benim cennetim, bütün türlerin, bütün renklerin bir arada yaşadığı, hiçbir şiddet, saldırganlık ve adaletsizliğin olmadığı bir yeryüzü. Cennet bu dünya olabilir. Söylediklerim çok uçuk geliyor, öyle değil mi?
Yücel GÖKTÜRK – Siren İDEMEN (Roll)
"ÖYLESİNE BUZLAŞTIK Kİ UTANÇ DUYMUYORUZ."
''Bugünkü kuşaklar için dünya, hayat, memleket bizim anladığımızdan başka. Genç kuşaklar için buralı olmakla dünya vatandaşı olmak arasında, geçip geçmemenin onlara kaldığı ince bir çizgi var sadece.''
Memleket duygusu nasıl bir şey artık? Hızla değişiyor mu bu duygu?
Eskisi gibi olmadığı kesin, hele genç kuşaklar için. Memleket deyince iki farklı şeyi kast ediyoruz. Biri doğup büyüdüğümüz şehir, diğeri bütün ülkemiz. Benim memleketten anladığım ikincisi, diğeriyle öyle derin bir bağım olmadığını kitapta da anlattım. Benim kuşağım yurtdışına ancak iki yılda bir çıkılabilen bir dönemde yaşadı. Bizim hayat hakkında bildiğimiz her şey kendi içimizden geliyordu. Dünyaya, kontrolü otoritenin elinde olan çok sınırlı bir pencereden bakıyorduk. Kendimizi ancak kendimizle ölçüyorduk. Bu da güdük kalmamıza neden oluyor, dünyaya özellikle batıya karşı abartılmış bir özlem ve haset duymamıza yol açıyor ve bizi birkaç temel mevzu etrafında oyalıyordu. İletişim ve seyahat olanaklarının artması, internet, görsel medya vb. dünyayı çok küçük bir hale getirdi. Bugünkü kuşaklar için dünya, hayat, memleket bizim anladığımızdan başka. Genç kuşaklar için buralı olmakla dünya vatandaşı olmak arasında, geçip geçmemenin onlara kaldığı ince bir çizgi var sadece. Dolayısıyla dünyaya açılan bütün pencerelerini kapatarak kendini kandırmaya meyilli olanlardan değilseniz ve her şeye gerçekçi bir gözle bakıyorsanız, ülkenizi diğer ülkelerle çok daha derin ve dikkate değer bir bakışla kıyaslayabilirsiniz. Ama bunun hiç de acısız bir tecrübe olmadığını söylemem gerek.
Memleket Hikayeleri anlatmak aynı şeyleri tekrar etmek anlamına mı geliyor (bu ülke için) ya da yaşanan şeylerin yoğunluğu arttığı için yeni şeyler söylemek daha mı zor? Memleket konuşmayı nasıl tarif edebilirsiniz?
Aksine, bugün memleket hikayeleri anlatmak, benim için büsbütün başka bir anlama geliyor. Söylenecek çok yeni şey var. Hatta öyle çok ki ve hepsi de öyle önemli ki pek çoğuna sıra gelmediği, gelenlerin üstünde yeterince durup düşünmemize fırsat kalmadan yeni şeyler yaşandığı için derinleşemiyoruz, dişe dokunur düşünceler üretemiyoruz. Her olayın, her düşüncenin, her olgunun ancak yüzeyini sıyırabiliyoruz. Biz en sıradan gündelik hayatımızda bile gündeme kilitlenip kalmış bir ülkeyiz. Memleket konuşmak her gün yenilenen gündemi gözden geçirmekten ibaret hale geldi. Gerçi hak yemek istemem; gündemin yoğunluğuna kapılmayıp memleket hakkında soğukkanlılıkla, belli bir mesafeden çalışanlar, düşünenler de var ve iyi ki varlar.
Böyle bir gündemde (açılan davalar, verilen kararlar, tutuklamalar, Hrant Dink, Sivas, Pınar Selek davaları, siyasilerin açıklamaları, yasaklar, sansürler, kentsel dönüşüm vs...) insan memleketini sevebilir mi sizce? Ya da ne kadar ait hissedebilir kendini memleketine?
Tanpınar’ın ne yazık ki çok sık tekrarladığım bir sözü var, biliyorsunuz: “Coğrafya kaderdir” diyor. Doğduğumuz coğrafya gibi, ailemiz de kaderimizdir. Hangi ailede doğacağımızı da, hangi ülkede hangi milliyetle doğacağımızı da seçemeyiz. Dolayısıyla memleketimiz bir anlamda ailemize benzer. Ailemiz sorunlu olabilir, bize kan kusturuyor olabilir, hatta çöküşe gidiyor olabilir. Küseriz, kırılırız, kavga ederiz, haksızlığa uğrarız, hatta çöküşünü engellemek için kendimizden pek çok şeyi feda ederiz, ama istemesek bile ailemizi sevmeye devam ederiz, başka türlüsü elimizden gelmez. Benim için memleket de böyle. Kızgınım, kırgınım, hayal kırıklığı ve hüsran içindeyim, memleketimin gündemi her gün yeni bir umudumu öldürüyor ama memleketimi sevmemek elimde değil, arada genetik bir bağ var.
Ve önceki soruyla alakalı olarak bu kadar yaşanan arasında sizin bu ülkede -hala- güzel gördüğünüz şeyler var mı? Hangi gelişmeler, neler, kimler?
Bu sorunuz bana kötüye giden şeyler üstüne fazla yoğunlaşmış olduğumu gösterdi. İyiye giden şeyler hakkında bir fikrim bile yok şu anda. Kendimi biraz zorlarsam, iyiye gittiğini söyleyemesem de, demokrasi fikrinin en azından bazılarımız için tümüyle ölmüş sayılamayacağını söyleyebilirim. Ama bu ülkenin en ilginç tarafı da şudur: Yarın sabah içinizi coşkuyla dolduran yepyeni bir gündemle uyanabilirsiniz. Vaatlerin gerçekleşeceğinin garantisi yoktur, hatta gerçekleşmeyecektir de, hedefin kenarına kadar gelip duracağızdır. Ama o yolculuk işte, bizi hala ayakta tutan şey.
Tüm olanlara rağmen hayatımızı olağan şekilde yaşıyoruz bir yandan da. Bir tepki, bir patlama yaşamak bu ülkede imkansız mı? Ya da bunu 'ikiyüzlülük' kavramı ile mi açıklayabiliriz?
Bunun kolayca cevaplanabilecek bir soru olduğu kanısında değilim. Bizim gibi ülkelerde yerleşik siyasi sistemlerin en başarılı olduğu taraf tepkileri kolayca bertaraf edebilmesidir. Siyasi sistemlerin ısrarlı olduğu tek şey kendilerini idame ettirecek yapıyı kurmak, her türlü örgütlenmeyi önlemektir. Son yaşadığımız örnek, THY grevinin sonuçlarını hatırlayalım mesela. Öyle bir final yapıldı ki, bugün işçilere grev hakkı anayasanın birinci maddesi olarak altın harflerle dağa taşa kazınarak bile verilse, bir daha bu hakkını kullanmayı düşünmeyecek kadar korkutuldular. Toplumsal patlamalar ise tarihte çok büyük derin izler bırakan, ardından olumlu veya olumsuz ama etkili ve sistematik bir dönüşüm getiren devrimlere neden olur. Bunlar da sosyal, kültürel, ekonomik açıdan uygun bir zemin ve bir zihniyet gerektirir. Aslında toplumda patlamalara gerek yok. Çözüm, budanmamış, sahici bir demokrasidir. İşleyen bir demokrasiye sahipseniz sorunlar bizde olduğu gibi yıllar boyunca ertelenmez, demokrasinin doğası gereği bir yerde çözülür. Öte yandan benim bir süredir metaforik olarak inanmaya başladığım şey, bizim toplumumuzda bir demokrasi geninin olmayışı. En keskin solcusu için de, totalitarizmden en acı çekmiş muhafazakarı için de, demokrasi fikrinin “olmasa da olur aslında, ama yüksek sesle söylemeyelim,” türünden bir cümleyi içerdiğini düşünür oldum.
'Memleket Hikayeleri'nde ''Biz zamanla ilişkimizi ileriye değil, geriye bakarak kurarız. Ülkemiz neyse biz de oyuz'' diyorsunuz. Bu cümleyi yazının bağlamından koparıp genel bir tarif olarak kullanabilir miyiz? Ya da kitabı henüz okumayanlar için bunu biraz açabilir misiniz?
Biz vizyonsuz bir toplumuz, yarın fikrimiz muğlaktır, içi boştur. Bizim ulusal mottomuz “yarına Allah kerim”dir. Plansızlık karakterimizdir. Biz her işe ‘kervan yolda düzülür’ diyerek başlarız. Oysa kervanı yolda düzmeye kalktığınızda varacağınız yere çok geç kalmış olursunuz. İlginçtir, başlangıçlarımız hep coşkulu, hep yoğun ve umutlu olduğu için bir de “Türk gibi başla, İngiliz/Alman gibi bitir,” diye bir söz var. Biz birey olarak da, toplum olarak da bugünü kurtarmaya bakıyoruz. Bu, bugünden yarına kurduğumuz ilişkinin tarifi. Bir de zamanı geriye bakarak kurmamız var ki, o daha da hazin. Biz bugünü kendi kurguladığımız tarihi anarak geçiririz. Gelecekte elde edeceklerimizle değil, geçmişte sahip olduklarımızla övünürüz. Ülkemiz neyse biz de oyuz: Aynı ülkemiz gibi davranırız ya da ülkemiz bizim gibi davranır. Birey olarak da toplum olarak da, bugünkü hayatımız zora girince yaptığımız ilk şey geçmişi revize etmektir. Biz zamandan durmasını, bizim istediğimiz gibi akmasını bekleriz. Oysa zaman soyuttur, bizden habersizdir, zamanı ele geçiremeyiz. A. H. Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü boşuna yazmadı.
‘Sözünü Sakınmadan'daki söyleşinizde 'merhamet yorgunluğu'ndan bahsetmiştiniz. Birbirimizin acısını görmekten, anlamaktan sıkıldığımızı, merhamet edemeyecek kadar yorgun olduğumuzu... Bu yorgunluğun nedeni nedir sizce?
Dünya büyük, ama bizim dünyamız küçükken, iletişim olanakları bu kadar gelişkin değilken yani, merhametimizi dağıtabileceğimiz, böylece ruhumuzu tedavi edebileceğimiz durum sayısı sınırlıydı. Kendi küçük çevremize merhamet dağıtmakla, insanın insana yapabileceği kötülüklerin akıl durdurucu boyutunu düşünüp dehşete kapılmadan yaşıyorduk. Mesela asker Güneydoğuda Kürtlere bok yediriyordu, biz habersiz olduğumuz için başımızı yastığımıza rahatça koyabiliyorduk. Ülkenin bir yerlerinde birtakım kız çocuklarının ırzına geçiyordu, kadınlar öldürülüyordu, nüfusun bir kısmına hayat zehir ediliyordu, ama biz bütün bunlardan habersiz olduğumuz için gülüp konuşabiliyorduk. Düşünün ki bir ülkenin insanlarının ezici çoğunluğu 74 yıl boyunca Dersim Katliamı’nı bilmeden yaşadı, bilenlerin yaşayabilmesi de ayrı konu. Ama sonra iletişim denen bir şey oldu, günahlar toprağa sığmadı, memleketimizde hayatın bir kötülük yatağı olduğunu öğrendik. Çekilmiş ve çekilmekte olan acılara merhamet dayanmaz hale geldi. Bugün tanıdığım pek çok aklı başında kişi, kendi ruh sağlıklarını korumak için gündemden uzaklaşmak zorunda olduklarını söylüyorlar. Herkesin ruhu ağrıyor. Herkes artık dağıtacak merhameti kalmadığı için utanç içinde ve kendi küçük ıssız adasına kapanmak, dışarıdaki kötülüklerden habersiz yaşamak istiyor. Bilmek acıdır, bilip de bir şey yapmamak utanç vericidir, bir şey yapamamak tüketicidir, insanı bitirir, biz de bittik artık, merhamet üretmek için gayret edecek halimiz kalmadı. Bir de bunun Michael Haneke’den ödünç aldığım kavramla “duygusal buzlaşma” yanı var. Çevremizdeki bitmek tükenmek bilmeyen kötülük katmanları bizi duygusal olarak buzlaştırıyor, artık merhamet üretemeyecek hale geldiğimizi pekala biliyoruz ama öylesine buzlaştık ki bunu bildiğimiz halde utanç duymuyoruz.
- Son olarak, aynı söyleşide 'Medya çarpıtıyor, edebiyat ise yeniden üretiyor' demiştiniz. Birbirinden uzak bu iki alan arasında yaptığınız bu ilişkinin karşılığı nedir?
Bunu hikayenin günümüzdeki yeri ve dönüşümü açısından söylemiştim. Önce şunu tespit edelim. Edebi bir tür olarak değil, bir olayın bütün boyutları açısından baktığımızda hikaye sadece edebiyatın malı değildir. Hikaye her yerdedir, o gün başımızdan geçen sıradan bir olayı tekrarladığımız anda bile bir hikaye anlatmış oluruz. Dolayısıyla hikayenin bu boyutu ile haber arasında sağlam bir ilişki vardır. Ancak, haberciliğin kelime anlamının erozyona uğramadığı dönemlerde, (ki o zaman medya yoktu, sadece gazeteler vardı) haber ve yaşanmış gerçekten kaynaklanan hikaye arasında, üstünlük haberin lehineydi. Aslolan haberdi, hatta haberin fazlaca hikaye edilmesi, bir tür duygu sömürüsüne yol açtığı ve haber niteliğini gölgelediği için eleştirilirdi. Medya bilgilendirme, dördüncü kuvvet olma şeklindeki asıl işlevini unutup toplumu otoritenin arzusuna göre manipüle etmeye başlayınca, hikaye haberin önüne geçti. Artık herhangi bir olay olduğunda olayın haber kısmı bir cümleden oluşuyor, geri kalanı kamuoyunun sempatisini, nefretini, ilgisini, durum neyi gerektiriyorsa artık onu elde etmek için hizmete sokulan “hikaye”. Oysa edebiyat için hikaye metinde dert edinilen zemine dalmanın meseleden ayrıştırılamayan bir aracıdır, edebiyatta hikaye ne tek başına araç ne de tek başına amaçtır. Edebiyat hikaye aracılığıyla düşünceyi, derdi, meseleyi kurcalar, hayatı dönüştürür, başka bir bakış, boyut, gerçeklik elde eder. Edebiyatta hikaye gerçeği bozarak saflığı arar.
Ayfer TUNÇ (Sabit Fikir)
THOMAS BERNHARD’DAN MAYORKA MONOLAĞU
Neredeyse tüm romanları Türkçede mevcut bulunan Avrupa’nın “kötü tohumlarından” Thomas Bernhard’ın ilk ve en mühim romanlarından “Düzelti”nin nihayet Türkçeye kazandırılmasıyla bu büyük külliyatta önemli bir halka tamamlanmıştı. Bir+Bir’in 16. Sayısında “Düzelti”yi fırsat bilip her daim öfkeli, her daim alaycı üstadın 1981 tarihli ünlü söyleşisine, nam-ı diğer “Mayorka Monoloğu”na kulak vermiştik. Thomas Bernhard’ı dinliyoruz…
RUH HALİ
Thomas Bernhard: Mayorka kendi başına beni hiç, ama hiç ilgilendirmiyor. Çünkü burası da kendi evim [Avusturya] gibi bir ülke, bir ada. Kentin, limanın, denizin havası çalışmak için ihtiyaç duyduğum türden. Ben ancak iklimin benim için uygun olduğu yerde çalışabilirim. Burada hem ciğerlerime iyi bakıyorum, hem de beynimi gerektiği gibi kullanabiliyorum. Kendime ve başkalarına karşı ödevim, bir şekilde kafamla bir şeyler yapmak, yani başka bir ifadeyle, kitaplar yazmak ya da cümleleri birbirine bağlamak, ya da düşünceleri –düşünceler burada kuzeydekine göre daha kolay geliyor bana. Avusturya’dayken kafam düğümlenip tıkandığında, buraya geliyorum hemen –gerçekten ideal bir durum.
Öte yandan, çalışma söz konusu olduğunda en mühim mesele –en azından benim için– dilini bilmediğin bir ülkede yaşamaktır, çünkü o zaman insanların sadece hoş şeyler söyledikleri ve sadece önemli felsefî konular üzerine konuştukları hissine kapılırsın. Eğer dillerini anlayacak olursan, saçma sapan konularda konuştuklarını görürsün. İşte İspanya’da bütün bu saçmalıklar felsefî bir hale geliyor benim için.
Temelde, bu kadar çok kötü şey olduğu için yazıyorum. Eğer her şey güzel olsaydı, o zaman muhtemelen hiçbir şey yazamazdım. O zaman hiç kimse yazmazdı. İyi bir haldeyken yazamazsın. Ayrıca, eğer her şey güzel olsaydı, yazmak salakça olurdu, çünkü insanın güzel olan bir şeye kendini bırakması gerekir, değil mi? Ondan faydalanması gerekir. Eğer iyi bir ruh halindeyken masanın başına oturursan, o iyi ruh hali kendi kendini imha etmeye başlar. Neden onun kendini imha etmesine izin vereyim ki? Bütün bir hayatı baştan sona iyi bir ruh haliyle yaşadığını ve hiçbir şey yazmadığını hayal edebilirsin. Fakat, dediğim gibi, iyi bir ruh hali ancak kısa bir süre devam ettiği için, dönüp dolaşıp gene yazmaya başlarsın.
KOMİK FİLOZOFLAR
Komiklik daima bir şeylerin eksikliğiyle ilgilidir, değil mi? Bir kusurla, bir tür ruhsal ya da fiziksel kusurla… Bir palyaçoya güldüğünüzü düşünün. Eğer tamamen normal birisi olsaydı kimse gülmezdi ona, değil mi? Topal ya da tek gözlü olması lâzım, ya da her üç adımda bir düşmesi lâzım, ya da kıçının patlaması veya bir şey fırlatması lâzım. İnsanlar hep bu tür şeylere gülerler, kusurlara ve korkunç acılara…
İnsanları güldürmek istiyor musunuz?
Hayır, ama bu kendiliğinden oluyor zaten. Bunu dert edinmeme gerek yok. Şahsen ben de zaman zaman patlarcasına gülerim, işte bu komik diye düşünürüm. Mesela “Düzelti”yi yazarken ya da metin üzerinde son düzeltmeleri yaparken yüksek sesle güldüğüm oldu, oysa bazı insanlar onda gülünecek bir şey bulamadılar. Bunu hiç mi hiç anlamıyorum. Mesela “Don”u okursanız orada bir sürü komik malzeme bulursunuz, her an kahkahayla gülünecek bir şeyler çıkar karşınıza. Bilmiyorum, insanların mizah duygusu mu yoktur nedir? O kitap hep güldürmüştür beni, bugün de hâlâ güldürür. Canım sıkılıyorsa ya da trajik bir dönemden geçiyorsam, kitaplarımdan birini açar ve gülerim. Bunun neden böyle olduğunu anlamıyorsunuz, değil mi? Tabii bu, zaman zaman komik cümleleri bir arada tutacak ciddi cümleler yazmıyorum demek değil. Zamk gibidir bu; ciddiyet, komik projenin zamkıdır. Yirmi yıldan uzun bir zaman önce, yani yazmaya ilk başladığımda giriştiğim şeyin felsefî anlamda komik bir proje olduğu söylenebilir… Kuru ve saf ciddiyet içeren bir felsefe, haliyle, eğlenceli olmaktan uzaktır, hatta fena halde sıkıcıdır. Oysa Schopenhauer okurken gülebilirim ben. Suratını ne kadar asarsa o kadar eğlenceli olur o. Ancak insanlar onu trajik bir ciddiyetle okuyorlar. Peki ama bir kanişle evlenmiş olan bir adamı ne kadar ciddiye alabilirsiniz ki? Daha en baştan imkânsızdır onu ciddiye almak. Komedyen ve filozoftur o. Bu insanlar büyük tarihî komedyenlerdir. Schopenhauer, Kant, en ciddileri hep böyledir. Pascal da o kendine has Katolik gizemli dinsel haliyle onlardan biridir. Bunlar gerçekten en büyük komik filozoflardır. Daha düşük seviyede olanlar, yani ikinci kategoridekiler tek kelimeyle sıkıcıdır, çünkü onlar bu komik filozofların dayattıkları şeyleri ısıtıp ısıtıp yerler. Onları okumam zaten ben, eğer bir şey okuyacak olursam en büyükleri okurum. Tabii insanın neyin büyük olup neyin olmadığını anlaması zaman alıyor. Bunun için onlarca yıl gerekiyor. Kimse size bu konuda bir şey söylemiyor.
Okulda her şey aynı şekilde tasnif edilmiş, değil mi? Filozoflar da öylece yığılmış halde duruyorlar. Bir turist kafilesi ya da bir ordu gibi sıraya dizilmişler. Binlerce, yüz binlerce filozof var ve tabii ki içlerinden en büyüklerini seçmek zorundasın. Ve tabii ki kimse sana yardımcı olamaz bu konuda.
Eğer bir tür felsefe akbabası olursan –ki ben gençken öyleydim– o zaman hangisini seçeceğini bilirsin. Kant ile Schopenhauer tercih etmeye değer filozoflar arasında yer alırlar, çünkü çılgıncasına komiktirler. Sizce de öyle değil mi?
BABALAR VE ORGANLAR
Herkesin bir babası olduğunu fark ettiğimde okul çağına gelmiştim. Daha önce fark etmemiştim bunu. Bir babam olduğunun farkına varmamıştım, çünkü böyle bir insan ete kemiğe bürünüp karşıma çıkmamıştı hiç. Ne sözü edilirdi, ne de böyle biri vardı ortalarda, anlatabiliyor muyum? Hatta, onun hakkında konuşulmasına dahi izin yoktu. Derken, etrafımdaki oğlanlarla aynı organlara sahip olmadığımı düşündüm; kızları düşünmüyordum, onlar zaten farklıydı.
O zamanlarki en iyi arkadaşıma olanları gayet iyi hatırlıyorum. Altı ya da yedi yaşındaydı, beraber oynardık hep, kapı komşumuzdu, adı da Fakler Gusti’ydi. Birkaç gün içinde ölüverdi Gusti, apandisit yüzünden…. O zaman şöyle düşündüm: “Tanrım, zavallı Fakler Gusti, apandisiti olduğu için öldü işte, oysa bu bana olamaz.” Çünkü muhtemelen apandisitimin olmadığını düşünüyordum. Sanırım, genel olarak bende insanı öldürebilecek hiçbir şeyin olmadığını düşünüyordum. O halde neden, neyin sonucunda ölebilirdim ki? Bu nedenle kendimi gayet şanslı hissettim. Sanırım, benim de insanı öldürebilecek türden organlara sahip olduğumu fark ettiğimde 10 yaşıma gelmiştim bile. Demek ki şöyle bir düşüncem varmış: Baba yok, organ yok ve yakınımda genel anlamda öldürücü herhangi bir şey yok. Sanırım yıllar boyunca benim ana varsayımlarımdan biri bu oldu. Aşağı yukarı 20 yaşıma kadar. Yo hayır, 20’ye kadar değil, çünkü o zaman çoktan ölümcül derecede hasta olmuştum. O halde ne zamana kadar? 15 ya da 16 yaşıma kadar herhalde. Tamam, o halde o yaşlarda şöyle düşündüm: “Hayır, hayır sevgili dostum, sen de her bedenin gittiği yoldan gideceksin. Ve ölüm canı istediğinde elini uzatıp seni alabilir.” Gerçekten bunu ilk fark edişim o zamandır. Sanırım 14-15 yaşıma kadar buna dair bir ipucu bulamadım. Solunumun ne olduğunu da, ciğerlerin nerede olduğunu da bilmiyordum. Kendimi fiziksel olarak algılamamıştım. Her sağlıklı çocuk gibi, sanıyorum.
DİN VE İNANÇ
Çok dindar bir insanım, ama hiçbir inancım yok. Netice itibariyle, dinin inançla bir ilişkisi yoktur. İnanç sadece resmî nizamnamesi bulunan dinlerde vardır. Oysa benim kesinlikle inanca ihtiyacım yok. Ben küçük bir çocuk ve bir Katolik iken herkes komünyon ayinine giderdi, özellikle de günah çıkarmaya. Günah çıkarma hücresine her girişimde altımı ıslatırdım. Panikten… Yüce Tanrı’nın huzurunda bulunduğum için… Şöyle düşünürdüm: “Şu anda her şeyi görüyor ve burada ne olup bittiğini izliyor.” Rahibin huzurundayken de büyük korku duyardım. Ne zaman diz çöksem hemen sırılsıklam olurdum. Tabii sonra fena halde utanırdım, zira haliyle etrafımda küçük bir göl belirmiş olurdu. Sonra şöyle düşünürdüm: “Benden sonra gelen çocuk bu korkunç oğlanın neler yaptığını görecek.”
Tabii minnettarım buna. Sonuçta insan nefret edilme durumuyla ne kadar erken yüzleşirse bu onun için o kadar iyidir, değil mi? Çünkü bir anlamda silahlarını kuşanmış olursun, giderek daha güçlü olursun. Ne zaman birilerinden dayak yesen, sonrasında daha güçlü olursun. Yaralar acıtmaz artık.
Çocukluk sadece tehdide maruz kalınan bir deneyim değildir, kendisi de sürekli bir tehdittir. Çocuklar anne-babalarını, anne-babalara göre çok daha yoğun bir şekilde tehdit ederler, çünkü çocuklar anne-babalarından çok daha kurnazdırlar. Anne- babalar –ki buna genç anne-babalar da dahildir– zaten bir hayli kemikleşmiş haldedirler, çünkü kemikleşme süreci yirmi yaşında başlar. Çocuklar ise tamamen ham haldedirler, hiçbir engel yoktur onlarda, her şey içlerinden akıp geçer, büyü gibi… Bu yüzden çocuklar her şeyi çok daha büyük bir berraklıkla görürler. Yetişkinler sadece hayal güçlerinde yaşarlar, çocukların hayatı ise gerçektir, aradaki fark budur işte. Yirmi yaşından itibaren çoğunlukla sadece hayal gücünle yaşarsın, sadece kitaplarla, öğrendiklerinle, sana söylenmiş olanlarla yaşarsın. Yirmi yaşının üzerindeki insanlar özünde sadece edebiyatla yaşarlar, gerçeklikle değil.
PAPA VE MARANGOZ
Papa olmayı isterdim. Derhal evet cevabı verirdim böyle bir teklife. Ancak korkarım ben hayattayken yeni bir papaya gerek olmayacak. “Yazar” unvanları benim için kesinlikle söz konusu değildir. Ne “yazarlar prensi”, ne “kont yazar”, ne “baron yazar”, ne de “muhteşem yazar”, bunların hiçbirinin bir değeri yok. Hayır, ben gerçek bir papa olmak istiyorum, hakiki papa… Papa Thomas oldu mu hiç? Olmadı, değil mi? O halde kendi adımı kullanacağım: Papa Thomas I.
Papalık sarayı, ki beni daima çok etkilemiştir, oldukça sade bir bina, ikinci kata kadarki kısmı bayağı bir rutubetli, sonuç olarak oldukça beceriksizce inşa edilmiş. Sarayın arka kısmında ise bir marangoz yaşıyor. Gerçekten! Gandolfo Kalesi’nde değil ama, onun hemen karşısında. Oysa ben daima oranın korunaklı ve yalıtılmış bir yer olduğunu düşünürdüm. Bundan bir 15 sene evvel oradan geçiyordum, o zaman da Jean-Paul papaydı herhalde, aşağıda papanın çamaşırları ipe asılmış halde duruyordu. Onun hemen arkasındaki parmaklıklara da marangoz kendi çamaşırlarını asmıştı. Oranın iklimi bayağı serttir, o yüzden orada yaşayanlar sonbahardan itibaren uzun çamaşırlar giyerler. Ve bu beni müthiş etkilemişti, yani papanın çamaşırlarıyla o küçük marangozun –muhtemelen Gandolfo Kalesi’nde tabut yapıyordu– çamaşırlarının o esintide yan yana öylece sallanmaları… Sonra düşündüm ki, eğer dikkatli bakacak olursak, incelik bakımından kilise rakipsizdir. İşte bunu bir kez daha göstermiş oldular: Bir yandan aristokrattırlar, mesafeli, ihtişamlı, haşmetli, ancak gene de ellerinden geldiğince her şeyi kardeşlik ruhuyla bir araya getirirler.
Papa ve marangoz. Bir opera vardır, Çar ve Marangoz adında. Devamı yazılabilir, Papa ve Marangoz diye, ve ilk bölümde perde yükselirken papanın ve marangozun çamaşırları güneş ışığında sallanır.
DÜNYA TİYATROSU
Dünyada olup biten her şey bir tiyatro oyunu, öyle değil mi? Papa aslında aynı zamanda büyük bir oyuncu. Her ne kadar düşük kalite bir oyunda oynuyor olsa da, günümüzün en büyük yorumcularından biri. Papa ve Ronald Reagan ve Brejnev, tıpkı bizim ünlü kabare oyuncuları gibi, ama daha düşük bir düzeydeler. Netice itibariyle bütün bunlar bir tür kabare. Zaman zaman yozlaşıp büyük tiyatroya dönüşen bir kabare… Ama o zaman da çekilmez hale gelip yeniden kabareye dönüşüyor. Kuvvetli şahsiyetler orada gayet güzel bir şekilde, adeta bir kumpanya ruhuyla oynuyorlar. Bugün Carter, Reagan ve Woytila var, eskiden Mussolini, Hitler ve Franko vardı. Her çağın kendine has yıldızları vardır. Sonra arada bir Evita Peron gibi birisi, ya da mesela Liz Taylor çıkar dünya sahnesine. O da pek farklı değildir. Dünya sahnesi denmesi boşuna değil, büyük bir tiyatro bu. Sonra o hain Humeyni girer sağdan, öyle değil mi? Sonra o küçük Kreisky(Avusturya Sosyalist Partisi’nin eski başkanı) sahnenin aşağısından bağırır: “Atlar eyerlendi.” (gülüyor) Bütün bunlar bir hayli eğlenceli.
Ya sizin rolünüz?
Ben dünya tiyatrosunda hiçbir zaman sahneye çıkmıyorum. Dolayısıyla benim rolüm yukarılarda, ışıkların asıldığı ızgaraların orada. Tek başına sahne fonundaki perdelerden birini çekemezsin, ama milyonlarca ya da milyarlarca insanla birlikte çekersin, öyle değil mi? Ve şöyle ya da böyle arka plan değişir. Ama öndeki o birkaç karakter kendi dünyevî oyunlarını sürdürürler. İlâhîliği papa temsil eder, değil mi? O beyaz cübbesiyle… Anlaşılmaz olan şeylerin çoğu Doğu’dan gelir. Kızıl, Karanlık, Korkutucu… Şu anda Brejnev var, ama şimdiden yaşlılığın sillesini yemiş durumda. Sonra birtakım palyaçolar çıkar. Sonra kahramanın sadık dostları, genç yoldaşlar, şişman kuzenler girer. Bir tür Ortaçağ tiyatro oyunu gibi… Sahne son derece pürüzsüz ve yuvarlaktır, yerküre gibi.
MÜZİKAL İNSAN
Ben konuşurken hep aşağıda ayağımla ölçü sayarım. (ayağını gösteriyor) Fark etmediniz mi? Haliyle, aynı anda hem ağzıma hem de ayağıma bakamazsınız. Bir tür kontrpuan bu; bunu yapmak zorundayım, çünkü müzik hissiyatı kuvvetlidir bende. Bir şey söylerken daima ayağımla ölçü sayarım. Tabii ameliyat odasında yatarken bunu yapamazsınız, değil mi? Ama orada fazla konuşacak haliniz olmaz zaten. Duydunuz mu? Aşağıdan ölçü sayıyorum. Müzisyen olmam lâzım benim. Söylediğim gibi… Ayaklarımla ölçü saymadan tek kelime konuşamam. Sadece etimin ve kanımın değil, elimin ve ayağımın da bir parçası olmuş bu, anlatabiliyor muyum? Başparmaklarımla da yaparım bunu. Bu da benim bir acayipliğim. Bakın: “e”yi her zaman ayrık başparmaklarla söylerim, “o”da ise kapatırım onları. Bunu yabancı dil derslerinde öğrenir insan. “O” aşağı doğru gider, “e” ve “i” ise yukarı. Ama bu esnada ayağımın ne yaptığını görmüyorsunuz. O bütün bunları bir arada tutuyor. Söylediğim her şey için geçerlidir bu. Hepsinin senfonik bir tarafı var. Daima. Sizce öyle değil mi? Söylendiğine göre herkes kafasında müzikle ölüyormuş, öyle duymuştum. Her şey tamamen gittiğinde, zihin, insanlar, anılar, geriye daima müzik kalıyormuş. İspatlanmış bir şey bu, bir insan klinik anlamda öldüğünde –bunun ne demek olduğunu biliyorsunuz, değil mi?– müzik mevcudiyetini sürdürüyormuş. Özellikle de kurtçuklar… Kurtçuklar gelip müziği sürdürüyorlarmış. Önce gözün köşesinden giriyorlarmış. Orkestranın kalabalıklığına göre, o insanın ne kadar zamandır ölü olduğu anlaşılıyormuş. Daha ölümün ilk saniyesinde ilk kurtçuk zıplayıveriyor oraya, gözün köşesine. Fakat sol göz mü, yoksa sağ göz mü, bunu kesin olarak bilemiyoruz. Bu da adlî tıp için meselenin en kritik noktası, çünkü bugün hâlâ bu konu üzerinde tartışıyorlar, acaba kurtçuk sol göze mi, yoksa sağ göze mi giriyor. Bununla ilgili sempozyumlar düzenleniyor, bu aralar çok moda böyle “Gözün Köşesi Sempozyumu” gibi şeyler.
EVE DÖNMEK
Bütün zamanımı ciddi bir şekilde geçirmeye çalıştım. Buraya geldiğimden beri, yani 14 gündür, gerçek anlamda ciddi olmaya çalıştım. Ve sonuçta ciddiyim ben. Tamamen ciddiyim. Ciddiyetin tamlığı… Ancak siz bana böyle baktığınızda, benim ciddiyetim bir şekilde gayrıciddi bir hal alıyor. Bu da bana üzüntü veriyor, anlatabiliyor muyum? Ciddiyeti severim. Ciddi ustaları değil, bir usta gibi ciddi olmayı. Bir Avusturyalı usta gibi, bir Alman usta gibi değil. Gene ölüm çıkageliyor tabii burada. Bana sürekli eşlik eden ölümün gölgesi… Seviyorum onu, çünkü benim ciddiyetimin güvencesi o, değil mi?
Ölüm benim için bir tren gibi. Nereye gidersem gideyim arkamdan çekiyorum onu. Demek istediğim, ben onu çekmiyorum, o bana bağlı vaziyette, ben de onu beraberimde sürüklüyorum. Ne yazık ki bu da ciddi değil. Ciddiyetimi elimden alıyorsunuz. Ben genelde ölüm üzerine düşünmem, ama ölüm sürekli benim üzerime düşünür. “Onu ne zaman eve götürmem gerekecek?” diye sorar. Tabii bu bambaşka bir bakış açısı. Ama eve dönme konusunda çok isteksiz olurum hep. Eve dönmek ölmekle aynı şeydir ve ölü olmak evde olmaktır. Pascal bunu daha önce söylemişti. Eve vardığında ölürsün. Ebedî istirahat, ebedî olarak evde olmak ölümdür. İşte bu yüzden eve çok isteksizce giderim. Eve vardığımda o siyah eliyle orada bekliyor olur. Kapıdan girdiğimde hep görürüm onu, o Curd Jürgens elini… Bilir misiniz Jürgens’i, bir oyuncudur. Salzburg’da ölüm, iskelet eller… İçeri girerim ve “krrrrak!”, omzumda o baskıyı hissederim. Bu yüzden, eğer dikkatli bakarsanız görürsünüz, şu omzum biraz çöküktür, ölümün baskısından dolayı işte. Bunu düzeltemiyorlar, ameliyat da edilmiyor. İşte sağ omzumda oturan o şey benim korkum. Kalıcı bir yuva kurmuş olan o ölüm kuşu. Demek istediğim şey çok daha ciddi bir şekilde de söylenebilirdi. “Ölüm kuşu” yerine sadece “ölüm” derseniz ciddi olur. Tek bir sözcükle ifade edebileceğiniz zayıf fikirler… Bir fincan kahve gibi… Gerçi bu da ciddi değil, öyle değil mi, çünkü eğer ölümü bir fincan kahveyle karşılaştırırsanız, pek ciddi bir şey olmaz bu. Gerçi doğal olarak her şeyi her şeyle karşılaştırabilirsiniz.
FİKİRLER
Bir filozofun mahkemede söyleyeceği hiçbir şey yoktur. Çünkü filozoflar için yargıç kıskanç, ufak tefek bir adamdır, başında ağır –en ucuzundan, ama gene de ağır– siyah bir kukuleta vardır. Kendisi dışında her şeyden nefret eder, çünkü her şey onu bunaltır. O yüzden filozofların pek şansı yoktur. Eğer yargıcın boğazı ağrıyorsa, o zaman fazladan bir yıl daha ceza alır filozoflar; başı ağrıyorsa iki yıl daha; eğer kanserse müebbet alırlar, çünkü çok öfkelidir adam. Eğer iyi günündeyse, en düşük cezayı alırlar. Ama bütün yargıçlar kötü günlerinde oldukları için –hiçbir zaman iyi gününde olan bir yargıç görmedim– neredeyse her zaman en yüksek cezayı alırlar. Çünkü hepsi kanserdir, çünkü karıları bunu kafalarına kazırlar, “bekle ve gör, sonunda kanser olacaksın” diye. Dünya mahvolup gider böylece.
Önyargılardan başka bir şey yoktur. Sahip olduğum bir yargı ancak bir önyargı olabilir. Eninde sonunda sadece önyargılar vardır, çünkü tartışılmaz hükümler veren yargıçlar bile eninde sonunda önyargılarını kullanırlar. Yargı diye bir şey yoktur. Demek istediğim, sürekli insanlar ve durumlar hakkında yargıda bulunursun, ama aslında bunlar önyargıdır. Bütün dünyayı önyargılarınla suçlayıp durursun, sadece önyargılarla…
Her şeyi her şeyle mübadele edebilirsin. Doğanın cazibesi ya da büyüklüğü buradadır. Fakat insanların dramı şudur: Genellikle yetiştirilme tarzlarından ya da kötü eğitimden ve hatta edebiyattan dolayı sadece belli bir fikre sabitlenmekle kalmazlar, onu kafalarına çivilerler.
Herkes beynine çivilenmiş fikirlerle dolaşır ve sürekli olarak etrafına bağırıp çağırır. Dünyadaki gerçek dram budur, değil mi? Yazarlar da aynen böyledir. Her yerde çiviler ve fikirler… Ölüm, yaşam, aşk, iffet, şehvet, bütün bunlar… Gerçek dram budur.
Ah evet! Bir şeyi unuttum. Ölümsüzlük bâkîdir doğal olarak. Şu işe bakın, ölümsüzlüğümü unuttum bir an için. Doğru ya. Bunu bilmek içimi rahatlatıyor, çünkü biliyorum ki ben eninde sonunda ölümsüzüm, değil mi?
Peki ama nasıl?
Kerem EKSEN (Bir+Bir)
'DEVLETİN TİYATROSU OLUR, AKSİNİ İDDİA ETMEK CEHALETTİR!'
Recep Tayyip Erdoğan’ın ödenekli tiyatroları özelleştirmek üzere teklif vereceğini söylemesiyle Şehir Tiyatroları üzerine dönen tartışma yeni bir boyut kazandı. Başbakan, “gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde devlet eliyle tiyatroculuk olmaz”, derken doğruyu söylemiyor. Örneğin Türkiye’ye model olarak alınan Almanya’da bağımsız faaliyet yürüten çok sayıda ödenekli tiyatro bulunuyor.
Bu konuda bilgi almak ve düşüncelerini öğrenmek üzere, yazar, çevirmen ve yönetmen olarak tiyatroya 50 yıldır değerli katkılarda bulunan Yılmaz Onay’a başvurduk.
Birgün gazetesinin 27 Nisan 2012 tarihli haberine göre, İstanbul Şehir Tiyatroları’nın 7 kişilik yönetim kuruluna atama yapılacaklar arasında hiçbir tiyatrocunun ismi geçmiyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz yönetmelik değişikliği ve sonrasındaki gelişmeleri?
Ben şahsen bu sonucu bekliyordum, çünkü adım adım “geliyorum” diyen bir gelişmeydi. Bakınız, bugünkü iktidarın özerklik denen şeye tahammülü yok. Havsalası almıyor bir defa, çünkü kamu gelirlerinin tepesine oturmuş ya, o parayı babasının malı sanıyor herhalde ki, “parayı ben veriyorum, benim dediğim olacak” diyebiliyor. Bu derece ilkel bir zihniyetin bir köşesinde hâlâ “demokrat”lığın d’sini görebilen kaldıysa, ben en başta onun demokratlığından kuşku duyarım.
Dolayısıyla kendi buyruğunda olmayan tek bir kamu kuruluşu bırakmama kararında olduğu belliydi bu iktidarın. Ne var ki, alaturka kurnazlığı da elden bırakmadığı için, el koyma açısından belli bir sıra gözetiyordu. Nitekim, basın (TRT), Üniversiteler, TÜBİTAK (yani bilim alanı), yargı, vb. hepsinin özerklikleri, zaten yeterli değildiyse bile, olanı da ellerinden alınıp “rejime katıldılar”! (Bkz. Bertolt Brecht’in “Rejime Katılanlara” şiiri)* Bu bakımdan tiyatro’yu en son sıralarda ve en önemsiz görüyor olmalıydı ki, biraz daha uzun zaman sabredebildi. Ama adım adım “rejime katma”nın taşlarını döşemeyi de ihmal etmediği görünüyordu – yeter ki bile bile gözümüzü kapamış olmayalım.
İKTİDARI KIŞKIRTMAKLA SUÇLANDIK
Bugün bunları söylemek için kendimde hak görüyorum, çünkü yıllardır Özerk Sanat Konseyi’nde özellikle de toplu yaratış alanındaki kurumların -tiyatro, opera, bale, orkestra vb.- kamunun maddî desteğine ihtiyaç duydukları için, bu desteği almada ve kullanmada özerk işleyiş içinde olmalarının önemi ve bunların formülleri üstünde durduk, kamuoyunu aydınlatmaya çalıştık.**
İnanır mısınız, İŞTİSAN ve DETİS gibi İBBŞT’nin ve DT’nin en önde gelen sivil toplum kuruluşları, ülkemizdeki her sanat dalından böyle kuruluşların dahil olduğu bir platform olan Özerk Sanat Konseyi’nde bulundukları halde, yalnız ilgi göstermemekle kalmayıp, zaman zaman bizleri, iktidarı kışkırtıyor olmakla eleştirdikleri – hatta suçladıkları- bile oldu. Haksız da değillerdi bir bakıma, çünkü iktidarın, başka girişimlerinde de usul edindiği gibi, bu tür yakınmaları ve önerileri destekliyormuş ve yerine getirecekmiş numarasıyla kullanarak el atıp tam tersini yaptığı, bilinen bir gerçekti.
Gerçi bunu biz de bildiğimiz için, “özerkliği bu iktidarın yerine getirmeyeceğinin farkındayız, ama hiç değilse vakitlice kamuoyu oluşturmalıyız” diyorduk. Bakın şimdi Şehir Tiyatroları “rejime katıldığı” için herkes “özerklik” der oldu, ama çok geç; bu uygulamadan geri döndürmek için yalnızca sanatçıların direnişi yeterli olur mu, bilmek zor. Oysa daha önce kamuoyu oluşturulsaydı belki caydırıcı olurdu.
KENAN IŞIK’IN HİÇ Mİ SUÇU YOK?
Öte yandan, “rejime katma” işi epey mesafe almış olduğu için, şimdi direnmenin bedeli çok daha ağırlaşmış durumda. Örneğin, İstanbul Devlet Tiyatrosunda çalışırken, İBBŞT’ye Genel Sanat Yönetmeni olarak atanan ve “Şehir Tiyatroları’nda bu işi yapacak birçok tiyatrocu varken acaba neden beni istediler?”, diye kendine sormak gereği duymayan sayın Kenan Işık, yıllarca o görevi bugünkü iktidarın İstanbul Belediyesi’nin suyuna giderek, sürdürdü. Sonra kendisi ayrıldı, ama herhangi bir anlaşmazlıkla değil, tam tersine “rejime” medya kanalıyla “katılmak” üzere yapıyordu bunları; nitekim ardından bugünkü belediye yönetimine danışman oldu ve günümüze dek sürdürdüğü o işini, yönetimin istekleri doğrultusunda zaman zaman Şehir Tiyatroları’na müdahale ederek yaptığı yönünde haberler geliyordu. Şimdi istifa etmesi, o kadar süre hizmet ettiği bu anlayışın, “sana ihtiyacımız kalmadı artık” diye doğrudan söylemek gereği bile duymaksızın, kadrosunun işlevini bitiren bir işlem yapması üzerinedir ki, aslında buna istifa değil, bir süre daha yalnızca maaşını ödemek üzere görevine son verilmesi denir! Ama o hiç değilse öbür tiyatroculara pek lâf etmeksizin yaptı bunu (bildiğim kadarıyla).
Oysa, bugünkü yönetimin, önce Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun yıkımına karşı direniş ”kriz”ini atlatabilmek üzere özellikle seçip atadığı Orhan Alkaya’yı, Genel Sanat Yönetmenliğini ödünsüz ve model olacak düzeyde yürütmeye başladığı için hemen görevinden alarak yerine yine Devlet Tiyatrosu’ndan atadığı sayın Ayşenil Şamlıoğlu, kendisinin de hiç “acaba, Alkaya gibi bir Şehir Tiyatrosu sanatçısının yerine niçin beni bu göreve getiriyorlar”, diye kendi kendisine sormak ihtiyacını hissetmeksizin hemen kabul etmekle “rejime katılmaya” baştan rıza gösterdiğini ve giderek, olmadık ödünler vermek pahasına (“rejim” eleştirdi diye oyun kaldırmak dahil) o makama yapışıp bırakmamakla da “rejime filen katıldığını” görmezmiş gibi bu “suç”unu örtbas etmek istercesine bir de istifa ederken, verilecek görevleri kabul edip yürütecekler için “hain” diyebildi ki, pes doğrusu!
Üstelik kendisi istifa etmekle bir şey kaybetmeyecek, Devlet Tiyatrosundaki asli görevine dönecek; kaldı ki, onun istifasının da hükmü yoktur, çünkü aslında makamının işlevi sıfırlandığı için, bir süre daha yalnızca maaş ödemesi yapılmak üzere görevine son verilmiştir. Ama şimdi görev verilen Şehir Tiyatrosu sanatçıları, görevi reddederlerse bunu aç kalmak pahasına yapacaklardır ki, onların istifa etmemesine “hainlik” denemez (hele bunu söylemek, “rejime zaten gönüllüce katılmış” bir Şamlıoğlu’na hiç mi hiç düşmez) ama görevi reddederek direnmeleri düpedüz kahramanlık’tır.
Kamusal fonlar ya da ödenekler yoluyla tiyatroyu destekleyen AB ülkelerinde, örneğin Almanya ve Hollanda’da oyunlar sahnelediğinizi biliyoruz. Herhangi bir müdahaleyle karşılaştınız mı? Tanık olduğunuz veya bildiğiniz kadarıyla, mali yardım için belli koşullar öne sürülüyor mu?
Sözünü ettiğiniz ülkelerden özellikle Almanya’daki uygulama Türkiye için önemli. Çünkü ülkemizde kamu kurumu olan tiyatrolar, Almanya’nın “tam ödenekli ensemble tiyatrosu” modeline göre kurulmuş, ama sonra bir merkezî Genel Müdürlük’e bağlı yaygın çok sayıda tiyatro şeklinde bürokratik yapıya kaydırılınca o modelden sapmıştır.
Almanya modelinde, ödeneğini belediyeden alan Şehir Tiyatroları (Staedtische Bühnen veya Staedtische Theater) bulunduğu gibi, ödeneğini eyalet bütçesinden alan Devlet Tiyatroları da vardır (Staatstheater). Yani şehir tiyatrolarını veya devlet tiyatrolarını biz keşfetmedik besbelli! “Devletin tiyatrosu olur mu?” lâfı eğer tam bir cehalet değilse iğrenç bir kasıtla söylenmektedir. Devletin üniversitesi, hastanesi nasıl oluyorsa, tiyatrosu, operası vb. de öyle oluyor; üstelik bu ülkede bir zamanlar üniversite muhtariyeti varken her bir üniversite nasıl kendisine ayrılan bütçe çerçevesinde, rektörünü, dekanlarını kendisi seçerek eğitimini özerkçe yapıyorduysa, tiyatroları da öyle özerk olabilirdi ve öyle olması gerekiyordu.
Almanya’da bu tiyatrolar, aynı kent içinde bile olsa en büyüğü, bir büyük salon, bir küçük salon ve bir de stüdyo sahne veya oda tiyatrosu olmak üzere ve o salonlarda tiyatro yapan tam ödenekli bir topluluk “ensemble” bulunmak üzere, her biri kendi sanat yönetmenine bağlı, bağımsız ve özerk işleyişli tiyatrolardır. Sanat yönetmenleri, genellikle kendini kanıtlamış deneyimli tiyatro sanatçıları arasından seçimle veya atamayla gelebiliyor. Atama da, öyle tiyatro camiasından ve sanatsal basından, ortamdan kopuk kendi bildiğine olamadığı gibi, belli bir kontrat süresince kimse dokunamıyor; ancak süresi tamamlandığında, kamuoyu nezdinde başarısız olmuşsa o zaman değiştirilebiliyor. Yoksa bizdeki gibi, bir bakanın veya bir başkanın keyfine göre ve özellikle de başarılı olduğu, giderek daha da başarılı olacağı belirip de bakanın veya başkanın oyuncağı olmayacağı belli olunca hemen ertesi gün emirle görevden alınamıyorlar.
Denetim, yalnızca mali denetimle sınırlı, yani bir parasal yolsuzluk var mı? O kadar! Seçilen oyunlara, onların oynanış tarzlarına vb. müdahale söz konusu bile olamaz. Hele eleştiri nedeniyle, veya çıplaklık vb nedenlerle falan, düşünülemez gerçekten! Haa, halkın bir kesimine karşı ırkçılık yapılıyor vb. ise, o kesim protetolara başlar, o zaman zaten sanat yönetmenliği gereğini düşünür.
Tiyatrocular ve genel olarak sanatçılar, “halkın manevi değerlerine saygılı olmak” gibi bir ilkeyi gözetmeli midirler?
Efendim, halkın manevi değerlerine saygı veya saygısızlığın ölçüsü nedir ve bunu kim belirler? Hele en ufak bir eleştiriyi bile saygısızlık saymak, olacak iş değildir. Daha önemlisi – yani bence en önemlisi – manevi değer safsatasıyla, çağdaş yalancılığı, sanatsal gerçekçiliğe karşı getirmek, o halka karşı işlenecek en büyük cinayettir bence, ki bizde çoğunlukla bu yapılıyor!
Devlet tiyatrolarında da benzer bir gelişme yaşanabilir mi? Buna karşı sanatçıların nasıl bir mücadele hattı ve talepler geliştirmesi doğru olur?
Devlet Tiyatrolarında benzeri bir yıkıcılık, başka yollarla da yaşanabilir ve yaşanmakta zaten. Bakınız, bir tek genel müdürü değiştirin, Devlet Tiyatrolarında pek çok şeyi değiştirebilirsiniz, çünkü o tam yetkili ve yasal olarak tek yetkilidir. Ama bugün tahribat başka yollardan da yapılabiliyor. Başbakanın kızının, en öne oturup sakız çiğnemekte inat ederek çıkardığı skandalı anımsarsınız. Orada kabahat – diye bir şey de yoktu aslında, oyuncu, seyirciyle girdiği diyaloğu sakız konusuna getirmişti, o kadar – kızdaydı kesinlikle, çünkü işi sunî bir biçimde başörtüsüne getirdi, sırf yaygara koparabilmek için, ama DT yönetimi oyuncuyu cezalandırdı.
Otosansür zaten yeterinden fazla var olduğu için, şimdilik pek bahane bulamıyor olabilirler, ama yönetim böyle ödünler vermeyi sürdürürse Devlet Tiyatrolarının da “rejime katılması” fazla uzak değildir. Dahası, Devlet Tiyatrolarında verime göre ücret denen palavra, tezgahta zaten; yani tiyatrocuların devlet memuru olma güvenceleri yok edilecek, öyle olunca hiçbir direnme güçleri kalmayacak ve bu yıkıma bugünkü yönetim de teşne görünüyor. Oysa ilk olarak “rejime katılacak” olanlar kendileri, farkında değiller.
Öte yandan kentlerde devlet tiyatrolarının da yerel yönetimlere devri hikâyesi tezgahta. Yani nereden vurabilirlerse oradan vuracaklar, zaman kolluyorlar. Buyrun bakalım, öyle bir şey olduğunda bu yönetimin kime dönüp bir şey söylemeye veya istemeye hakkı olacaktır?
ÇÖZÜM ÖZERKLİKTE
Bütün bunların çözümü, bence bir kez özerklik talebini kamuoyu nezdinde sürekli gündemde tutmak; ikincisi, ödenekli tiyatrolarda idareci olmak pek bir avantaj değil, tam tersine insanlarla hiç yoktan iyiyken kötü olmaktır. Dolayısıyla genel müdürlükte, müdürlüklerde, salt ödün vermekle ilelebet kalacağını sanarak o görevleri sürdürmekten vazgeçilmeli, derim. Üçüncüsü, memur statüsünden ödün asla verilmemeli, özerkliğin bir kırıntısı varsa o sayededir çünkü. Dördüncüsü, yapılan tiyatronun düzeyini uluslararası arenaya taşıyacak şekilde yükseltmeyi gözetmekte fayda vardır, diye düşünürüm, bu yolla biraz olsun bir inisiyatif kazanılabilir belki. Beşincisi, örneğin antik oyunların sahnelenmesi artırılarak, ülkemizde yaygın antik tiyatro dağarını o mekânlarda düzenlenecek uluslararası şenlikler için değerlendirmeye bir an önce girişilmeli, diye düşünürüm, çünkü yaz mevsiminde epey uzun bir süre yağmursuzluk garantisinin bulunması büyük bir avantajdır.
İstanbul içinse, asla istifa ederek rejimin işini kolaylaştırmak değil, ama onun istediğini yaparak sanatın seviyesini düşürmeye razı olmak da değil, buna karşı direnmek belki en iyisidir. Çünkü rejim kendi sanatçısını yetiştirme kapasitesine sahip değil, dolayısıyla ya tiyatroyu kapatacak, ya da mevcut tiyatroculara mahkûm durumdadır. Şimdi en azından bir süre tiyatro kapatmış duruma düşmeyi pek istemeyecektir sanırım.(Zaten sol’dan takviye almasa bugünkü gücüne de asla varamazdı rejim).
* “Brecht’le Yaşamak – Çalışma Günlüğü”, derleyip çevirerek yayına hazırlayan: Y.Onay, Broy Yayınları, İstanbul 1995, Danimarka sürgününde 22.7.38 günlü not ve devamı, S.9-12.
Yeşim DİNÇER (toplumsol)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder