
GAZETECİ AHMET ŞIK'TAN YENİ KİTAP
Gazeteci Ahmet Şık‘ın yeni kitabı “Pusu- Devletin Yeni Sahipleri” kitabevlerinde satışa sunuldu.
Postacı Yayınevi tarafından yayımlanan kitapta,“İmamın Ordusu’nu yazarken hangi belgenin peşindeydi?”, “Bu belge onu neden hedef yaptı?”, “Onu bu belgeyi bulup yayınlamaktan vazgeçirebildiler mi?” gibi sorular cevap buluyor.
Kitabın arka kapağından…
“Türkiye’nin en kapsamlı davası, ülkenin üzerindeki darbe gölgesinin kaldırılması ve ülkenin demokratikleştirilmesi için bir umut olarak başlamıştı.
Yaşananlar, anlatıldığı gibi düne değil bugüne ait bir hesaplaşmaydı. Yaratılanın sivilleşme ve demokratikleşme illüzyonundan öte bir şey olmadığını gösterecek yeni bir kitap yazmaya karar verdi.
Bir cemaatin 12 Eylül darbesinden sonra devlet içinde nasıl örgütlendiğini, polis teşkilatını nasıl ele geçirdiğini, karşı çıkanların komplolarla nasıl tasfiye edildiğini, kapalı kapılar ardında birilerinin nasıl ‘delil yarattığını’ yazmaya başladı.
Ama kısa süre sonra kurulan bir pusu, hayata geçirilen bir komployla kitabında anlattığı akıl almaz oyunlardan birinin içinde buluverdi kendini.
Gazeteci Ahmet Şık Silivri Cezaevi’nde yazmaya devam etti ve PUSU’yu anlattı:
‘İmamın Ordusu’nu yazmaya nasıl ve neden karar verdi?
‘Örgüt arkadaşları’yla emniyette ve cezaevi ring araçlarında nasıl tanıştı?
Gözaltında, Metris ve Silivri Cezaevi’nde neler yaşadı?
Özel yetkili gazeteciler nasıl ve neden saldırdı?
AKP ve cemaatin yeni medyası nasıl dizayn edildi?
Ergenekon operasyonları konusunda ne düşünüyor?
‘İmamın Ordusu’nu yazarken hangi belgenin peşindeydi?
Bu belge onu neden hedef yaptı?
Onu bu belgeyi bulup yayınlamaktan vazgeçirebildiler mi?”
KALDIRIM
MENEKŞE'DEN ÖNCE'NİN GALASI YAPILDI
Yönetmenliğini Soner Yalçın'ın yaptığı ve Sivas Katliamı'nı konu alan "Menekşe'den Önce" filminin galası yapıldı. Filmi izleyenlerin birçoğu, gözyaşlarına hakim olamadı.
Soner Yalçın ve ekip arkadaşlarının Odatv davası kapsamında tutuklanmadan önce başladıkları, fakat tutuklanmalarına rağmen dışarıdaki dostlarının katkılarıyla tamamladıkları "Menekşe'den Önce" belgeseli, Pazartesi akşamı Beşiktaş Mustafa Kemal Kültür Merkezi'nde ilk kez gösterildi.
Yoğun ilgi olan ve birçok kişinin salona giremediği galanın öncesinde konuklara kızılcık şerbeti dağıtıldı. Film başlamadan önce Soner Yalçın'ın gönderdiği mektubu, son duruşmada tahliye edilen Odatv sanığı gazeteci Müyesser Yıldız okudu. Mektupta "Onuruma girdiğim ve onurumla çıkacağım Silivri’den herkese selam. Kör zindanlardan, kitabımla ve bu belgeselimle sizlerleyim. Türkiye’deki iktidarlar, cesur ve bilgili gençleri, aydınları hiç sevmedi, eziyet etti, hapise attı, faili meçhul cinayetlere kurban etti. Yetmedi sonunda Madımak’ta yaktı. Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz cesarettir. Zihinsel çürümeye izin vermeyeceksiniz" ifadelerine yer verildi.
Acıyı Anlatmak
Madımak'taki yangında iki kardeşi ölen ve kendisi, katliamdan sonra doğan Menekşe'nin, o günleri araştırmaya başlamasının öyküsünü anlatan belgesel, katliamın siyasi bağlamından ziyade, o günün tanıklarını konuşturarak yaşanan acıyı tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Belgeselde, şimdiye kadar öyküleri çok fazla anlatılmayan, katliamda ölen tanınmış aydınlar değil, şenliklere katılmak üzere oraya gelmiş olan Alevi vatandaşların öyküleri de büyük bir güçle beyaz perdeye yansıyor.
Belgesel, 2 Temmuz 1993 günü yaşanan vahşeti görmek ve tanımak açısından başarılı bir çalışma. "Menekşe'den Önce", belki Sivas Katliamı'nın başka boyutlarını da ele alan belgesel veya kurgusal filmlere kapı açabilir.
(soL)
Soner Yalçın ve ekip arkadaşlarının Odatv davası kapsamında tutuklanmadan önce başladıkları, fakat tutuklanmalarına rağmen dışarıdaki dostlarının katkılarıyla tamamladıkları "Menekşe'den Önce" belgeseli, Pazartesi akşamı Beşiktaş Mustafa Kemal Kültür Merkezi'nde ilk kez gösterildi.
Yoğun ilgi olan ve birçok kişinin salona giremediği galanın öncesinde konuklara kızılcık şerbeti dağıtıldı. Film başlamadan önce Soner Yalçın'ın gönderdiği mektubu, son duruşmada tahliye edilen Odatv sanığı gazeteci Müyesser Yıldız okudu. Mektupta "Onuruma girdiğim ve onurumla çıkacağım Silivri’den herkese selam. Kör zindanlardan, kitabımla ve bu belgeselimle sizlerleyim. Türkiye’deki iktidarlar, cesur ve bilgili gençleri, aydınları hiç sevmedi, eziyet etti, hapise attı, faili meçhul cinayetlere kurban etti. Yetmedi sonunda Madımak’ta yaktı. Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz cesarettir. Zihinsel çürümeye izin vermeyeceksiniz" ifadelerine yer verildi.
Acıyı Anlatmak
Madımak'taki yangında iki kardeşi ölen ve kendisi, katliamdan sonra doğan Menekşe'nin, o günleri araştırmaya başlamasının öyküsünü anlatan belgesel, katliamın siyasi bağlamından ziyade, o günün tanıklarını konuşturarak yaşanan acıyı tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Belgeselde, şimdiye kadar öyküleri çok fazla anlatılmayan, katliamda ölen tanınmış aydınlar değil, şenliklere katılmak üzere oraya gelmiş olan Alevi vatandaşların öyküleri de büyük bir güçle beyaz perdeye yansıyor.
Belgesel, 2 Temmuz 1993 günü yaşanan vahşeti görmek ve tanımak açısından başarılı bir çalışma. "Menekşe'den Önce", belki Sivas Katliamı'nın başka boyutlarını da ele alan belgesel veya kurgusal filmlere kapı açabilir.
(soL)
HARAKİRİ POŞETTEN ÇIKIYOR
Kutlukhan Perker’in yayın yönetmeni olduğu aylık mizah dergisi Harakiri, iki sayı çıktıktan sonra, aldığı 150 bin TL’lik ceza nedeniyle okurlarına veda etmişti. Geçtiğimiz yıl Mayıs ayında çıkan ilk sayısıyla dikkat çeken Harakiri’nin bu sayısında yer alan üç çizimin, “Küçüklerin maneviyatı üzerinde muzır tesir yapacağına” hükmeden Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu, yayının poşete koyulmasını istemiş ve hatta 18 yaşından küçüklere satışını yasaklamışlardı.
Muzır Kurulunca gönderilen tebligatta, Mehmet Ersoy tarafından çizilen “İlişkiler” konulu karikatür, “evlilik dışı ilişkiye özendirmek”le suçlanmıştı. Muzır kurulunun verdiği kararda şöyle deniliyordu; “İnceleme bölümünde de belirtildiği gibi derginin 15’inci sayfasında; “bencil” yazısının yanında kadının cinsel organının göründüğü, 44’üncü sayfada kadın erkek ikili tamamen çıplak değişik pozisyonda cinsi münasebetin ortaya konduğu çizimlerde görsel cazibeyi öne çıkararak, cinsel kışkırtıcılığı artırıcı karikatürize resimlerin bulunduğu, konuşma yazılarında da desteklendiği çizgi resim ve fotoroman türündeki çizim ve anlatımların çocuklarımız üzerinde daha etkili olduğu, bu tür yayınlarda dergide olduğu gibi evlilik dışı ilişkileri özendirir biçimde karikatürize çizimlere ve fotoromanlara yer verildiği, cinsel görselliğin öne çıkarılarak kadının cinsel meta olarak algılanmasına yol açacağı kuşkusuzdur. Toplumlar, varlıklarını koruyabilmek ve toplum düzenini sağlayabilmek amacıyla sosyal normları oluşturmuşlardır. Basın-yayın, araç ve organları bu normlara bizzat uymak zorundadır.”
Muzır kurulunun Karikatüre porno muamelesi yaptığını söyleyen Kutlukhan Perker ve dergi ekibi bütün bu sürecin ardından dergiye yeniden hayat verdiler. Harakiri’nin kurucularından M. Kutlukhan Perker’le derginin mahkeme sürecini ve yeni sayısı üzerine konuştuk.
‘SELF SANSÜR KORKUTUCU OLURDU’
Öncelikle açılan davaların kendisini ve diğer çizer arkadaşlarını tedirgin ettiğini söyleyen Perker, Bir çizer açısından ‘muzır’ ilan edilmenin yıpratıcı olduğunu da ekliyor sözlerine. ‘Muzırlık hayatın parçasıdır’ diyen Perker, çizerlerin çalışmalarında kendi otokontrollerinin olduğunu, neyi ne şekilde anlatacaklarına zaten dikkat ettiklerini aktarıyor. “Zaten self sansür korkutucu olurdu” diyen Perker, Bunun olmaması için dikkat ettiklerini belirtiyor.
Harakiri’nin yeni sayısında diğer sayılardan farklı pek çok sürpriz olduğunu söyleyen Perker, derginin önceki sayılarındaki yoğun edebi yönü azalttıklarını, yeni sayılarda görselliğe ve mizaha ağırlık verdiklerinin altını çiziyor.
HARAKİRİNİN İKİ CANI KALDI
Harakiri dergisi mahkeme sürecinde yayın hayatıyla ilgili hiç bilmedikleri bir şeyle karşılaşıyorlar. Bir derginin en fazla üç kez Muzır kuruluna gelme hakkı var. Yani üçüncü kez muzır kurulunun önüne giden bir dergi bir daha yayınlanamayacak. İlk iki sayının ardından muzır kuruluna giden Harakiri için bu epey düşündürücü. Ki, Türkiye’deki pek çok yayın organı böyle bir tehlikeyle sürekli burun buruna.
(Evrensel)
TOMRİS UYAR VE FÜSUN AKATLI'YI SAYGIYLA...
4 Temmuz Türkiye Edebiyatı için adeta kara bir gün. Bir değil, iki yazarımızı birden alıp götürmüş bizlerden, geriye ölümsüz eserlerini bırakmış. Papirüs dergisi kurucularından olan, Türk öykü yazarı ve çevirmen Tomris Uyar'a ve yıllarca birçok edebiyat ödülünün seçici kurul jüri üyeliğini yapmış olan eleştirmen ve yazar Füsun Akatlı'ya saygıyla...
KALDIRIM
“Bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı”
15 Mart’ta 70 yıl olacak Tomris Uyar doğalı. Oysa o, 4 Temmuz 2003’ten beri 62 yaşında... İlk kitabının da 40. yıl dönümünde belki onunla hiç karşılaşmamış olanlar için ipuçları taşır bu yazı; Tomris Uyar ‘değer’ hayatlarına...
Bu, zor bir yazı. Hem titreyen bir elle yazılıyor hem de özlem dolu bir yürekle... Yedi yıl önce kavurucu bir Temmuz günü gördüm onu en son. Gayrettepe’de bir hastane odasında. İki gün önce çevresindeki herkes gibi beni de karşısına almış, veda etmişti. Bu ‘son’ onun kararıydı çünkü...
Tıpkı ‘ruh arkadaşı’ Virginia Woolf’un dediği gibi: “Kendimi üstüne fırlatacağım ölüm; boyun eğmeksizin ve yenilmeksizin”.
| (15 Mart 1941 - 4 Temmuz 2003) |
O, Tomris Uyar’dı. Ve bu yazı, şu cümlesine rağmen yazılıyor: “Yaşam öykümün yazılmasını istemem. Kendi üzerime düşünmeyi bu kadar önemli saymıyorum”.
15 Mart’ta 70 yıl olacak Tomris Uyar doğalı. Oysa o, 4 Temmuz 2003’ten beri 62 yaşında...
O benim ‘hocam’ ve arkadaşımdı. Evde öykü çalıştığı ‘şanslı’lardan biriydim. Aslında Bilgi Üniversitesi’nde açtığı “Kıyıdan Açılmak” atölyesinde tanıştık. Tam da onu anlatıyordu atölyenin adı. Güvenli, kuralları belli, çerçevesi çizili kıyı yerine açık denizi tercih ederdi hep. Özgürlüğü... Bağımsızlığı... Güçlü olmayı...
Edebiyatıyla tanımıştım onu önce. İlk okuduğum kitabı “Yürekte Bukağı”ydı. Sarsılmıştım. Dilindeki duruluk ve keskinlik büyülemişti beni. Sonra “Aramızdaki Şey”, sonra “Dizboyu Papatyalar”, “Otuzların Kadını”... Ve diğerleri...
Yazarlarla tanışmak tehlikelidir. Satırlarıyla kişiliği arasında uyum olmaz bazen, hem hayal kırıklığına uğrar hem de lezzetli okumalarınızı bir eksiltmiş olursunuz. Gereksiz bir risk... Ama bazen de müthiş bir buluşma yaşanır. Yazılan, yazan ve okuyan arasında... Bizimki öyle bir buluşmaydı. Kısa sürdü.
Şimdi, 70. yaş günü vesilesiyle Tomris Uyar’ı anlatmaya oturdum. Öykücülüğünü değerlendirmeye kalkışacak kadar şuursuz değilim. Haddimi biliyorum. Kitaplar orada duruyor zaten, “Gündökümleri” ve çevirileri de... Belki onunla hiç karşılaşmamış olanlar için ipuçları taşır bu yazı; Tomris Uyar ‘değer’ hayatlarına... Değil mi ancak sizi hatırlayan son kişi öldüğünde ölürsünüz, Tomris Uyar’ın ömrünü uzatırız belki 70. yaş gününde...
“ÖYKÜ BİR ANDIR”
15 Mart 1941’de İstanbul’da doğdu Tomris Uyar. Anne Celile Hanım da, baba Ali Fuat Gedik de hukuk mezunuydu. Babasının bir şiir kitabı, annesinin yayımlanmamış çevirileri vardı. Edebiyata düşkün bir aileydi onlarınki. Kışları Talimhane’de, yazları yıllar sonra da Tomris Uyar’ın dilinden düşmeyecek Büyükdere’de yaşadılar. Huzurlu bir hayat olduğu söylenemezdi; anneyle baba geçinemiyordu. Ne Tomris ne de kardeşi Süleyman’ın hafızasında ‘mutlu bir çocukluk’ olarak kalacak yılların sonunda boşandılar.
Tomris Uyar, Arnavutköy Kız Koleji’nde okudu. Henüz ortaokuldayken karar vermişti ‘öykücü’ olmaya. Çünkü “Öykü, bir insanın hayatındaki bir ânı ele alıp onun ışığında, o kişinin vereceği kararların, yaşayacağı değişimin ve hayatının alacağı yönün işlenmesi”ydi. Ona göre “öykü bir andı, bir oda yani...”
‘Oda’ tesadüfen seçilmiş bir benzetme değil burada. Zaten Tomris Uyar’ın dilinde nasıl bir tesadüf olabilir ki? Her sözcüğü taammüden edilmiş bir yazardı o. Derslerine de ‘oda’ ile başlardı. İlk ödev buydu: ‘Oda’yı yazmak. Tıpkı Virginia Woolf’ta olduğu gibi, onda da bir ‘oda meselesi’ vardı. Yazma koşullarının getirdiği bir meseleydi bu. Uzun yıllar ‘kendine ait bir oda’sı yoktu çünkü. Olduktan sonra da kullanamamıştı: “Çalışma odam hiçbir yere bakmıyor, çıt çıkmıyor, aklıma hiçbir şey gelmiyor”. Alışmıştı bir kere, hayat bir yandan aksın isterdi. Yaşayan bir dünya içinde yazmalıydı: “Postacı gelir, çocuk su ister, konuklar ansızın bastırır, ben o arada çalışırım işte”.
Kolejden sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne bağlı Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. Ama ne yapacağı çoktan belliydi: Yazacaktı. Ama onun için önce öykü değil, çeviri vardı. Nedenini şöyle anlattı: “Çeviriyi seçmemin nedeni İngilizceyi daha iyi öğrenmek değil, Türkçede dilimin kıvraklığını, esnekliğini sınamaktı. Öyküye daha sonra cesaretlendim.”
ŞAHSİYET RÖTARI
Hâl böyleyken çevirilerle başladı imzasını göstermeye, ki o imza R. Tomris’ti. Kimilerine göre babaannesi Rafia’dan geliyordu bu “R” kimileri de Richard Tomris diye eğleniyordu. İlk imzası, Varlık dergisinde 1962’de yayımlandı; Tagore’den “Şekerden Bebek” çevirisiyle.
O sıralarda soyadı Tamer’di aslında. Şair Ülkü Tamer’in eşi Tomris Tamer’di. Trajik bir hikayeye evrilen evlilikleri, ikisi de kolejden mezun olur olmaz başlamıştı. Bir de kızları olmuştu, Ekin. Ancak Ekin, henüz birkaç aylıkken sütten boğuldu. “Hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı” milatlardan biriydi, ayrıldılar.
Bir şair daha girdi hayatına, Cemal Süreya. Bambaşka bir ilişkiydi bu... Her akşam işten çıkıp şıp diye eve damlıyordu Süreya. Bir gün Tomris Uyar, “Biraz gez dolaş” dedi, “Arkadaşlarınla buluş”. Ertesi gün geç geldi Cemal Süreya, daha ertesi gün de, art arda geç geldi. Bu akşamlardan birinde örtü silkmek için pencereyi açan Tomris Uyar, apartmanın girişinde oturan Cemal Süreya’yı gördü ve gerçek ortaya çıktı: Her akşam iş çıkışı eve geliyor, ama aşağıda oturup ‘gecikiyordu’ Cemal Süreya. Tomris Uyar tarafından durumun adı derhal kondu: “Şahsiyet rötarı”.
Onun için her şeyin bir adı vardı. İkinci eşi Turgut Uyar’la birlikte çevirdikleri Lucretius “Lükrettin”di söz gelimi; hesap makinesi “Hafız”, son günlerinde sıklıkla buluştuğu radyoloji cihazı ise hayır getirmesi beklendiğinden “Hayrullah”...
Belki de bu nedenle Edip Cansever ona “Bir adın vardı senin, Tomris Uyar’dı” diye seslenmişti o meşhur “Yaş Değiştirme Törenine Yetişen Öyle Bir Şiir”de; “Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene”...
Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever... Hiç şiir yazmadığı halde İkinci Yeni’nin olmazsa olmazıydı Tomris Uyar. Hatta İkinci Yeni’nin kraliçesiydi o. Ama aralarında Edip Cansever’den daha çok etkilendiğini açık açık söylerdi: “Daha çok anlatan, daha süslü ve imgesi bol. Tekrarı seven bir şair”.
İLK DOSYASI YANDI
İlk öykü dosyası “Suya Yazılı”yı bitirdiğinde tarih 1967’ydi. Adı, dosyanın kaderini de çizdi, “Suya Yazılı”nın tek kopyası, Cemal Süreya ile birlikte çıkardıkları Papirüs dergisi yangınında kül oldu. Geriye yalnızca 1965’te Türk Dili dergisinde yayımlanan “Kristin” adındaki öyküsü kaldı. Ne o dosyayı ne de aynı yangında yok olan, Dos Passos’un “USA” çevirisinin 100 sayfasını yeniden yazmayı düşündü. Öyle biriydi çünkü, giden gitmiştir. Nokta.
Bu kadar ciddiye alınacak şeyler değildi bunlar. Açık açık da söyleyecekti: “Yaptığı işi çok ciddiye alan insanlar için üzülürüm. Bir şeyi ciddi yapan bir insanın bir de kişisel bir ağırlık taşıması gerekmez.”
Kendisini ciddiye almakla da meselesi vardı. Sağlıklı yaşamak gibi bir derdi yoktu bir kere: “İnsan hayatının üstüne titreyerek korunacak bir şey olmadığına inanıyorum”. Feyza Hepçilingirler de bu tavrını destekleyecekti: “Tomris uzun yaşamak isteseydi, yaşadığı gibi yaşamazdı zaten”.
“Suya Yazılı”nın akıbetinden sonra, yayımlanan ilk kitabı “İpek ve Bakır” oldu. Yıl 1971’di. Artık Turgut Uyar ile evliydi ve oğul Turgut’un annesiydi.
“İpek ve Bakır” onu anlatan bir addı sanki. İpek kadar asil, bakır kadar dayanıklı... Bunun ardından gelen kitaplar da onu anlattı: “Ödeşmeler” (1973), “Dizboyu Papatyalar” (1975), “Yürekte Bukağı” (1979), “Yaz Düşleri Düş Kışları” (1981)... Kadınların dünyası ağırlıktaydı bu kitaplarda. Buruk ve kırgın anlar, toplumsal dönüşümler... Şiirsel dili İkinci Yeni’nin ruhunu taşıyordu.
Ama yazmak onun için her şeyden önce yenilenmekti. Temel izlekleri her daim baskıya karşı çıkma ve ödeşmeydi; ama teknik olarak yeni bir mecraya doğru akmalıydı öyküleri: “Kendimi tekrar etmek istemiyorum. O yüzden gittikçe güçleşiyor öykü yazmak“.
Kendini ‘profesyonel bir yazar’ olarak tanımladı hep. Bir meslekti bu, duygusal yaklaşmaya gerek yoktu. “Yazmak/ yazı, yazarlıktan daha önemli”ydi. “Bunu yazmam neyi değiştirdi?” sorusuna cevap vermeliydi öncelikle. Gönül çelmek ya da ‘iyi gelmek’ için yazmak gibi bir derdi hele hiç yoktu. “Yaşadığım ülkede ferahlatıcı yazılar yazılabileceğine inanmıyorum” diyordu, “Oyalayıcı bir şeyler yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.”
YORUM OKURA AİT
“Gecegezen Kızlar”da (1983) daha önce “Şahmeran Hikayesi”nde yaptığını ileriye götürdü, masal kahramanlarını günümüze getirdi. “Dön Geri Bak” (1985) ve “Yaza Yolculuk”ta (1986) ise yazar da bir öykü kahramanıydı. 1990 tarihli “Sekizinci Günah”, en büyük özelliklerinden birini, ironisini bonkörce kullandığı bir kitap olarak buluştu okurla.
“Otuzların Kadını” (1992) ise bana imzaladığı gibi “hayatının kitabı”ydı. O kadın, annesiydi. Dönemin kadınlarını anlattığı, bulmaca gibi bir kitaptı bu. Uzun bir öykü... Sonra her zamankinden fazla bir süre, altı yıl girdi araya. Ve “Aramızdaki Şey” kırmızı temasıyla çıkageldi. Bir öyküde kırmızı bir elbise, diğerinde kan pıhtısı olarak...
Ve son kitap, “Güzel Yazı Defteri” (2002)... İletişimsizliği, Tomris Uyar’ın yaşadığı toplumla arasının iyiden iyiye açıldığını apaçık gösteren bir uzun öykü. Kendi kendine ve öykülerinde sorduğu soruların buluşması. On bir kitaplık külliyatın sonundaki halka.
Tomris Uyar öykücülüğünü değerlendirmeyi yetkin ellere bırakmakta fayda var. Şöyle anlatıyor Semih Gümüş: “Tomris Uyar’ın konuşmaktan kaçınmayan, hem kendilerini anlatmak için hem de karşılarındaki kişilerle ilişki kurmak ya da tartışıp hesaplaşmak için düşündüklerini seslendiren öykü kişileri var. Öykü, aynı zamanda insanların birbirleriyle konuşarak anlaştıkları bir dünyadır onun için. Ama yazdığı hiçbir öyküde öykü kişilerinin aldıkları yeri boş sözlerle genişletmeye kalkıştıkları görülmez. Kısa ve özlü konuşma tümceleri içinde yoğunlaşmış anlamlara gönderirler okuru. Okura da söylenen sözlerin ardındaki suskuları anlama çabası düşer ki, Tomris Uyar’ın öykülerini okumanın değeri de buradadır. Okura öğretmenlik edecek bir edebiyatı düşünmesi bile olanaksızdır onun: Yorumu okura bırakır.”
SONA DOĞRU
En yakın dostlarından Füsun Akatlı ise “Öykülerinin doğru yaşamak/ yanlış yaşamak üzerine uzun uzun düşündürdüğünü, farkına varılmaksızın benimsenmiş değer yargılarını adamakıllı silkelediğini de söylemeliyim” diyor: “Kişilerinin değer bilincini, yaşamlarının mihenginden geçirerek irdelemektedir Uyar. Onun öykülerindeki, her biri insanlık cevherini başka bir katmanında saklayan karakterler kimlerdir? Sahip çıkılmayanlar, sahip çıkamayanlar, umarsızlar, yaşamaya özenenler, bir şeyleri kendilerine yediremeyenler, yaşamın köşeye kıstırdıkları, alışkanlıklara tutsak olanlar, kendine yabancılaşanlar, tükenenler, sıradanlığın usul güvenini taşıyanlar, kendini salıverenler, tutunmak isteyenler ve tutunmamak isteyenler... Hepsi, bütün bu yaşantılarla baskın verirler Tomris Uyar’ı okuyanlara.”
“Güzel Yazı Defteri” yayımlandıktan sonra aklında korku öyküleri yazmak vardı. Zaman yetmedi. 2003’ün bahar aylarıydı. Telefon, onun sesi: “Yemek borusu kanseriymişim”. Sonrası hızlı, çok hızlı. “İyi gidiyor” diye sevinilen radyoterapi seansları, yılların alkol yükü ve siroz tecrübesiyle takati kalmayan karaciğerin havlu atması, apar topar kaldırılan hastanede geçen haftalar... Her geçen gün bir parça daha ‘giderek’ ama hep Tomris kalarak...
Gözlerindeki ışıltı hiç eksilmedi, zaman zaman yıkıcı bir hâl alan zekası hastalıktan hiç etkilenmedi. Acılarına rağmen sarkastik mizahı yerli yerindeydi. Hele ki cesareti... Onu hiç terk etmedi. Kendisi ufak tefek, yüreği dev gibi bir kadındı.
Arkadaşımdı. Hocamdı.
Gündökümlerinden birinde şöyle diyordu: “Bu toplumu haklı çıkarmadan ölmenin bir yolunu bulmalıyım diye düşünüyorum. Akciğer kanserinden ölsem çok sigara içiyordu diyecekler. Sirozdan ölsem çok içki içiyordu diyecekler. Araba çarpsa, herhalde hafif içkiliydi, şoför haklıdır diyecekler. Türkiye’de intihar da edilmez. İlaç ve içki şişelerinin kapakları açılmaz, su gelmeyebilir, havagazı gelmeyebilir, tren vaktinde gelmez, atamazsın kendini altına.”
Ama olmadı. Toplum haklı çıktı; Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever’le aynı yaşlarda çekip gitti. Onların yanına...
Tomris Uyar İçin Bir Şiir Kurma Çalışması
seni sonsuz biçiminde buldum o biçimi almıştın
sandviçlerle, kötü şehirle, terle başbaşa kalmıştın
yürüdü üstüne herkesin neonu, herkesin babaannesi
herkesin en eski olan kökü, en eski hanesi
yeşili bozup suya çevirdin, akşamı sonsuz uzattın
ne buldunsa o akşama uygun, ne buldunsa ona kattın
perdeler uzundu, rüzgar kısa, masalar üç bacaklı
masalar dört bacaklı, rüzgarlar uzun, perdeleri kısalttın
sen bir atmacanın en uzun çığlığısın her tür gökte
göğü büyüttün, otobüsleri aldın, şehirleri ufalttın
yıkılan bir kedi bir süre olarak doldurur sesini
seversin bir kanaryanın sesinden çok kendisini
denizi ve ormanı, açlığı ve başkaldırmayı ayırmadın
bırakılmış bir köşebaşının en güzel tanımıdır adın
seversin diye söylerim her şeyi, sana uygun olsun
çünkü her şeyin birbirine uygununu sen bulursun
gel ellerini ver en güzel ellerini öyle
ruhum, ateş yüreğim, kokum, birlikte öyle
Turgut Uyar
KİTAPLARI
- Gündökümü/ Bir Uyumsuzun Notları 1-2”
- “Yaz Düşleri Düş Kışları”
- “Yürekte Bukağı”
- “Aramızdaki Şey”
- “Yaza Yolculuk”
- “Otuzların Kadını”
- “Sekizinci Günah”
- “Gecegezen Kızlar”
- “Dizboyu Papatyalar”
- “Ödeşmeler ve Şahmeran Hikayesi”
- “İpek ve Bakır”
- “Güzel Yazı Defteri”
ZEYNEP ALTIOK’UN KALEMİNDEN;
Annem FÜSUN AKATLI
| (7 Mayıs 1944 - 4 Temmuz 2010) |
FÜSUN Akatlı bana göre başlı başına bir eserdir.
Onu yetiştirenlerin izinde kendi mayasını ince ince işlemiş, onurlu bir ömrü giyinmiş, içi sırça kırılganlığında bir demir leblebi. Böyle demem yanıltmasın sizi. O duruşuyla, ahlakı ile, doğru bildiğinden ödün vermezliği ile, birikimi ile demir leblebidir ama içindeki çocukla yaşar.
Hayatı mizahın gücü ile süsler. Sıcaktır, sevecendir, en önemlisi komiktir. İnsanlara dinginliği ve sakinliği ile güven verirken, keskin zekası ve zihin atlamaları ile eğlendirmeyi de bilir.
Dinleyen, dinleten, ışıyandır.
Felsefenin sıkıcı değil eğlenceli olabileceğini göstermek ister. Bu yüzdendir ki, “felsefe gözlüğüyle edebiyat”ın peşinden gider.
Zamanı yaşatmak ve zamana direnmek için yazar.
Bozulana, kirlenene karşı direnen, dili, yazıyı içselleştirmiş, yeni nesiller yetiştirmek için tüm birikimini öğrencilerinin eğitimine yatırmış bir akademisyendir.
Karanlıklardan aydınlıklara çıkmak için kendi gibi mütevazı bir “sis lambası” diyebiliriz ona. Asla gösterişli değil ama alabildiğine parlak ve sıcak.
“Tenha yolun ortasında, kolu kanadı kırık alabildiğine şaşkın, alabildiğine yılgın ve bütün vazgeçmelere teşne” bulur kendini. Vazgeçmez. Değişen zamana; değişen, özünü unutan dostlara, haksızlıklara sığlıklara direnir. “Zamansız yazılar”la kimi zaman dil için, kimi zaman ülkesi için kimi zaman da çok ama çok önemsediği kültür için çare arar. İz bırakır. “Acıyla, sevgiyle, kahramanca”, inandığı değerler uğruna, kendi için değil, insanlık için, emekçiler için, öğrencileri için, kızı için, düşünenler için savaşır.
“Aklın gücüne inanan bir anneyi, sevginin gücüyle yaşatan çok değerli kızıma…” demiş bir kitabını imzalarken bana.
“Keşke sana bırakacak başka şeylerim de olsaydı. Ama biliyor musun, bu kitap denen şeyler de kimi insanların hayatıdır”.
Bomboş bir sayfadan dopdolu bir “edebiyat defteri” çıkarmak isteyen, bir birey yaratmak için ödün vermeden didinen bir anneden daha değerli kim olabilir? O defteri bana işlediğin, “satırbaşlarının düzenini bozmadan kenar süsleri ile yaşamıma anlam kattığın” için sana çok teşekkür ederim anneciğim. Umarım seni hiç mahçup etmem. Sana layık bir evlat olmak için daha gidecek çok yol var. “Kültürsüzlüğün kışı”nda üşüyen yüreğimi dindirmek için “rüzgara karşı felsefe”nin ışığında “düşünce ufkuna pupa yelken” o zaman!
SİVAS İÇİN ŞİİRLER OKUYAN YAZARLAR HAYKIRDI
Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) üyeleri önceki akşam, Sivas Katliamı’nın 19. yılında Kadıköy’de “2 Temmuz Yan Yana” diyerek yürüdüler. TYS’nin Fotoğraf Sanatçısı Mehmet Özer’in Sivas katliamıyla ilgili fotoğraflarından hazırladığı gezici sergiyi taşıyan yazarlar, Madımak’da ölenlerin de öldürülenlerin de unutturulmasına engel olacaklarını duyurdu. “Sivas’ı unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız” diye haykıran TYS üyeleri, sloganlarıyla gezici serginin aynı zamanda hem taşıyıcısı hem de sesi oldu.
Serginin Kadıköy-Moda tramvayıyla gezdirilmesini planlayan TYS üyeleri, tramvay sürücüsünün ‘Eylem yapıyorsunuz, amirime haber vermem lazım’ şeklindeki engellemelerine takıldı. Tramvay sürücüsünün veryansınları Şair, Yazar Sennur Sezer ve diğer üyelerin tepkisine neden oldu. Bu etkinliğin bir eylem değil, Sivas anması olduğunu, sendikalı yazarlar olduklarını ve son derece yasal bir buluşmayı gerçekleştirdikleri uzun uzun anlatıldı. Neyse ki küçücük tramvay içinde sesi baskın çıkan TYS’nin yazarları oldu.
Tramvayın içindeki bu kısa yolculuk boyunca tüm resimler bir sergileme disipliniyle sergilendi. Caddelerden geçenlerin, duraklarda bekleyen insanların, Aziz Yıldırım’ın tahliyesini kutlamak için Kadıköy’e gelenlerin de o gün yolu bu sergiyle kesişti. Gezici sergiyle birlikte Kadıköylülere Metin Altıok, Behçet Aysan ve Uğur Kaynar’ın şiirleri dağıtıldı.
SİVAS'A BENZER ONLARCA ACI YAŞANDI
Yapılan sergi yürüyüşünün ardından yazarlar Kadıköy Postanesinin önünde basın açıklaması yaptı. Açıklamayı okuyan TYS Genel Başkanı Mustafa Köz, Sivas Katliamı’nın üzerinden geçen 19 yıl boyunca Sivas’a benzer onlarca acı yaşandığına dikkat çekti. “İki yüze yakın gözaltında kayıp, yargısız infaz, ‘Hayata Dönüş’ operasyonları, Güneydoğu asit kuyuları, toplu mezarlar, daha dün Uludere, daha dün Urfa, Gaziantep, Adana cezaevleri... Muhalifleri, azınlıkları düşman gören gerici iktidarların kanlı oyunları, siyasal tetikçileri değişmedi” diyen Köz, bunun için bu ülkenin yazarlarının, Sivas davasının zaman aşımına uğratılmasıyla daha da kirlenen vicdanların sorgulayıcıları olmayı sürdüreceklerini dile getirdi.
Köz sözlerini şöyle sürdürdü: “19 yıl önce Madımak’ın önünde kibriti çakanlar kapının önündeydi. Şimdi Meclisteler. Bir çoğu Milletvekili, Bakan oldu. Başbakanın danışmanlığını yapanlar var. Durum böyle olunca çok da iyimser olmanın alemi yok. 19 yıldır değişik biçimlerde yangın sürüyor. 19 yıl önce de olsa, 20 yıl sonra da olsa faşist iktidarlar ülkenin başında oldukça bu yangın sürecek. Mücadelemiz bu yangının büyümemesi için” dedi.
TÜRKİYE’DE HUKUK SINIFSAL OLARAK AYRIŞIYOR
Emin Karaca (Araştırmacı): Bu ülkede katliam kültürü yaratılmak isteniyor. Sivas, Uludere, cezaevlerindeki katliamlar topuma kanıksandırılmaya çalışılıyor. Türkiye’de hukuk sınıfsal olarak ayrışıyor. Burjuvaziye farklı, emekçilere farklı hukuk uygulanıyor. Sivas davasında da yargının elinden kaçabilenler kendilerine göre işlenen hukukun neticesinde kaçabildiler. Fakat bundan sonra da hangi iktidar, hangi hukuku kullanıyor olursa olsun bu davayı sonuçlandırmalı.
BU KARA SAYFANIN TEMİZLENMESİ GEREKİYOR
Sennur Sezer (Şair-Yazar): Aslında Sivas davası bitmedi. Bu işin gerçek suçluları cezalarını almadıkça da bitmeyecek. 2 Temmuz bir gençlik ve aydın katliamı olarak planlanmıştı, gerçekleştirildi. Ne katliamlar bitti ne de aydınlarla halkın düşman olması için yapılan provokasyonlar. Bu kara sayfanın temizlenmesi, adaletin de yöneticilerin de lehinedir. Ne var ki yitirilenler ve onların bıraktıkları boşluk üzerinden 19 yıl geçti. Bir o kadar daha geçse de dolmayacak. Asıl acı olan odur.
HALKIN VE VİCDANIN HUKUKUNDA ZAMAN AŞIMI YOKTUR
Müslüm Çelik (TYS Genel Sekreteri): Kağıt üzerinde davanın geldiği nokta zaman aşımı diye adlandırılabilir. Bu burjuva hukukunun davadaki geldiği noktaya da Başbakan ‘Hayırlı olsun’ diyebilir. Fakat halkın hukukunda ve vicdanın hukukunda bu tür zaman aşımı diye bir şey yoktur. İnsanlık tarihinde pek çok katliam vardır ve insanlık bu yaraları zaman aşımıyla değil, umuduyla, direnciyle yaşamıştır. Sivas davasında esas süreç bundan sonra başlamalı ve bunun da öncüleri hukukçular olmalı.
(Evrensel)
KANLI NİGAR 10 TEMMUZ'DA KARŞIYAKA AÇIKHAVA TİYATROSU'NDA
Birbirinden ünlü isimlerin hayat verdiği Kanlı Nigar’ı bu kez ‘’Adım Tiyatro’’ sahnesinde ‘’Perihan Savaş’’ canlandırıyor. Fakir bir ailenin kızı olan Nigar, zengin, şımarık bir ailenin yanına hizmetçi olarak verilir. Evin beyinden kedisine kadar herkesin tacizine maruz kalan Nigar neden Kanlı Nigar olmuştur? İşin özü bu aslında. Her ne kadar her şeyi yaşamışsa da bir şekilde buna bir dur demenin yolunu hep arıyor ve sonunda da kendi sistemini yazıyor Nigar. Hayatın her yükünü en ağır şekliyle taşımış bir kadın. Ama sonunda taşıtmayı da öğretmiş hayat ona. Yaşamı boyunca erkeklerden çok çekmiş olan Nigar, tanıştığı adamlara çeşitli tuzaklar kurar. Onları zor durumlara sokarak eğlenir. “Kadını fendi erkeği yendi!” düşüncesi, dramatik bir işlemeyle ön plana çıkarılır.
Yazan: Sadık Şendil
Yöneten: Müfit Kayacan
Oyuncular: Perihan Savaş, Soner Arıca, Sümer Tilmaç, Ercüment Balakoğlu, Umut Oğuz, Hilmi Erdem, Müfit Kayacan, Esin Gündoğdu, Ebru Karaman, Yaşar Ayvacı, Ender Gülçiçek ve Delal Külek.
10 Temmuz 2012 21:00
Karşıyaka Açıkhava Tiyatrosu, İzmir
Biletler: Biletix
Bilet Fiyatları: 1. Kategori – 45.00 TL, 2. Kategori – 34.00 TL
KALDIRIM
KÜRTAJ SANATÇILARIN GÜNDEMİNDE
Daha önce sayfalarımızdan duyurduğumuz 'Bedenimiz devletin gündemine girmiş hayrola!' diyerek yola çıkan Saadet Sorgunlu ve Kardelen Fincancı'nın 7-8 Temmuz kolektif eylemi herkesin katılımına açık.
Kadıköy’den iki sanat atölyesi... İkisinin de sahibi kadın sanatçılar. Atölye Çıkızgâh Saadet Sorgunlu’nun, Atölye Panorama ise Kardelen Fincancı’nın mekânı. Bu iki ismi bir araya getiren ise gelecek yasama yılında çıkarılması planlanan kürtaj yasası.
“Bedenimiz devletin gündemine girmiş hayrola!” diye yola çıkan bu iki sanatçı, Sorgunlu’nun öncülük ettiği kolektif bir eyleme imza atmaya hazırlanıyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde kürtaj üzerinden manipülasyona, gündem değiştirmeye, kadınların bedenlerine el uzatma çabalarına karşı hak ve özgürlükleri savunmak için sanatçı atölyelerini birer sergi alanına dönüştürüyorlar.
Kürtaj yasasının haziran ayı sonunda görüşüleceği beklendiği için, sonrasına denk gelen 7-8 Temmuz’u eylem tarihi olarak belirleyen ekip, yasanın görüşülmesi ertelense de eylemin görüşmelerden önce olmasının farkındalık yaratmakta etkili olabileceğini düşünüyor.
Türkiye’deki atölyelere, sanatçılara, katılmak isteyen herkese açık olacak eylemle eserler üzerinden ortak bir dil ve tavır oluşturmak hedefleniyor. Ayrıca atölyesi olmayan sanatçılar için İstanbul Anadolu yakasında KargART, Ütopya Platform, Anadolu Mozaik Sanatı ve Sanatçıları Derneği ve Avrupa yakasında Depo İstanbul, Galata Fotoğrafhanesi ve Beks, Diyarbakır’da Diyarbakır Belediyesi Galerisi, Yalıhan/Çanakkale’nin bu eylem için sanatçılara kapıları açık olacak. Eylem kapsamında üretilecek eserlerin fotoğrafları, kayıt ve röportajları da eylem sonrasında internet sitesinde yayımlanacak, sponsor bulunması halinde ise bir katalog haline getirilecek.
“Kürtaj yasağı yasal tecavüzdür” diyerek bu sanat eylemine destek vermek isteyenlerin, 6 Temmuz’a kadar www.7-8temmuz.com, info@7-8temmuz.com ya da ssorgunlu@gmail.com adreslerine ulaşmaları yeterli.
KALDIRIM
SABANCI MÜZESİNDE AÇILAN KoBrA SERGİSİ VE 'İLK KEZ' AYIBI!
“Cobra’ nın önemi, bir dikiz aynasının önemi gibidir, önümüze bakarken geriyi görmemizi sağlar.”
S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), bu yaz, ikinci dünya savaşı sonrası avangardı KoBrA’yı ağırlıyor. Hollanda’daki Kobra Modern Sanat Müzesi ve ABN AMRO Bank koleksiyonuna ait eserlerden derlenen seçki; tablo, heykel, kumaş, seramik, kağıt üzerine işler ve belge niteliğindeki malzemelerden oluşuyor.
Sergi öncesi basına gönderilen ilk bültende “Türkiye’de ilk kez SSM’de... 20. yüzyılın çığır açan sanat akımı: KoBrA” başlığı ile duyurulan sergi, esasında KoBrA’nın ülkemize ilk ziyareti değil. Aynı hata, Cumhuriyet Gazetesi’nden Meltem Yılmaz’ın “KoBrA’nın 1000 günü” başlıklı yazısında da tekrarlanıyor: “savaş sonrasının avangard sanat akımının yapıtları ilk kez Türkiye’de”.
| Ali Artun, CoBrA- post-CoBrA sergisi açılış konuşması, 1992. |
Oysa 1992 yılında CoBrA- post-CoBrA adıyla kapsamlı bir sergi gerçekleşti. Ali Artun’un küratörlüğünde Ankara Devlet Resim Heykel Müzesi’ndeki sergi, Belçika Oostende Modern Sanat Müzesi Direktörü W. Van den Bussche’ ün katkıları ile Danimarka, Belçika ve Hollanda’daki müze ve özel koleksiyonlardan derlenen 15 sanatçının 73 eserinden oluştu. Türkiye’de çağdaş sanat etkinliklerini desteklemek ve sanat algısını güçlendirmek amacıyla kurulan Sanart’92 etkinlikleri kapsamında gerçekleşen sergiye bir de katalog eşlik etti.
Buna rağmen Sabancı Müzesi’ndeki serginin duyurularında CoBrA- post-CoBrA sergisinin varlığı gözardı ediliyor. Günümüzde medya ile sanat ilişkisi, sanatçılar, sanat kurumları, sponsorlar ve halkla ilişkiler şirketleri arasındaki çalışmalar etrafında şekilleniyor. Bu çalışmalar sırasında a’dan z’ye tüm birimlerin, prestij kazanma, reklam yapma, izleyici çekme gibi kanıksanan niyetleri bir kenara bırakıp okuyucuya karşı sorumlu olduklarını unutmaması, ayrıca bilinçli ve sanatın tarihine saygılı izleyicilerin varlığını da gözardı etmemesi gerekir.
Elif ÜNEY (skopbülten)
RAGA (Red and Green Alternative Networks) buluşması başlıyor. Türkiye’den Yeşil ve Sol hareketin çağrıcılığını yaptığı buluşma, 5-8 Temmuz tarihleri arasında İTÜ’de gerçekleştirilecek.
RAGA, Avrupa Sosyal Forumu sırasında Fransa’dan katılan politik ekoloji grubuyla bir tanışma ve ortak çalışma yapma fikri üzerine görüşmelerle başladı. Les Alternatifs ve Yeşil ve Sol’un ortak fikriyle Dünya’daki kızıl ve yeşil alternatiflerin buluşmasına karar verildi.
İki grupta ilk başta Avrupa’dan başlayarak dünya genelinde ulaşabildikleri herkesi imza metnine çağrıcı olarak davet etti. Bu uzun süren görüşmeler ve davetler sonunda gerçek anlamda ilk organizasyon şekillendi. Bu çağrıya resmi olarak cevap veren ilk gruplar Les Alternatifs (Fransa), Alliance for Green Socialism (Britanya) , Mouvement des Objecteurs de Croissance (Fransa),. Ardından , Los Alternativos – Alternativa Roja y Verde (İspanya), Grupo de Contacto RAGA (Brezilya) katılımcı oldular.
Bu buluşmaya katılanlardan bazıları; Türkiye’den Yeşil ve Sol ; “Nükleer Karşıtı Mücadele” , “Tohum ve Gıda Güvenliği” konusunda, Ekoloji Kolektifi; “21.Yüzyılda Mücadeleler ve Saldırılar” , Karadeniz İsyandadır Platformu; “Yerel Mücadelelerin Kentlerdeki Yansımaları…” konusunda, Yeryüzüne Özgürlük Derneği; ”Türcülük ve Hayvan Hakları” konusunda,AKÇEP-BAÇEP- EGEÇEP; “Mücadele Deneyimleri” başlıklarıyla bu buluşmada yer alıyorlar.
Raga; genel anlamıyla standart bir sosyal forum değil, çözüm üretici ve teorik-pratik anlamda deneyimlerin bir araya gelmesi bakımından genellikle atölyeler ağırlıkta olacak . Ekoloji mücadelelerinin yoğunlaştığı Türkiye, Avrupa, Latin Amerika deneyimlerinin yeni bir birlik oluşturması için bir ilk adım olması hedefleniyor. 5-8 Temmuz tarihleri arasında İstanbul İTÜ’de gerçekleşecek olan RAGA (Red and Green Alternatives) buluşmasına herkes aktif katılımcı olarak davetlidir.
Tarih: 5 Temmuz 2012 (Perşembe) – 8 Temmuz 2012 (Pazar)
Yer: İstanbul Teknik Üniversitesi, Yabancı Diller Yüksek Okulu, Maçka Kampüsü-İstanbul, Türkiye.
RAGA BULUŞMASI BAŞLIYOR
RAGA (Red and Green Alternative Networks) buluşması başlıyor. Türkiye’den Yeşil ve Sol hareketin çağrıcılığını yaptığı buluşma, 5-8 Temmuz tarihleri arasında İTÜ’de gerçekleştirilecek.
RAGA, Avrupa Sosyal Forumu sırasında Fransa’dan katılan politik ekoloji grubuyla bir tanışma ve ortak çalışma yapma fikri üzerine görüşmelerle başladı. Les Alternatifs ve Yeşil ve Sol’un ortak fikriyle Dünya’daki kızıl ve yeşil alternatiflerin buluşmasına karar verildi.
İki grupta ilk başta Avrupa’dan başlayarak dünya genelinde ulaşabildikleri herkesi imza metnine çağrıcı olarak davet etti. Bu uzun süren görüşmeler ve davetler sonunda gerçek anlamda ilk organizasyon şekillendi. Bu çağrıya resmi olarak cevap veren ilk gruplar Les Alternatifs (Fransa), Alliance for Green Socialism (Britanya) , Mouvement des Objecteurs de Croissance (Fransa),. Ardından , Los Alternativos – Alternativa Roja y Verde (İspanya), Grupo de Contacto RAGA (Brezilya) katılımcı oldular.
Bu buluşmaya katılanlardan bazıları; Türkiye’den Yeşil ve Sol ; “Nükleer Karşıtı Mücadele” , “Tohum ve Gıda Güvenliği” konusunda, Ekoloji Kolektifi; “21.Yüzyılda Mücadeleler ve Saldırılar” , Karadeniz İsyandadır Platformu; “Yerel Mücadelelerin Kentlerdeki Yansımaları…” konusunda, Yeryüzüne Özgürlük Derneği; ”Türcülük ve Hayvan Hakları” konusunda,AKÇEP-BAÇEP- EGEÇEP; “Mücadele Deneyimleri” başlıklarıyla bu buluşmada yer alıyorlar.
Raga; genel anlamıyla standart bir sosyal forum değil, çözüm üretici ve teorik-pratik anlamda deneyimlerin bir araya gelmesi bakımından genellikle atölyeler ağırlıkta olacak . Ekoloji mücadelelerinin yoğunlaştığı Türkiye, Avrupa, Latin Amerika deneyimlerinin yeni bir birlik oluşturması için bir ilk adım olması hedefleniyor. 5-8 Temmuz tarihleri arasında İstanbul İTÜ’de gerçekleşecek olan RAGA (Red and Green Alternatives) buluşmasına herkes aktif katılımcı olarak davetlidir.
Tarih: 5 Temmuz 2012 (Perşembe) – 8 Temmuz 2012 (Pazar)
Yer: İstanbul Teknik Üniversitesi, Yabancı Diller Yüksek Okulu, Maçka Kampüsü-İstanbul, Türkiye.
KALDIRIM
ULUSLARARASI İZMİR HEYKEL ÇALIŞTAYI
Uluslararası İzmir Heykel Çalıştayı 13 Ekim – 02 Kasım 2012 tarihleri arasında düzenleniyor.
Tarihi çok eski çağlara kadar giden İzmir, Akdeniz dünyasının önemli liman kentlerinden biriydi. Hititlerden İyonlara, Lidyalılardan Perslere, Helenlerden Romalılara ve Bizanslılardan Osmanlılara kadar birçok uygarlığa tanıklık etti.
Sırtını Anadolu’ya yaslarken, yönünü Akdeniz’e çevirip, Akdeniz’in Lodosunu soluyan, yüzyıllardan bu yana birçok kültürün beraberce yaşadığı, Anadolu kültürü ile Batı’nın kaynaştığı İzmir’de, bu birliktelikten özgün bir kent ve özgün bir İzmirli kimliği oluştu. İzmir’in yakın çevresindeki yerleşkelerde Antik Yunan ve Roma dönemi heykel ustalarının, bölgenin ilk kentlerini, kral yollarını ve tapınaklarını dolduran görkemli heykeller bir çok kişi tarafından bilinmektedir.
İşte bu geleneği yeniden canlandırmak ve İzmirlileri Uluslararası heykel sanatçıları ile buluşturmak, İzmir sokaklarını, parklarını sanat eserleri ile bezemek adına Ekim ayında “Uluslararası Heykel Çalıştayı” gerçekleştiriyoruz.
“Uluslararası Heykel Çalıştayı” ile dünya ülkelerini ve sanatçılarını, “AKDENİZ” konsepti altında bir araya getirmek istiyoruz.
Bu Çalıştay’a, 10 sanatçı katılacak ve ana malzeme olarak ahşabı kullanarak “Akdeniz” coğrafyasından ve tarihinden aldıkları ilhamla yaratacakları heykeller ile kendi birikimlerini, İzmirliler ile paylaşacaklar.
13 Ekim- 2 Kasım 2012 tarihleri arasında İzmir’in en güzel alanlarından biri olan Fuar Alanı / Kültürpark’ta yapacağımız 21 günlük çalışma, ulusal ve uluslar arası sanatçıları İzmir halkı ile buluşturuyor.
Çalıştay başvuru formu ve şartnameyihttp://www.izmir.bel.tr/Kultursanat/Festivaller/anasayfa adresinden bulabilirsiniz.
Katılım Şartnamesi
Madde 1- Uluslararası Ahşap Heykel Çalıştayı, İZMİR şehrinde, 13 Ekim- 2 Kasım 2012 tarihleri arasında gerçekleştirilecektir.
Madde 2- İzmir Büyükşehir Belediyesi Uluslararası Heykel Çalıştayı’nın amacı, İzmir kentine kalıcı, nitelikli, sanata uluslararası bakışı olan çağdaş yapıtlar kazandırmakla birlikte, sanat ürünlerini dış mekanlara taşıyarak kalıcı eserlerin sürekli olarak sergilenmesini sağlamak, kent kültürüne ve estetiğine katkıda bulunmaktır.
Madde 3- Çalıştayın konsepti “AKDENİZ” olarak belirlenmiştir.
Madde 4- Yontu malzemesi olarak “ahşap” kullanılacaktır.
Madde 5- İzmir Büyükşehir Belediyesi her sanatçıya, toplam 2m³’ü geçmeyen kestane kütükler verecektir. Ayrıca yapıtların montajı, kaidesi ve bunun için gerekli malzemeler, başvuru dosyasında belirtilmiş olması koşulu ile İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından karşılanacaktır.
Madde 6- Sanatçı ahşap kullanımına ek olarak başka malzemeler de kullanabilir, ancak teknik çözüm ve masrafları sanatçıya aittir.
Madde 7- İzmir Büyükşehir Belediyesi, çalıştay alanında 220V elektrik, uzatma kablosu, 2 adet elektrikli testere ve bunun uzatma hortumları, epoksi, tutkal, yapıştırıcı, ahşap kavaleler, balmumu, yat verniği, matkap ve gölgelik temin edecektir.
Madde 8- Sanatçılar elektrikli ve küçük el aletleri ile bunların sarf malzemelerini kendileri temin eder.
Madde 9- Uluslararası Ahşap Heykel Çalıştayı’na 3′ü Ulusal, 7′si Uluslararası olmak üzere toplam 10 sanatçı katılır. Jüri gerekli gördüğü takdirde katılımcı sayısı 10 kişiden az olabilir.
Madde 10- Çalışma açık havada gerçekleştirilecektir. Sanatçıların, ani yağmur ve sıcak gibi mevsime bağlı hava şartlarına hazırlıklı olmaları gerekmektedir.
Madde 11- Çalıştaya katılmaya hak kazandığı halde gelemeyeceğini bildiren sanatçıların ve sempozyumun başlangıç tarihinden itibaren 2 günlük süre içerisinde herhangi bir mazeret bildirmeksizin sempozyumda hazır bulunmayan sanatçıların katılımları iptal edilecektir.
Madde 12- Çalıştaya katılan sanatçıların, ulaşım, sabah, öğlen ve akşam yemekleriyle birlikte konaklamaları İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından karşılanacaktır.
Madde 13- Ulaşım, tüm sanatçılar için ekonomi sınıfı, gidiş-dönüş uçak bileti ve havaalanından karşılamayı kapsar.
Madde 14- Katılımcı sanatçılar, 4 yıldızlı (lux) tek kişilik odalarda konaklar.
Madde 15- Katılımcılar yanlarında getirdikleri refakatçilerin ulaşım-konaklama ve yiyecek masraflarından kendileri sorumludur.
Madde 16- Katılımcılara yapılacak olan ödeme, iki kısımda gerçekleşecektir; katılımcının esere başlama tarihinden sonraki 3 gün içersinde katılımcılara 1000 Euro avans olarak ödenecek; eserin tamamlanmaması halinde avans olarak verilen 1000 Euroyu katılımcı idareye iade edecektir. İşini Çalıştay’ın son çalışma günü olan 31 Ekim tarihinde teslim eden eser sahiplerine ücretin kalan kısmı olan 2000 Euro ödenecektir.
Madde 17- Çalıştay süresince her sanatçı, Dokuz Eylül Üniversitesi Heykel Bölümünden bir öğrenci tarafından asiste edilecektir.
Madde 18- Çalıştaya katılan her sanatçı 1 çalışma günü içerisinde 2 saatlik bir program dahilinde, İzmirli çocuklar ile bir atölye oluşturup onlarla paylaşarak, sanatsal etkinlikler yapabilecektır.
Madde 19- Çalıştaya katılan sanatçıların, İzmir’li izleyiciler ve sanat çevresi ile paylaşmak üzere , beraberlerinde çalışma dökümanları, kentlerine ve ülkelerine ait kültürel ve sanatsal değerleri ya da, yapıtlarına ait görsel materyalleri içeren doküman getirmeleri önerilir.
Madde 20- Çalışma alanına sistematik olarak, öğrenciler, gençler, bisikletçiler, yaşlılar engelliler gibi ziyaretci gurupları getirilecektir.
Madde 21- Uluslararası Ahşap Heykel Çalıştayı, 13 Ekim 2012 de, basın açıklaması, sanatçılarının çizim ve paftalarının paylaşıldığı bir kokteyl ile “ilk vuruş” seramonisini yapan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Aziz Kocaoğlu tarafından başlatılacak, 20 günlük bir çalışma sonunda bitirilen heykeller uygun alanlara yerleştirip, kente teslim edilecektir.
Madde 22- Çalıştaya katılacak sanatçılar, İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından oluşturulan bir jüri tarafından, sanatçıların gönderdikleri başvuru dosyaları esas alınarak saptanacaktır. Çalıştay sonunda her sanatçıya İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından onaylanmış bir katılım belgesi verilecektir.
Madde 23- İzmir Büyükşehir Belediyesi, yapıtların korunmasından sorumlu olacaktır. Onları satmayacak, ancak müzeleme, geçici olarak başka bir yerde sergileme, katalog yapma, slayt, fotoğraf çekme ve bunları basında yayma, tanıtma hakkına sahip olacaktır.
Madde 24- Çalışma saatleri 10.00 ile 19.00 arasında belirlenmiştir. Ancak programın gerektirdiği günlerde değişiklik yapılabilir.
Madde 25- Katılımcı sanatçıların herhangi bir kaza ve hastalık durumunda ayakta tedavi giderleri İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından karşılanır. Bunun dışındaki tedavilerini ve kişisel sağlık sigortası giderlerini kendileri karşılarlar.
Madde 26- Sanatçının, yapıtını çalıştay süresi içinde gerçekleştirememesi durumunda İzmir Büyükşehir Belediyesi telif hakkı olarak ödenecek olan paranın bir kısmını veya tamamını ödememe hakkına sahiptir.
Madde 27- İzmir Büyükşehir Belediyesi Uluslararası Heykel Çalıştayı başvuru koşulları aşağıda detaylandırılmıştır. Çalıştaya katılacak sanatçıların seçimi konusunda esas alınacak dosyalar aşağıdaki maddeleri içerecektir:
Madde 27-1- Başvuru formu
Madde 27-2- İngilizce veya Türkçe fotoğraflı özgeçmiş formu
Madde 27 3- Sanatçının gerçekleştirdiği 5 çalışmayı tanıtan .jpg formatında görsel doküman
Madde 27-4- Sanatçının İzmir Büyükşehir Belediyesi Uluslararası Heykel Çalıştayı’nda gerçekleştireceği yapıtı değişik açılardan gösteren çizim, maket fotoğrafları, kullanacağı ahşap blok veya bloklarının toplamı 2m3 ’ü aşmayan ölçüleri
Madde 27-5- Montaj şeması
Madde 27-6- Varsa, heykelde kullanılacak ek malzemelerin tanımı
Madde 27-7- Sanatçı gerekli gördüğü takdirde, yapıt hakkında İngilizce veya Türkçe açıklama
Madde 28- Yukarıdaki belgeleri içeren ve 1.5MB geçmeyen başvuru dosyası en geç 15 Temmuz 2012 günü, saat 17:00’ye kadar yonetici@tarihihavagazifabrikasi.com adresine e-posta yoluyla iletilmelidir.
Madde 29- Başvuru dosyalarınki belgeler, basın duyurusu ve daha sonra basılacak olan katalog ve benzeri yayınlarda kullanılabilecektir. Eksik başvurular değerlendirmeye alınmayacaklardır.
Madde 30- Çalıştayın son iki günü montaj için ayrılmıştır ve tüm sanatçılar kapanış töreninde yer almayı kabul etmiş sayılırlar.
Madde 31- Sempozyuma katılmayı talep ve kabul eden sanatçılar, sempozyum şartnamesini kabul etmiş sayılırlar.
KALDIRIM
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder