15 Temmuz 2012 Pazar

ANTHONY QUINN'İ SEVEN ADAMLAR - Uğur KUTAY

“(Oyuncunun) oyun bitince sesi kısılır, korkunç bir yorgunluk duyar; ya çamaşır değiştirir ya da yatar; ama kendisinde ne bir karışıklık, ne acı, ne karaduygu (melankoli), ne de bir ruh dağınıklığından iz vardır. Bütün bu izlenimleri siz (seyirciler) alıp gidersiniz. Oyuncu bitkin düşmüştür, siz de üzünç içinde kalmışsınızdır. Çünkü o hiçbir şey duyumsamadan çırpınıp durmuştur, oysa siz, hiç çırpınmadan duyumsamışsınızdır.” (Diderot, Oyunculuk Üzerine Aykırı Düşünceler)

Şu koca dünyada, oyunculukla ilgili bu çok basit tesbitin asla ve kat’a bağlamayacağı iki seyirci kategorisi var: 1. Çocuk seyirciler, 2. Müslüman seyirciler. Buiki seyirci türügenellikle izledikleri sinematografik anlatıyı ‘kurmaca değil gerçek’, oyuncuyu da‘gerçeğin öznesi’ olarak algılamaya meyillidir. Çocuk zihninde bu yanılsama düzenini açıklamak kolay: Çocuk, gerçekle kurmaca arasındaki farkı tanımlamayı sağlayan algıaşamalarından henüz geçmediği için izlediklerinin gerçek olduğunu düşünür. İkinci kategorideki izleyicinin durumunu açıklamak biraz daha zor: Özellikle ‘tasvir yasağı’nın yoğun etkisi yüzünden, Müslüman seyirci ‘asıl’ ile ‘suret’ arasında ayrım yapamaz hale gelmiştir –ilk kez fotoğraflanan yerlilerin kağıda basılı suretlerini görünce duyduğudehşetin kaynağı da budur-; bu algı evreninde ‘gösteren’ ile ‘gösterilen’, ‘canlandıran’(oyuncu) ile ‘canlandırılan’ (karakter) birbirine girmiş durumdadır. Bu algılama tarzı, beraberinde bir başka sorunu getirir:Herhangi bir insanın canlandırılması bile kolaycakabul gören bir şey değilken, İslam tarihinden karakterlerin, hem de bazen İslam-dışı kişilerce canlandırılması –ya da tam tersi, Müslümanın kafir rolünü oynaması- nasıl kabul edilebilir ki?! (Bkz. “Rıza İmalathanesi”, BirGün, 5 Mayıs 2012)

Bu yüzden bu tuhaf algı hali, mecburen kendi meşrulaştırma mekanizmalarını geliştirir.Bunun en iyi örneklerinden biri, Müslüman seyircinin Anthony Quinn’lekurduğu ilişkidir:Son 35 yıldır vazgeçilmez Ramazan seyirliğimiz olan Çağrı’da Hamza karakterini oynayanQuinn, öldüğü güne dek İslam coğrafyasında –Türkiye dahil- Müslüman olarak bilindi.Bunun gerçekle hiç alakası yok tabii, ama hem Diderot’nun dile getirdiği özdeşleşme unsuru (izleyicinin ‘hiç çırpınmadan duyumsaması’nı sağlayan güçlü oyunculuk) yüzünden, hem de Müslüman seyircinin zihninde ‘oyuncu’ ve ‘tiyatro’ gibi kavramlar epey bulanık olduğu için, “Adam Müslüman olmasa Hazreti Hamza’yı bu kadar iyi oynayamazdı!” gibi bir fikir oluşması çok doğal... Gerçekten de Quinn rolünü o kadar güzel canlandırmaktadır ki,zaman yolculuğu yapabilsek ve Hamza’nın gerçek görüntülerini kaydedip bu seyircilere sunsak, Anthony Quinn’den etkilendiklerinin yarısı kadar bile etkilenmezlerdibelki de!

Geçen haftanın bence en komik olayı da bu algı tarzı sayesinde yaşandı: Mısır’ın AKP’si Müslüman Kardeşler’in zihinsel altyapısını oluşturan El Ezher’den Ahmed El Hatip, Halife Ömer’in tasvir edildiği gerekçesiyle Hazreti Ömer adlı yeni bir dizinin –bir aksaklık olmazsa Türkiye’de de yayımlanacak (TV’yi iyi takip eden Arınç faktörüne dikkat!)-yasaklanması için çağrıda bulundu. Aynı ekolden bir avukat da “Hz. Ömer'in canlandırılmasının dinen caiz olmadığı” gerekçesiyle diziye karşı dava açtı.

Bu yeni bir muhafazakarlık dalgasının göstergesi; “Dünya ancak benim algıladığım gibidir!” diyen, bu algıya herhangi bir biçimde müdahale edilmesini de ‘küfür’ sayacak yeni bir dalga... Oysa, günümüz Türkiyesinde artık yapılabilir mi bilmem ama, bugüne göre oldukça ileri olan ‘60lar Türkiyesinde üretilmiş bir çok filmde İslam tarihindenkarakterlerin açıkça canlandırıldığını görebilirsiniz. Hem de en başta Halife Ömer geliyor:Hazreti Ömer’in Adaleti (Nejat Saydam, 1961), Hazreti İbrahim (Asaf Tengiz, 1964),Hac Yolunda Hazreti Yahya (Muharrem Gürses, 1965), Hazreti Eyüp’ün Sabrı (Asaf Tengiz, 1965), Hazreti Yusuf’un Hayatı(Muharrem Gürses, 1965), Hazreti Ayşe (Nuri Akıncı, 1966) Hazreti Süleyman ve Saba Melikesi (Muharrem Gürses, 1966), Hazreti Ali(Tunç Başaran, 1969),Hazreti Ömer (Asaf Tengiz, 1973))

‘Anthony Quinn’i seven adamlar’ın asıl dramı, görüntü kültürü üzerine hiç düşünmemelerinde yatıyor. Çağrı’ya tekrar bakalım: Filmde peygamber bir kere bile gösterilmez. Yönetmen Akkad çok ilginç bir strateji uygulayarak peygamberli sahnelerdeöznel kamera kullanır; böylece seyirci olayları peygamberin gözünden izler:Ebu Talibkameraya (peygambere) bakarak onu Mekke’nin büyüklerine karşı uyarır; Hamzakameraya (peygambere) bakarak onun dinini kabul ettiğini söyler; Taifli çocuklar kameraya (peygambere) taş atarken Zeyd de peygamberi korumak için kameranın önüne geçer, vd... Peygamberin bulunduğu tüm sahneler bu şekilde görselleştirilmiştir.Bu öznel kamera kullanımı, seyircinin hiç görmediği halde peygamber karakteriyle özdeşleşmesine, filmden daha da fazla etkilenmesine yol açar. İşte sinemanın gücü!Ama fark etmişsinizdir, işin pek de caiz olmayan bir tarafı var sanki: Seyircinin kendini peygamber gibi hissetmesi...

Şimdi Müslüman sinemacılara sormak lazım: Böyle bir durumda peygamberi göstermeyi mi tercih ederler, yoksa kült filmleri Çağrı’da olduğu gibi kamera yoluyla seyircinin kendini peygamber olarak algılamasını mı?..




(BirGün)





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder