23 Haziran 2012 Cumartesi

YAD ELLERİN YARENLERİ


9. Türkçe Olimpiyatları’ndan izlenimler



Bu sene onuncu senesine erişen Türkçe Olimpiyatları, öncekilere oranla çok daha büyük tantanayla şehir şehir geziyor, 14 Haziran’da Arena stadında düzenlenecek finale doğru ilerliyor. “Vesayet rejimi”nin 23 Nisan’ına yurtdışından gelen çocuklar en azından kendi kültürlerini taşır, ortak bir şenlikte buluşurlardı. “Hizmet”in en büyük pazarlama kampanyası olan Türkçe Olimpiyatları ise, ancak tek dilli bir emperyal hülyaya yataklık yapıyor. 9. Türkçe Olimpiyatları’nın seyrini geçen sene Express’te takip etmiştik. O izlenimlerimizi hatırlamanın sırası: Çocuklar, şarkılar, şiirler değişti belki ama, devletlilerin lafları, reklamcıların cinliği, riyakâr coşku ve zihniyet aynı.

Yıl 1965-66… Dönemin moda şarkıları, Adamo’dan “Her yerde kar var, kalbim senin bu gece”, Patricia Carli’den “Özlerim İstanbul’u her zaman, sorarım rüzgârdan yıldızlardan”, Sacha Distel’den “Kime derler sana derler benim sevgilim, bir içim su, fidan boylu, bir tanem güzelim benim” ve Marc Aryan’dan “Şaba laba lab da bi de ba, söyle nasıl evlenirsin bu lisanla?”… Frankofon abilerinin ablalarının yarım yamalak Türkçe şarkılarıyla gururu okşanan şehirli gençlik, radyolarının, pikaplarının başında dalgasına bakıyor. Bu moda fazla sürmeyecek, ama Ajda tipi aranjmanların ve giderek Türk popunun önünü açacak… O esnada başka bir yerde, öteki Türkiye’de, 1960’ta ölen ve askerî ihtilâl yönetimince gizli bir yere gömülen Said Nursi’nin izinden yürüyen Erzurumlu genç bir din görevlisi, vaazlarıyla camileri dolduruyor. Önce Trakya kentlerinde, ardından İzmir’in kıyısında bucağında ilk taraftarlarını toplayan 27 yaşındaki Fethullah Gülen, çeyrek asır sonra ülkenin en örgütlü dinî hareketinin ve sermaye gücünün lideri olacak.

9. Türkçe Olimpiyatları’nın İzmir’deki etkinliğinde konuşan Binali Yıldırım, İzmir’i özellikle adres gösterdi: “30 yıl önce buradan yanan ışık, 130 ülkede 1000’i aşkın okula ulaşıp, onbinlerce Türk dostu, gönüllü elçilerin yetişmesine vesile olmuştur. Meşaleyi yakanlara, gönül dostlarına teşekkür ediyoruz. Yaşanabilir dünyanın nabzı Atatürk Stadı’nda atıyor. Dünyaya sevgi, dostluk penceresinden bakışın fotoğrafı buradan çekiliyor. İzmir’e bu fotoğraf çok güzel yakışıyor. Dünyanın bu minyatür birleşmiş milletler görünümünden, bu fotoğraftan alması gereken çok dersler var.” Belki Yıldırım’ın hesabı şaştı, “40 yıl önce” diyecekti. ‘70’lerin başları, Gülen’in eğitim faaliyetlerinin iyice palazlanıp “dershane” ya da “yaz kampları” adı altında, İzmir ve çevresinde öğrenci yetiştirmeye başladığı yıllardı. Eğer Yıldırım “30 yıl önce” demekte ısrarlıysa, ‘80’lerin başları Gülen’in yine İzmir’de –24 Ocak’tan sonra, 12 Eylül’den hemen önce– Turgut Özal’la ilk kez görüştüğü, kaçak göçek Anadolu gezilerine çıkıp ticaret dünyasıyla el sıkıştığı dönemdi. “Işık evleri” denen öğrenci evlerinin ilk tohumları o zaman atıldı, İzmir Özel Yamanlar Koleji’yle ve çeşitli üniversiteye hazırlık dershaneleriyle cemaat içi eğitim seferberliğine girişildi.

Fethullah Gülen, gençliğinde “Her yerde kar var”lara kulak vermiş miydi, bilinmez, ama o şarkıların bir kısmının söz yazarı Sezen Cumhur Önal, yıllar sonra en büyük cemaat şovunda, 9. Türkçe Olimpiyatları’nda, şarkı finalinin jüri üyesiydi. “Bu evrensel resitale emeği geçenlerin, başta büyüklerimiz olmak üzere, ömürlerine bereket” deyip Gülen’e selâm yolladı ve devam etti: “Bana radyo günlerini anımsattınız. O radyo günlerinde yabancı şarkıları yabancılar gibi söylemek marifetti. Dönemin hâkim karakterine göre, Londra’da bestelenen İngilizce şarkı Paris’te Fransızca, Madrit’te İspanyolca, Roma’da İtalyanca söylenirdi. Karamanoğlu Mehmet Bey’i rahmetle anarak, Türk popüler müziğinin ilk şarkılarını rahmetli Fecri Ebcioğlu’yla birlikte başlattık. Böyle bir geceyi hazırlayanlara Tanrı alkış versin.” Sezen Bey, ilk “dil birliği” savunucusu ve ilk “vatandaş Türkçe konuş”çu Karamanoğlu Mehmet Bey’den Türkçe milliyetçiliğinin yeni beynelmilel kahramanı Fethullah Gülen’e uzanan zincirin önemli bir halkası olarak görüyordu kendini anlaşılan.

“Atatürk’ün talimatı”

Türkçe Olimpiyatları, Gülen cemaatinin en parıltılı vitrini. İnsanı iki kere can evinden vuruyor: Bir kere, karşısında (sahnede, ekranda) gencecik sevimli çocukları gören herkes, bir anda, yıl sonu müsameresinde, kalbi heyecanla çarpan birer anne-babaya, birer öğrenci velisine dönüşüyor. İkincisi, bu olimpiyatlar, hep hakkının yendiğinden, hep yalnız bırakıldığından şikâyet eden Türklük damarına bir cerrah gibi kataterle giriyor. Artık İngilizce öğrenme zahmetine katlanmaya gerek kalmadığını, nasılsa bir gün bütün dünyanın Türkçe konuşacağını fısıldayarak bir illüzyon yaratıyor. Dolayısıyla, yalnız AKP seçmenine değil, “aynı sudan içmiş” tüm kesimlere göz kırpıyor. Hedef belli: Diğer yüzde elli.

Şimdiye kadar yurtdışındaki okullar ve onun Türkiye’deki doğal uzantısı olimpiyatlar söz konusu olduğunda, cemaatçi yapıyı iki adım geride tutmayı yeğleyenler, biraz da AKP’nin üçüncü seçim zaferi sarhoşluğunun verdiği cesaretle, bu sene fazlasıyla döküldü, saçıldı. 9. Türkçe Olimpiyatları, “sevgi dili” edebiyatıyla örülü bir yarışma şovu kisvesinden sıyrılıp Fethullah Gülen’i yuvaya geri döndürme projesine dönüştü. Altın gol, Sinan Çetin – Egemen Bağış verkaçıyla geldi.

Şarkı finalinin jürisindeki yönetmen Sinan Çetin mikrofona şöyle konuştu: “Burada olmayan, hangi nedenle olamadığını bilmediğim, büyük bir düşünür, büyük bir din adamı ve çok değerli, altın kalpli bir insana teşekkür ederek sözüme başlamak istiyorum. Ona teşekkürümün en önemli tarafı bize bu ülkeyi, bu insanları, bu dili sevdirdiği için değil sadece. Milliyetçiliği Hrant’ın katillerine, Orhan Pamuk’a ‘seni öldüreceğiz’ diyenlere bırakmadığı için. Bu ülkede, bu ülkeyi, bu insanları sevmenin bir suç olmadığını, hatta gurur verici bir şey olduğunu bütün bir dünyaya gösterdiği, Türkiye’nin dünyaya ait olduğunu, Türkiye’nin dünyanın bir parçası olduğunu haber verdiği için, bu büyük vizyonere –adı da Fethullah Gülen, büyük bir gururla söylüyorum– teşekkür ediyorum.”

Biraz sonra, ödül vermek için sahneye çıkan Egemen Bağış topla buluştu ve müdafaa hattını, Atatürk tarafından söylenip söylenmediği meçhul bir lafın (söylemediyse de, söyleyebilirdi, söyleseydi!) peşin büyüsüyle çalımladı: “Sevgili Sinan’ı dinlerken neyi düşündüm, biliyor musunuz? Sinan’ın eleştirdiği, insan katletmeyi vatanseverlik zanneden o zihniyet, bize yıllarca Atatürk’ün 7 yaşındayken dayısının çiftliğinde karga kovaladığını öğretti. Aynı karga kovalayan korkuluk gibi ezberci bir nesil yetişsin istedi. Ama Atatürk’ün, o vizyoner liderin, 1930’lu yıllarda Sovyetler’in bir gün çökeceğini öngörerek 60 yıl sonrasına yönelik bir talepte, bir talimatta bulunduğunu bize öğretmediler. Atatürk ‘30’lu yıllarda ‘Sovyetler elbet bir gün çökecektir, ama orada bizimle aynı dili, aynı dini, aynı değerleri, kültürü paylaşan soydaşlarımız vardır, onlarla şimdiden kültür köprüleri kurulması gerekir’ diye bir talimat vermiş. Ne acıdır ki Atatürk’ün o hayalini gerçekleştirmekle kalmayıp, Türk dünyasının da ötesine geçip o kültür köprüsünü kuran çok büyük bir zat bugün vatan hasreti çekiyor. O, diğerleri gibi Atatürk hakkında nutuklar atmaktansa, onun hayallerini gerçekleştirmeyi tercih etti. Saygıyla önünde eğiliyorum.”

Ertesi gün basında derhal “Sinan haklı”lar başgösterdi. Habertürk’ten Yiğit Bulut, hızını alamayarak imdada Abdullah Gül’ü çağırdı: “Fethullah Gülen’i Türkiye’ye davet etmek ve Türkiye adına yarattığı küresel gücü-küresel sentezi Türk devleti adına takdir etmek görevi Cumhurbaşkanlığı makamına düşer.”

10. yıl meşalesi

Necmettin Erbakan’la ve onun kavgacı siyasetiyle yıldızı pek barışmayan, daha mutedil ve ezoterik görünümlü Nurculuk akımının milliyetçi / kutsal devletçi bir yorumuyla yıllar içinde kendine özgü bir fikriyat oluşturan Fethullah Gülen, 28 Şubat’ı övenler, üstelik “ben size demememiş miydim” diyenler arasındaydı. İki yıl sonra, 28 Şubat rüzgârına kellesini kaptıracağını anlayınca soluğu ABD’de aldı. Nitekim 1999 yazında, korktuğu başına geldi: Ekranlara yansıyan eski bir video kasette, müritlerine, devlet organlarının nasıl sabırla, yavaş yavaş, sinsice ele geçirileceğini anlatırken ağzından bal damlıyordu. Cemaat mensuplarına bakılırsa bunlar ustaca cımbızlanmış laflar, montajlanmış görüntüler, kısacası bir komploydu. Gıyabında ceza davaları sürerken, Gülen Pensilvanya’daki dev çiftliğinde küresel bir güç olma yolunda ilerliyordu.

Komploydu, gerçek oldu: AKP iktidarında Gülen, “montajlanmış” kaseti aynen sahneye koydu. Emniyette, yargıda kilit daireler, kilit mevkiler ışık evlerinde yetişmiş cemaat mensuplarıyla doldu. Bu her türlü toplumsal denetimden uzak, ölçüsüz, orantısız kadrolaşma harekâtı düpedüz “devlet içinde devlet” yaratırken, davul-zurna eşliğinde “derin devlet yıkılıyor” diye lanse edilen Ergenekon davasının, yıkıldığı sanılanın yerine kurulan “daha derin devlet”i pekiştirmeyi amaçladığı zamanla anlaşıldı.

Bütün bunlar sanki bir sırmış gibi, herkesin bildiği bu sırrı tekrar ifşa etmekten başka bir şey yapmayan gazeteciler sanki içeri tıkılmamış gibi, aynı Fethullah Gülen, bir barış ve sevgi elçisi, bir Türkçe sevdalısı, bir eğitim neferi olarak eski bir ambalaj kâğıdıyla sarmalanıp yeniden topluma sunuluyordu. Dualar kabul olunursa, ülkesine dönecek, seneye 10. Türkçe Olimpiyatları’nın meşalesini kendi elleriyle yakacak.
Maksat İngilizce, Türkçe bahane

“Madem Türkçeden bahsediyorsunuz, neden yabancı bir kelime kullanıp ‘olimpiyat’ diyorsunuz” diye mızmızlananlar oluyormuş. Esasında, bu bir Rus âdeti. Sovyetler Birliği’nde okullararası düzenlenen, hâlâ çok yaygın bilgi yarışmalarına “olimpiyat” deniyor. ‘90’larda, Sovyetler çöker çökmez, burnu iyi koku alan Türk işadamlarının yatırım arayışlarına paralel olarak, ilk önce Türkî cumhuriyetlerde mevzilenen onlarca Fethullahçı okul, ayaklarının tozuyla bu yarışmalarda çarpıcı başarılar kazanmış. Bu fiyakalı isim böylece Türkiye’ye de ithal edilerek uluslararası Türkçe yarışmasına konmuş. İlk yıl, yani 2003’te sadece 17 ülkeden 62 öğrenciyle, şarkısız, türküsüz başlayan, salt dil bilgisine yönelik organizasyon, bugünkü medyatik şov görünümüne yavaş yavaş ulaşmış. Şu anda dünyadaki 1000’e yakın cemaat okulunda (bunların çoğu lise, bir kısmı ise dil merkezlerindeki kurslar) 250 bin öğrencinin Türkçe öğrendiği bilgisine sahibiz. Bu yılki olimpiyatlara 130 ülkeden 1000 öğrenci katılmış. Salonda Tayyip-Emine Erdoğan, Egemen Bağış, Bülent Arınç, Mehmet Ali Şahin gibilerini kahkahaya boğan bilimkurgu skecinde, Rumen çocuk Christian Vlad, 2023’te Mars’tan sesleniyordu: “Geçen sene Mars’ta açılan Türk okullarından yarışmaya katılıyorum. Anadolu insanları ‘dünya üzerinde Türk okulu açılmadık ülke kalmayınca şimdi uzaya açtık’ dediler. Bana Türkiye’de en çok ‘uzayda hayat var mı?’ diye soruyorlar. Ben de ‘Türk okulu açıldıktan sonra artık uzayda hayat var’ diyorum.”

Bu okulların tamamı, o ülkelerde cemaatçi finans kurumlarının kredileriyle inşaattan tekstile nice alanda at koşturan cemaatçi işadamları tarafından çekip çevriliyor. Küreselleşme çağına çabucak intibak eden bu Anadolu sermayedarları “şeriatçılar geliyor” diye nicelerinin uykusunu kaçırsa da, gelen şeriat falan değil, kusursuz bir kapitalist ağ, dindarların vahşi neoliberalizmi. Fethullahçılık, cübbesiyle, çember sakalıyla karikatürize edilen İslâmcıların tersine, cami yerine okul açan, din eğitimi yerine dil eğitimiyle dünyayı kuşatan, bilim ve teknoloji budalası inançlı elitler yetiştirmeyi hedefleyen, milliyetçi-muhafazakâr (kendi hoşlandıkları tabirle “muhafazakâr demokrat”) bir hareket. Türk şirketleriyle etle tırnak gibi birbirine bağlı bu okulların Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş dindar, idealist ve fakir öğretmenleri, basında “dervişler”, “serdengeçtiler”, “sahabeler” gibi sıfatlarla romantize ediliyor. Çok yetkin bir eğitim verdiği söylenen, bulunduğu ülkelerin varlıklı kesimlerinden sınavla öğrenci devşiren bu paralı okulların, neden dervişlerine cüz’î maaşlar reva gördüğünü insan merak ediyor.

Neo-Osmanlıcılıkla yola çıkıp 19. yüzyılın Cizvit papazları gibi bir misyonerliğe, tüm yerküreyi saran bir neo-kolonyalizme ya da birkaç sene öncesinin meşhur duvar yazısındaki gibi “dünya Türk olsun”culuğa evrilen bir hareketle mi karşı karşıyayız acaba? Hem evet, hem hayır. Tam bu noktada “böbürlenme padişahım” demek gerekiyor, “senden büyük İngiltere Kraliçesi ve Amerikan Başkanı var”. Çünkü çatır çatır Türkçe konuştuklarını zannettiğimiz bu çocuklar, aslında Türk okullarına İngilizce öğrenmeye gidiyor. En iyi İngilizce eğitimi çoğu ülkede Türk okullarında veriliyor. Cemaat okullarının birinci dili İngilizce, ikinci dili o ülkenin resmî dili, “ses bayrağımız” Türkçe ise sondan birinci. Fen derslerinin tamamı İngilizce, geriye kalan ve pek de iplenmeyen sosyal dersler Türkçe görülüyor. Bu okullardaki genel Türkçe seviyesi için iyimser tahminlerde bulunmak çok yersiz. Türkçe Olimpiyatları için Türkiye’ye gelen çocuklar, özel yetenekli bir azınlıktan ibaret. “Kızılay kolu”, “izcilik kolu”, “basket takımı” gibi bir şey yani. Ucunda iki haftalık bir tatil ve binlerce kişi önünde sahne alma imkânı olunca, olimpiyatlar çocukcağızlara cazip geliyor olmalı. Diğerlerini sorarsanız, Kenya’daki cemaat lisesinde okuyan bir çocuğun isyanını pek çok ülkedeki akranları paylaşıyordur herhalde. Aynıyla vâki, Kenyalı çocuk şöyle demiş: “Ben niye Türkçe öğreniyorum? Türkiye’de Kenya dilini öğrenen var mı?”

“Ah şişede lâl, hem de ay hilâl”

Şarkılarınızı başkaları ilgiyle dinlediğinde, hele ki şırıl şırıl söylediğinde sevinirsiniz elbette. Ama bu sevinci sevinç olmaktan çıkarıp hinoğluhinliğe çevirmek yalnız Ertuğrul Özkök gibilerine mahsus. 1998’de şöyle demişti Özkök: “Tunus’tan Afganistan’a kadar her yerde Mustafa Sandal, Sezen Aksu dinleniyor. Türkiye şimdi kültür emperyalisti olmayı keşfediyor. Bu müthiş keyifli bir şey. Türk popçuları bunu başardı.” Arsıza söz, kokmuşa tuz neylesin. Bu şarkıların sırtından olimpiyat adı altında sunî yarışmalar düzenleyip kendi propagandasını yapan, hem de bu uğurda gariban çocukları kullanan zihniyet de, arsızlıkta Özkök’ten pek aşağı kalmıyor.

21 Haziran’daki şarkı finali, geçmiş Eurovision hezimetlerinin intikamı gibi tasarlanmış aynı zamanda: Bülend Özveren, tıpkı Eurovision gecelerindeki gibi, bir gölge sunucu ve yorumcu kimliğiyle ekran başındakilerin kafasını ütülüyor, yerli yersiz lafa giriyor. İngiliz kız Jasmine’in “Cerrahpaşa” şarkısından sonra, “eğer BBC seyrediyorsa, hemen Jasmine’i Eurovision’a göndersin” diyor mesela. Yarışmadan, “Akşam Oldu Hüzünlendim Ben Yine” ile Tacikistanlı Shohrukh Yunusov galip çıkıyor. Bizim favorimiz Bosna-Hersek’ten Şejla Koçan, “Lâl”le ikinci geliyor. “Ah, şişede lâl, hem de ay hilâl.” Şarap içmek caiz mi? Denetleme kurulu uyuyor mu?

Sezen Cumhur Önal ve Sinan Çetin’in kulaklarını çınlattık, şarkı finalinin bazı ilginç jüri üyelerini de kayda geçirelim: Burak Kut, Kubat, Emel Sayın, Ahmet San, Zara, Gökhan Kırdar, Hakan Peker, Yeşim Salkım, bir de “biz sıcak yatağımızda gece yatarken dünyanın bir köşesinde, uzaklarda bir yerde İstikâl Marşımız okunarak dersler başlıyor” diyen Türk Dil Kurumu Başkanı Şükrü Haluk Akalın. Kaçış yok, kıllık çıkaran birkaç ülke hariç, tüm Fethullahçı okullarda pazartesi sabahları İstiklâl Marşı okunuyor, kendi marşlarına ilaveten. Mehmet Akif Ersoy’un dizeleri Türkçe Olimpiyatları için ter döken pek çok öğrencinin makûs kaderi. Zaman gazetesinden Mustafa Ünal, “Afrika’dan gelen iki minik çocuğun geçen yıl gırtlaklarını parçalarcasına 10 kıtasını ezbere okudukları İstiklâl Marşı hâlâ sizin de kulaklarınızda çınlamıyor mu?” diye soruyordu köşesinde. Radikal’den Hakkı Devrim’se geçtiğimiz senelerdeki bir olimpiyat hatırasını şöyle aktarıyordu: “İlkokul çağında bir yavruya, anlamını hiç bilmediği kelimelerden ve 41 mısradan oluşan İstiklâl Marşı’nın tamamını ezbere okutup alkışlamışlardı da, ‘Bre insafsızlar!’ diye çatmıştım çocuğa eziyet edenlere.”

Süpersin Balıkesir!

Olimpiyatlar kapsamında şarkı, şiir, folklor yarışmaları ve ekranlara yansımayan bilgi yarışmaları Ankara ve İstanbul’da yapılıyor. Geçen yılların başarılı öğrencilerinden oluşan B Takımı ise, Sivas’tan Trabzon’a, Bursa’dan Diyarbakır’a 25 ilde Anadolu turnesine çıkmış. Biz de 22 Haziran akşamı, Balıkesir ayağında turneyi gözünden vurduk. Evet, enteresan bir deneyimdi, ama sakin, mütevazı, kendi halinde bir akşamdı, ne cemaatin gövde gösterisi, ne de büyük bir çoşku seli…

Elimizde, sağolsunlar, dünün YÖK başkanı, bugünün TBMM Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Başkanı Mehmet Sağlam’dan Bülent Arınç’a, TDK Başkanı Akalın’dan Zaman gazetesi ve Samanyolu TV yöneticilerine, Işılay Saygın’dan beyin takımı TÜRKÇEDER üyelerine toplam 17 kişilik Tertip Komitesi’nin yolladığı itibarlı bir davetiyeyle düştük yola.

Bütün ilçelerden otobüsler tahsis edilmiş, duyan gelmiş, kapı önlerinde yığılma var. Gösteri İstiklâl Marşı’yla açılıyor, ama bir an evvel içeri sızmaya çalışan ahalinin esas duruşa geçecek hali yok. Beş dakikada içerideyiz. Tribünler de dolmuş, saha içi de. Sahne kale tarafına değil, şeref tribünü önüne kurulmuş. İki pano yükseliyor: Atatürk stencil’li olanında “Yurtta sulh cihanda sulh”, bayraklı olanında “Gelin tanış olalım” (Yunus Emre’nin bu dizesi, bu yılki olimpiyatların sloganı) yazıyor. Müzik başlıyor, orkestra namevcut. Altyapılar playback, şarkılar karaoke.

Çocukların biri gidiyor biri geliyor. “İki Keklik” türküsü, “Dert Bende Derman Sende” şarkısı, Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman” şiiri… İnsan bu tulûat tiyatrosunu canlı seyredince daha da tuhaf hissediyor kendini. Malûm, çocuklar kendi ülkelerinin yöresel kıyafetleriyle sahne alıp alâkasız Türkçe şarkılar söylüyorlar. Diyelim Türksünüz, hasbelkader St. Joseph’te okuyorsunuz, üçetek, kaftan, bindallı, çarık kuşanıp Ersen ve Dadaşlar kıyafetiyle Jacques Brel söylüyorsunuz Fransızca Olimpiyatlarında. Neden?

Âlemin keyfi yerinde, yine maşallah. Keyfe keyif katan unsur çekirdek. Bildiğimiz ay çekirdeği. Kalabalığın arasına dalıp duran çekirdekçiler, akşamın en sevilen kahramanları. Yok satıyorlar. İster şarkı söylensin, ister şiir okunsun, gözler sahneye kitlenmiş, otomatik el kol dudak hareketleriyle sürekli çekirdek yeniyor. Fethullah Gülen’in hit şairi Necip Fazıl Kısakürek’in “Sakarya Türküsü” şiiri büyük rağbet görüyor. Genç bir Afgan kızını “Rabbim isterse sular büklüm büklüm burulur / Sırtına Sakarya’nın Türk tarihi vurulur” diye bağırtan kuvvet ne olabilir?

Sermayenin desteği tam. Balıkesir gösterisinin sponsorlarının adı tek tek okunuyor, yalan olmasın, 40-50 şirket saydık. Yayla Margarin başta olmak üzere, Zağnos Dershaneleri, Zümrüt Koleji, Bupiliç’ten tutun da, Zaman Höşmerimleri, Recai Kuyumculuk, Desdere Kerestecilik’e varıncaya kadar…

Tabii belediye başkanı da bir konuşma yapıyor. Balıkesir’de son seçimlerde, Erdek’ten Ayvalık’a, Marmara ve Ege kıyı şeridinde açık farkla CHP kazandı, ama ilin geneli koyu AKP’li. (“Balıkesir’i PKK’dan kurtarmayı vaat eden bir bağımsız aday vardı, o kadına n’oldu?” diye merak eden varsa, 800 civarı oy aldı.) 2009’daki yerel seçimlerde, merkezde, belediye başkanlığı koltuğuna MHP’li İsmail Ok oturmuş. Bir evvelki AKP’li başkandan sıtkı sıyrılan Balıkesirliler, CHP’lilerin de önemli bir kısmı dahil, sendikacı kimya öğretmeni Ok’a oy yağdırmış. Şehirdeki afişlerden, üniversite öğrencilerine sabahları beleş çorba dağıttığını öğrendiğimiz İsmail Ok, olimpiyat akşamından belli ki gayet memnun. Konuşmasında, son kaset krizinde Gülen’le ipleri tamamen koparan lideri Bahçeli’yi kızdırmamak için, okyanus ötesine selâm göndermemekte azamî gayret sarfediyor, şanlı, şerefli Türk milletinden, nizam-ı âlem felsefesinden, Atatürk’ten ve “Sakarya Türküsü” şiiri esnasında şaha kalkan tüylerinden bahsediyor…

Vaktiyle Barış Manço, TRT’deki “4 x 21 Doludizgin” programına Cem Karaca’yı konuk etmiş, birlikte “Uzun İnce Bir Yoldayım”ı söylemişlerdi. Dev ekrana yansıyan o video üzerine Bosnalı ve Gürcistanlı çocuklar düet yapıyor. İkisinin de cemaatten icazetli yıldızlar olduğunu söylemeye gerek yok. Fethullah Gülen, Manço’nun cenazesine katılmış, Karaca’nın düğününe tebrik, cenazesine taziye mesajı yollamıştı. Karaca bir keresinde şöyle demişti: “Yüce Allahın adını andığında ağlayan, Peygamberin adını andığında ağlayan, Hulefâ-i Râşidîn adını andığında ağlayan bir insan, benim için insan-ı kâmil olmak konusunda çok ama çok, hatta dehşetli diyebileceğim bir merhale katetmiş demektir. Ben esas itibariyle sol görüşlü bir insanım. Ama sol görüşün kesin materyalist tarafından soyutlanmış insanî boyutunu ben Fethullah Gülen beyefendide gördüm.”

Akşamın alkış ve tempo kralı Endonezyalı çocuk, Erol Evgin’den “Sevdan Olmasa”yı söylerken bütün stada neşe saçıyor. Şarkının sonunda “süpersin Balıkesir” diye bağırınca, mikrofonu her eline aldığında vıcık vıcık bir “broken” Osmanlıca konuşan TRT eskisi sunucu İlker Gültekin de aşka gelip “sen de süpersin”i yapıştırıveriyor. Yaşasın yaşayan Türkçe!.. Kalabalığın arasındaki üniformalılara hiç iş düşmüyor. Bir şehirde toplum polisleri bile habire çekirdek çitliyorsa asayiş berkemal demektir. Süpersin Balıkesir!..

İki buçuk saatin sonuna doğru, aile gazinosu kapanıyor, Türkçeye ve çekirdeğe doymuş yığınlar, “Yeni Bir Dünya” şarkısını beklemeden çıkış kapısına hücum edip evlere dağılıyor. Olimpiyatların resmî koro şarkısı şöyle diyor: “Gördüm nurlu geleceği rüyamda bir gece / Işıklar yağıyordu, her yer sessizce / Hep birlikte yeni bir dünya kuruyoruz / Sevgi dili Türkçe ile buluşuyoruz.”
Çocuklara açık mektup

Sevgili çocuklar,

Ne iyi olmuş, Türkçe öğrenmişsiniz. Ama sakın sizi sırf bu yüzden sevdiğimizi zannetmeyin. Öyleleri varsa da, onları hemen defterden silin… Ganalı kardeşler, biliyorsunuz size “Ganadenizliler”, “Ganalı uşaklar” diyoruz, çünkü helâl olsun, Karadeniz oyunlarını o kadar coşkuyla oynuyorsunuz ki. Ama sizi sevmemiz için illâ horon tepmeniz gerekmiyor. Kendi oyunlarınızı oynasanız da severiz. Burdur oynayan Mozambikliler, Artvin oynayan Yemenliler, bu lafımız size de.

Okullarınızda Türkiye’nin tarihini ne kadar öğrendiniz, hiç bilmiyoruz. Bize de anlatmadılar, yaşayarak öğrendik. “Şafak Türküsü”nü söyleyen Endonezyalı Rahmi kardeş, o sözler 12 Eylül askerî idaresinin işkencelerden geçirdiği, hapishanelerde çürüttüğü insanlar için yazıldı. Senin okulunun kurucusu Fethullah Gülen, 12 Eylül’ün şakşakçılarındandı. Dünyalığını o sayede yaptı. “Şafak Türküsü”nü söyleyen o sakallı adam var ya, anasının dilinde bir başka şarkı söylemek istediği için bir gün buralardan kovuldu, sürgünde öldü.

Arkadaşlar, Türkiye’de Türkçeden başka diller de var. Ahmet Büke adında bir yazar –belki bir gün kitaplarını okursunuz– bakın sizi televizyonda seyrederken twitter’da ne yazmış: “Burkina Faso’lu çocuk Türkçe şarkı söylüyor, çok güzel de, Berivan anadilinde eğitim alamıyor.” Berivan’ları en iyi siz anlarsınız. Çünkü Türkçe, onlar için, aynı sizinki gibi, okulda öğrendikleri bir yabancı dil.

“Karlı Kayın Ormanı”nı söyleyen Bosnalı Şejla kardeş, o şiiri komünist bir şair sürgünde yazdı, o yüzden o kadar efkâr ve hasret yüklü. Fethullah Gülen’i bilirsin, sahnede bir şiirini seslendirdiğin şahıs. Hani gidip geldiğin okulu kuran. O azılı bir komünist düşmanıdır. Gençliği anti-komünist derneklerde geçti, askerî darbeler için “solculara müstahaktır” diyor, Marx’tan öcü gibi korkuyordu.

Çocuklar, şurda topu topu 15 günlük tatiliniz var, sizi nerelere sürüklemişler öyle. Yok Yargıtay, yok Danıştay, yok Anayasa Mahkemesi, yok Alarko Holding, valilerin, belediye başkanlarının, rektörlerin odası… Egemen Bağış’ı da makamında ziyaret etmişsiniz, her birinize “Bir Liderin Doğuşu: Recep Tayyip Erdoğan” kitabı hediye etmiş. Herhalde siz de bizim kadar bilirsiniz, bir devlet büyüğünün verdiği kitaptan hayır gelmeyeceğini. Bir kısmınızı “Kurtlar Vadisi”nin yapımcısı Pana Film’in ofisine götürmüşler, oradan elinize tutuşturdukları DVD’lerle uğurlanmışsınız. Sahi “Vadi”yi seviyor musunuz? Neyse, bunu sonra konuşuruz. Gene de ucuz kurtulmuşsunuz, kolunuzdan tuttukları gibi “Tek Türkiye”nin, “Şefkat Tepe”nin, “Kollama”nın setine de götürebilirlerdi.

Vaktiyle okullarınıza uğrayan koca koca adamların, İlber Ortaylı’ların, Halit Refiğ’lerin yazdıklarını okuduk, güldük. Oralarda Türk örf ve adetleri uyarınca, temiz ahlâklı, büyüklerine hürmetli, ailesine düşkün, manevî değerlere bağlı, içkiye el sürmeyen insanlar olarak terbiye görüyormuşsunuz. Bırakın öyle sansınlar, bozuntuya vermeyin.

Merak etmeyin, biz de aynı yollardan geçtik. Bize de edebiyat derslerinde size okuttuklarını okuttular. Bazıları iyiydi, hoştu da, dışarıda öğrendiklerimiz daha cazipti. Siz oralarda ne âlemdesiniz? Adam gibi Türkçe kitap bulabiliyor musunuz, film seyredebiliyor musunuz? Müfredatı boşverin, mesela internetten falan bizim güzel insanlarımızı, şairlerimizi, yazarlarımızı keşfedebiliyor musunuz? Makale yazma yarışmasında altın madalya kazanan Tacikistanlı Farzona kardeş, “Kutsal Değerlere Saygı” başlıklı bir metin kaleme almışsın, Türkçeni Sızıntı dergisi okuya okuya ilerletmişsin. Sağolasın, tam da “okullarınızda doğru dürüst kütüphane var mı?” diye soracaktık, cevabı aldık.

Valla, Türkçe güzel dildir. Alkışı da, kargışı da, övgüsü de, sövgüsü de güzeldir. Biz buraya gelen yabancı dostlara ilk önce küfür öğretiriz. Siz küfür öğrendiniz mi? Mesela hangileri?.. Kızılcahamam nasıldı, kaldığınız odalarda rahat ettiniz mi? Yeni arkadaşlıklar, küçük yaz aşkları, gülüşmeler, bakışmalar ha? Zaten gidiş-dönüş uçak parasını cebinizden ödetmişler, bari güzel yemekler ısmarladılar mı?

Arkanızdan neler neler konuştuklarının farkında mısınız? Bizde “çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz” derler. Duyuyor musunuz, istisnasız bütün büyükler, bu Türk okullarının dünyaya barış getireceğini papağan gibi tekrarlayıp duruyor, Türkçenin Türkiye’ye bile barış getirmediği aşikârken. Acaba Türkçe bilmeyen herkesin Türkiye’ye düşman olduğunu mu sanıyorlar? Yoksa Türkçe bilmeyen her millete savaş açmayı mı düşünüyorlar günün birinde? Barış neden herkesin Türkçe öğrenmesini beklesin? Herkes İngilizce öğrenince dünyaya barış mı geldi? Biliyorsunuz, biz bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğuymuşuz, ama Türkçeyi yedi cihana yaymaya fırsat bulamadan dağılıp parçalanmışız. Şimdi bunun acısını sizden çıkarıyorlar. Hepsi malın gözü. Köpek sahibini ısırmaz, diye düşünüyorlar. Barıştan anladıkları bu. Siz okuyup adam olunca, uluslararası platformlarda bizim resmî görüşümüzü sorgusuz sualsiz savunmanızı, gönüllü büyükelçilerimiz olmanızı istiyorlar. Eğer olmazsanız sonra kalleş derler, nankör derler, tınmayın. Vicdanınızın sesini dinleyin.

Şimdi güle güle gidin. İyi ki geldiniz. Bu seferlik böyleydi, inşallah daha serbest koşullarda da karşılaşırız. Hayatımıza kattığınız renk için teşekkürler.

Giderayak Can Yücel’le tanıştıralım sizi: “Çingene benleri, ne dersiniz, pembe olmalıydı değil mi? / Ama dünyada her şey olması gerektiği gibi olmuyor ki.”

Derya Bengi

Express, sayı 121, Temmuz-Ağustos 2011


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder