20 Eylül 2012 Perşembe

YANMALI AMA NASIL? - RAHMİ ÖĞDÜL

Odun ateşi gibi için için yanarak iktidarın kalıplarına kendimizi uydurmamızı istiyor bizden, oysa yıldız gibi yanarak, bağlantılar kurarak kudretimizin gittiği yere kadar örgütleyebiliriz kendi yaşam alanlarımızı

“Sen yanmasan/Biz yanmasak/Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.”
 Nazım Hikmet

Beden ile mekân arasındaki ilişkiyi düşünmeye başladığımızda sınır kavramı geliyor hemen akla. Heidegger de kariyerin son döneminde heykeltıraşlar Ernst Barlach, Bernard Heiliger ve Eduardo Chillida’nın yapıtları üzerinden heykeli düşünmeyi başladığında, sınır kavramını yeniden gözden geçirmek zorunda kalmıştı. Bize dünyada olmanın ne anlama geldiğini öğretiyordu heykel. Bu dünyada olmak daima bir ışıma mekânının içine girmek demekti Heidegger’e göre. O halde sınır bir şeyin sonunu değil, aksine başlangıcını oluşturuyor. Bedenler ışıyarak şeyler arasındaki mesafeleri kapatıyor, bağlantılar kuruyor ve etkin şekilde kendi mekânlarını yaratıyorlar. Kendi sınırları içine kapanmış kederli varlıklar olmak yerine, sürekli dışarıya doğru taşarak kendi mekânını kuran neşeli oluşlara dönüştürüyor bu sınır kavramı bizi.

Varlığın yanması gerekiyor ışıması için. Herakleitos her şeyin ateşten yaratıldığını söylediğinde şeylerin sürekli yanarak bir oluş hali yaşadığını vurguluyordu. Ateşten varlıklar olarak sürekli yanıyoruz aslında. O halde yanmak önemli değil, asıl nasıl yandığımıza bakmalı. İki türlü yanmaktan söz ediliyor. Yıldızlar başka türlü, ağaçlar başka türlü yanıyor. Odun kendi sınırından başlayarak içeriye doğru yanarken, yıldız ise tam tersi, içeriden dışarıya doğru yanıyor, sürekli dışarı taşıyor. Odunun ateşi dışarıdan küllerle kaplanarak, gerçekleşmemiş arzular olarak için için yanmayı sürdürüyor. Işıyarak, dışarı taşarak kendi mekânını genişletmek yerine, giderek içine kapanıyor, büzüşüyor. Erklenmek yerine, erksizliğe mahkûm ediyor kendini; hınç, nefret biriktiriyor içinde ve sonunda kederli varlıklara dönüştürüyor bu ateş bize.

Hep dışarıya taşarak, iktidarın norm olarak bize dayattığı sınırları ihlal edendir yıldız. Odun ateşi gibi içine kapanarak büzüşmek yerine, sürekli dışarıya taşarak, başka yıldızlarla birlikte kendi mekanını genişletir. Dışarı doğru yandıkça, ışıdıkça mekanlar açılır önünde. Gerçekleşmemiş arzularını içinde küllemiş kor gibi taşımak yerine dokunduğu her şeyi ışıyan bir yıldıza dönüştürür. Arzularını başkalarına bulaştırarak iktidarın çok sevdiği kederli varlıkları bile neşeli oluşlara çevirir. Yıldız sürekli eylem halindedir. Yıldızın sınırı, kendi eyleminin sınırıdır, bu sınır dinamiktir, sürekli hareket halindedir. Yıldızın kudreti veya eyleminin sınırı dışında başka hiçbir sınırı yoktur. Yıldız bir biçim değil, kudrettir.

Işıyarak kendi mekânlarımızı oluşturan kudretli varlıklar olmak, iktidarın işine gelmiyor. Hep norm dayatıyor çünkü. Toplumsal mekânın, kültürel yaşamın örgütlenmesinde hep çitlerle çevrili kalıplar çıkarıyor karşımıza. Odun ateşi gibi için için yanarak iktidarın kalıplarına kendimizi uydurmamızı istiyor bizden, oysa yıldız gibi yanarak, bağlantılar kurarak kudretimizin gittiği yere kadar örgütleyebiliriz kendi yaşam alanlarımızı.

Tek merkezli iktidar kendi imgesine göre kurmak istiyor bedenleri; içindeki tek merkezin etrafında küllerle kaplı bir sınırdan oluşmuş bireyler yaratmaya çabalıyor. İçimizde tek merkez değil, bir çokluk barındığımızı kendi deneyimlerimizden biliyoruz oysa. İktidarın istediği kendi içine kapanmış kederli varlıklar değil de dans eden yıldızlara, kudretli ve neşeli varlıklara dönüşmek için bu çokluğun yüzeye çıkması gerekiyor. Ne diyordu Nietzsche, Böyle buyurdu Zerdüşt’ün önsözünde: “Dans eden yıldız doğurmak için içinizde kaos taşımalısınız.”



19 Eylül 2012 Çarşamba

GÜNDEN KALANLAR

 Başbakanlık İstedi, Nâzım Gitti Necip Fazıl Geldi 

Devlet Tiyatroları'nın (DT) 2012-2013 sanat sezonunda sahneleyeceği oyunlar açıklandı. Yeni sezonda Başbakanlık'ın istediği oldu. DT yeni sezona Necip Fazıl Kısakürek'in 'Reis Bey' adlı oyununu da dahil etti.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın DT ile Şehir Tiyatroları’nı özelleştireceği yönündeki açıklamalarının ardından Başbakanlık DT’nin son 10 yıllık repertuvarını yakın takibe almıştı. Başbakanlık, iki yıldır Ankara DT’de sahnelenen, Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” adlı eserinden Nihat Asyalı’nın tiyatro sahnesine uyarladığı ve Rüştü Asyalı’nın rol aldığı “Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan On Bir Tablo” adlı eserinin “neden üst üste sahneye konulduğunu” ve “Neden Necip Fazıl Kısakürek’in eserlerinin sahnelenmediğini” sormuştu. Bu sezon Başbakanlık’ın isteği yerine getirildi. Yeni sezonda Nâzım Hikmet’in oyunu yerine Necip Fazıl Kısakürek’in “Reis Bey” adlı oyunu yer alıyor. DT, sezonun ilkyarısında 34’ü yerli, 21’i çeviri 55 yeni oyunla seyircinin karşısına çıkacak.


(BirGün)


*****     *****     *****     *****     *****     *****     *****     *****     *****

 Hükümet Her Şeye Çok Çabuk Çözüm Buluyor! 

Bugünlerde bahar indi Çukurova’nın düzüne
Donandı ağaçlar
Donandı dünya
Bir ışık fışkırır topraktan yağmur gibi
Bir güneş doldurur ortalığı
Yaşar Kemal

Adana’nın bereketli toprakları, edebiyata, sinemaya başta Yılmaz Güney, Ali Şen, Yaşar Kemal gibi değerleri armağan etti. Türkiye’nin bu bereketli topraklarına 1960’larda temellerini atan, doğal afet, ekonomik kriz ve darbeler nedeniyle dönem dönem kesintiye uğrayan 19. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali başladı.

ÇAMBURNU, ÇÖP BURNU OLMASIN
Sinemayı, sanatı halkla buluşturan ve birçok etkinliğe de ev sahipliği yapan Altın Koza Film Festivali kapsamında, ‘Dünya Sineması’ başlıklı bölümde Fatih Akın’ın ‘Cennetteki Çöplük’ adlı belgesel filmi Türkiye prömiyerini gerçekleştirdi. Yönetmen Akın, imzalı filmde başı Çernobil, HES gibi çevre felaketlerinden kurtulamayan; yeşilin her tonunu cömertçe sergileyen, Doğukaradeniz’in nasıl bir çöplüğe dönüştürüldüğünün hikayesi anlatılıyor. Film gösterimi sonrasında bir basın toplantısı yapan yönetmen Akın, gazetecilerden gelen soruları yanıtlarken bu tür sorunların yanlış politikalardan kaynaklandığını düşündüğünü söyledi.

Çamburnu köyü halkının 2007 yılında beldelerine kurulan çöp depolama merkezine karşı verdikleri mücadeleyi köy halkının gözünden anlattıklarını belirten yönetmen Akın hükümetin sorunlara çok çabuk çare bulduğunu ancak bu tür çözümlerin başka sorunları yarattığının farkında olmadığını belirterek şöyle konuştu: “Doğukaradeniz’de sorunlar belli: Kirlilik var, çöplük var… O bölgede yaşayan halk bundan çok rahatsız. Biz bu filme başladığımızda yol kenarlarını, sahili çöp yığınları kaplamıştı. Biliyoruz ki bu hükümet sorunlara çok çabuk çözüm buluyor! Çözüm ise şuydu; çöpü şuradan alalım şuradaki köye koyalım. Yani insanların görüş alanından çıksın. Böylece çoğunluk mutlu olsun. Ama o bölgede yaşayan 2 bin kişi bu şekilde kurban ediliyor. Bu bir politika ve her çözüm bir başka sorun yaratıyor”.

Nisan 2007'de çekimlerine başlanan ve Mart 2012'de biten filmin çekimlerine büyük katkılar sağlayan bölge halkından Bünyamin Seyrekbasan Çamburnu'nda çevre sorunu olduğuna işaret ederek ''Orada yaşayanlara çöplerin ambalajlanarak depolanacağını söylemişler. Ancak halk zamanla kokudan rahatsız olmaya başlamış. Evlerinin içinde kokudan duramıyorlar'' dedi.

ÜÇ SİNEMA EMEKÇİSİNE ÖDÜL
Bu yıl 43. yılına girmesine rağmen 19.'su gerçekleştirilebilen Altın Koza Uluslararası Film Festivali’nde bir diğer etkinlik ise sinemaya emek veren üç ustaya ‘Yaşam Boyu Onur Ödülü’nün sunulması oldu. Yapımcı, Yılmaz Güney’in yol arkadaşı, ‘Umut’ filminin de yapımcısı Abdurrahman Keskiner, Yeşilçam’da kadın sorununun üzerine birçok sinema filminde yer alan Perihan Savaş ve romantik aşk filmlerinin yakışıklı jönlerinden Ediz Hun.

YILMAZ GÜNEY’İN KARA KUTUSU
Sinemaya Yılmaz Güney’in yardımcısı, asistanı ve menajeri olarak giren sonradan arkadaşı ve dostu olan Keskiner; ya da sinemadaki yaygın adıyla Apo’nun sinema serüveni bir bakıma da Türkiye sinemasında yapımcılık tarihinin de serüveni anlamına geliyor. 60’lı yılların ortaları ve 70’li yıllarda Çirkin Kral’ın sağ kolu olan Keskiner sinemayla tanışmasını şöyle anlatıyor: “İstanbul’a gittiğim zaman Yılmaz Güney’in şoförüyle karşılaştım. Şoför, Yılmaz Güney’in setine götürdü beni. Akşam “beraber yemeğe çıkalım” dedi Yılmaz. Yemeğe çıktık orada bana beraber çalışmayı teklif etti. Ben de kabul ettim ve çiftçiyken filmci oldum”

Ödülü alırken Adanalılara teşekkür eden yapımcı Keskiner, Ali Özgentürk’ün ilk filmi ‘Hazal’da, Türkan Şoray’ın hem oyuncu hem de yönetmen olarak imzasını attığı ‘Yılanı Öldürseler’de, Yavuz Turgul’un unutulmaz filmi ‘Muhsin Bey’de ve Yaşar Seriner’in ‘Kuduz’ adlı filmi başta olmak üzere 60’a yakın filmin yapımcılığını üstlendi.

‘BU ÜLKEDE ÇOK BAŞBAKAN GÖRDÜM’
Ödül alan bir diğer isim Perihan Savaş ise kendisinin de bir anne olduğunu ve artık bu duruma bir dur demek gerektiğini söyleyerek şunları söyledi: “Yeter artık yeter. Artık şuramıza kadar geldi. Sürekli bir şeyler yapılacak ya da yapılıyor deniyor. Ama her gün birileri ölüyor. Artık analar ağlaması” dedi.

Aynı zamanda şehir tiyatroları oyuncusu olan Savaş, son dönemde sanatçı ve sanat üzerine yapılan tartışmaları ise BirGün’e değerlendirdi: “Bu ülkede demokrasi var diyorsa eğer baştakiler ben o zaman özgür bir insanım. O zaman biz sanatçılara demokratik olarak konuşmak düşer. Ben 50 yıldır bu işi yapıyorum. Çok cumhurbaşkanı, çok başbakan, çok bakan gördüm. Ama hala ben buradayım. O gördüklerim nerede?”


(BirGün)


*****     *****     *****     *****     *****     *****     *****     *****     *****

 Tefekkürler Sinan Çetin... 

"PKK'yı satın alalım konu kapansın" diyen yönetmen Sinan Çetin'e sosyal medya kullanıcılarından yanıt "PKK neyse parası versin Sinan Çetin yönetmenlik yapmasın."

Yönetmen Sinan Çetin'in "Zorunlu askerlik yasası"na karşı önerdiği PKK'yi satın alma önerisi sosyal medyada tepki topladı. Çetin matematik hesabıyla bedelli askerlik parasıyla PKK'nin satın alınabileceğini söylemişti. Çetin tarafından yapılan hesap şöyle:

"Askere giden 4 milyar maaş alır. Nereden alır parayı, askere gitmeyenden. Bu kadar basit. Bunun için ekonomiye de ihtiyaç yok. Hiç askerlik yapmamak için 1 milyon dolar ödemeye hazır bir sürü insan var benim tanıdığım... 10 gün askerlik 500 bin dolar, 20 günlük 200 bin dolar, 1 aylık 100 bin dolar, 2 aylık 10 bin dolar falan diye gider liste... Biz hesapladık, 33 milyar dolar yapıyor. Git PKK'yı satın al, konu kapandı!"

Matematik hesabı tepkilere neden olan Sinan Çetin twitter'da kısa sürede trend topic'ler arasına girdi. Gazeteciler ve sanatçıların da aralarında bulunduğu twitter kullanıcılarından bazılarının yorumları şöyle:

MirgunCabas
sinan çetin'in, hesap makinasıyla siyasal sorun çözmesinin tadı da hiçbir şeyde yok: "biz hesapladık 33 milyar. git o parayla pkk'yı al."

‏@onurcaymaz
Tefekkürler Sinan Çetin... Yeşilçamın hastalıklı kozalağı...

İstiklal Akarsu ‏
"Parası neyse verelim PKK'yı satın alalım konu kapansın" diyen sevgili Sinan Çetin, bi sorsana fiş almazsak kaça olur.

‏@ibrahimseten
Sinan Çetin Türk sinemasının Ciguli'si maalesef..

‏@10uncuKoylu
"PKK'yı satıl al, konu kapansın." diyen Sinan Çetin'e Rothschild'den cevap: 200 yıllık kapitalistim böyle kafa görmedim.

Can Alkan
Sinan Çetin inanılmaz bir çözüm önerisinde bulunmuş, "PKK'yı satın alalım" demiş. Bir boy büyük alalım seneye de kullanırız Sinancım...

gökhan
Sinan Çetin PKK'yı satın alalım konu kapansın demiş. Sevgili Sinan, parayla beyin nakli de yapıyolar bak sen kendine ondan al bitane bence.

Alper Turgut
Deger, onem ve her turlu ilkeden bihaber olan, kapitalist mi liberal mi cematci mi belli olmayan Sinan Cetin icin her sey satilik, ozetle.

‏@gunesduru
pkk neyse parası versin sinan çetin yönetmenlik yapmasın.

‏@jolej
sinan çetin, PKK'yı cihangirle karıştırmış...sondaki K'yi konut sanmış da olabilir..

AbSurDMaN
"PKK'yı satın alalım" diyen Sinan Çetin aynştayn çıktı. Sinancım mevsimi değil. Hem PKK alana DHKP-C bedava kampanyasını bekleyelim bence.

Berxwedan Yaruk ‏
Sinan Çetin "Askerlik yapmayandan aldığn parayla PKK'yi satın al konu kapansın"dedi.Sinan,PKK'yi Starbucks'ın Cihangir şubesi sanıyo sanırım


(Emek Dünyası)


*****     *****     *****     *****     *****     *****     *****     *****     *****

 Adliyede Bile İşkence Yaptılar 

Sultangazi'de bir polis karakoluna düzenlediği saldırıda yaşamını yitiren İbrahim Çuhadar’ın Adli Tıp Kurumu'ndaki cenazesini almak için beklerken 14 Eylül günü darp edilerek gözaltına alınan ve 3 gün boyunca işkenceye maruz bırakılan 22 kişiden 8’i sevk edildikleri mahkemece tutuklandı. Aralarında Grup Yorum üyeleri Selma Altın ve Ezgi Dilan Balcı’nın da bulunduğu 9 kişi, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı, ancak ev hapsine çarptırıldı.

Gözaltı sürecinde maruz kaldığı işkence sonucu sağ kulağının zarı patlayan ve mahkeme tarafından ev hapsine mahkum edilen Grup Yorum solisti Selma Altın, gözaltında yaşadıkları işkenceleri anlatt:

'UYARI DAHİ YAPMADAN SALDIRDILAR'
“Çuhadar’ın cenazesi için Adli Tıp’ın önünde TAYAD’lı ailelerin bekleyişi vardı. Biz de Grup Yorum üyeleri olarak destek vermeye gittik. Dağılmamız gerektiğine dair hiçbir uyarı yapılmadan polis oradaki herkese saldırdı. Yoğun bir işkenceyle gözaltına almaya başladılar."

İşkencenin gözaltına alındıktan sonra da sürdüğünü belirten Altın, şöyle devam etti: “Özellikle polis aracının içinde gözaltına alınan herkes çok yoğun işkenceye maruz kaldı. Bizi hastaneye hep çevik kuvvet eşliğinde ters kelepçeyle götürdüler. Artık hastaneye bile gitmek istemiyorduk, çünkü bunu da işkence malzemesi haline getirdiler.” Gözaltında kaldıkları üç gün boyunca Haseki Hastanesi’ne kontrole götürüldüklerini söyleyen Altın, buradaki doktorların kendilerini muayene bile etmediklerini, doğru rapor vermediklerini ifade etti.

'ÖZELLİKLE KULAĞIMA VURDULAR'
Polis işkencesi sonucu Grup Yorum üyesi, keman sanatçısı Ezgi Dilan Balcı’nın kolunda ve parmaklarında, kendisinin ise kulaklarında hasar oluştuğunu ifade eden Altın, polisin Grup Yorum üyesi olduklarını bildikleri için özellikle kendilerine bu işkenceleri yaptığını dile getirdi. Altın, şöyle konuştu: “Ezgi Dilan’ın kolu ciddi hasarlı durumda. Parmak izi alma sırasında işkenceyle parmaklarını geriye doğru bastırdılar. Kırık ya da çıkık var, bunu hastaneye gidince öğrenebileceğiz. Benim ise polis aracında kulaklarıma vurdular. Her iki kulağıma da ciddi darbe aldım. Sağ kulak zarım patladı, sol kulağımda da ne olduğunu henüz bilmediğimiz bir basınç ve uğuldama var. Burnuma da vurdular, gözaltı süresince burnum kanadı.”

'GRUP YORUM SUSSUN İSTİYORLAR'
Altın, ev hapsine mahkum edilmesine ilişkin olarak ise şunları kaydetti: “Mahkemeden çıkan sonuca göre serbestmişiz gibi görünüyor ama kararda yurtdışı yasağı var, ev hapsi gibi bir uygulama var. Bu da bizim ilk kez şahit olduğumuz bir uygulama. Bu aslında şu demektir: Grup Yorum hiçbir yerde çıkmasın, şarkı söylemesin. Bu da bir engellemedir. Yalnız bize değil, bıraktıkları herkese ev hapsi verdiler. Avukatlarımız itiraz edecekler.”

'İŞKENCE ADLİYEDE DE DEVAM ETTİ'
“Tutuklanan arkadaşlarımıza yönelik, savcıların, hakimlerin, avukatların, herkesin gözü önünde adliyede de işkence devam etti” diyen Altın, tutuklanan kişilerin adliye koridorlarında yere yatırılarak ters kelepçeyle hapishaneye götürüldüklerini anlattı. Altın, tüm bu işkence ve kötü muamelelere ilişkin suç duyurusunda bulunacaklarını da sözlerine ekledi.


(BirGün)




18 Eylül 2012 Salı

(S)EMBESİLİZM FİLMİ

Yaşanan feci şiddete ve tahmin edilebilir diğer sonuçlara bakarak bu haftayı şimdiden 2012’nin en saçma haftası ilan edebiliriz: İslam aleminin eline meşale almayı pek seven bir bölümü yine sokağa döküldü, bir film yüzünden ortalığı ateşe veriyor! Olayların gelişimine bakınca saçmalık daha da belirginleşiyor:

11 Eylül. İlk haber tam da 11 Eylül Saldırısı’nın yıldönümünde Mısır’dan geldi: “Mısır'da, Hz. Muhammed'e hakaret içeren bir sinema filmi protesto edildi. Protestocular, ABD'de yaşayan bir grup Kıpti tarafından çekilen ve Hz. Muhammed'e hakaret içeren sinema filmine tepki göstermek için ABD'nin Kahire Büyükelçiliği önünde toplandı. Eylemcilerden biri elçilik binasına tırmanarak Amerikan bayrağını indirdi. Kıptiler aleyhine slogan atan eylemciler, ABD bayrağını da yaktı.” O gün çok uğraşmama rağmen filmin ismini hiçbir yerde bulamadım. Ne hikmetse protestocuları harekete geçiren kişilerin bildiği bu filmi yerli ve yabancı basından hiç kimse bilmiyordu –protestocular da bilmiyordu, onlar sadece her zamanki gibi davranıyorlardı; tıpkı Şeytan Ayetleri’ni okumadan sokağa döküldüklerinde olduğu gibi... En saygın basın kuruluşlarından The Guardian bile filmden ancak kulaktan dolma bilgilerle söz edebiliyordu: “Mısır medyası filmin ABD’de Müslüman karşıtı bir grup tarafından yapıldığını söylüyor. Youtube’da klipler halinde izlenebilen film Muhammed’i bir sahtekar olarak tanımlıyor, onu seks yaparken ve katliam çağrısı yaparken gösteriyor.” Bu bilgi üzerine youtube.com ve imdb.com’u didik didik ettim ama o gün hiçbir sonuç alamadım.

12 Eylül. Protesto gösterilerinin şiddetlenerek başka ülkelere sıçradığı ve ilk kanın döküldüğü haberi, 12 Eylül Darbesi’nin yıldönümünde geldi: “Büyükelçi Stevens ve elçilik çalışanlarının, öfkeli Libyalıların, İslam'a hakaret içerdiği iddia edilen bir filmi protesto etmek için dün gece Bingazi'deki ABD Konsolosluğu'na gerçekleştirdiği saldırı sırasında öldüğü bildirildi.” Ortada can alacak kadar mantıksız bir öfke vardı ama nesnesi hala yoktu. Neyse ki günün ilerleyen saatlerinde The Wall Street Journal sayesinde bazı bilgiler belirmeye başladı. Filmin adı Innocence of Muslims (Müslümanların Masumiyeti) ve yönetmeni Sam Bacile adlı birisiydi. Bu arada Bacile Kıpti (Mısırlı hıristiyan) değil, İsrail doğumlu bir Amerikan yurttaşıydı. WSJ’nin de ancak telefon görüşmesi yapabildiği bu Sam Bacile’in gerçekte kim olduğu net değil... Ama Sam Bacile isminin ‘embesil’ (imbecile) sözcüğüne aşırı benzerliğine bakılırsa, bunun çok zavallı bir mizah anlayışıyla kurulmuş bir tuzak olduğunu söyleyebiliriz.

13 Eylül. Nihayet, bu ‘akıl durması’nın en aklı başında haberi: “Hz. Muhammed'e hakaret içeren ve İslam dünyasında tepkilere yol açan ‘Müslümanların Masumiyeti’ filminin 80 oyuncusu, ‘Üstlendikleri rollerle ilgili aldatıldıklarını’ açıkladılar. Oyuncular, ABD'deki gazetelere verdikleri ilanda ve uluslararası medya kuruluşlarına gönderdikleri açıklamada ‘Tüm oyuncular çok üzgün ve yapımcının bizi kullandığını düşünüyoruz’ ifadelerini kullandılar. Aynı günün akşamı bu yazıyı yazmak için bilgisayar başına oturduğumda filmin internet alemindeki en uzun kopyasına ulaşabildim. İzlemenin resmen bir çile olduğu filme dair şunları söyleyebilirim:

1. Film sinema filmi değil, daha çok internette kullanılmak için yapılmış oldukça kötü bir video filmi. O kadar kötü ki, sahnelerin büyük çoğunluğu –özellikle çöl sahneleri- stüdyoda kalitesiz bir ‘yeşil ekran’ teknolojisiyle çekilmiş.

2. İçinde Muhammed ve Kuran sözcükleri geçen cümlelerin istisnasız hepsi filme sonradan eklenmiş... Örnek olarak: “Muhammed Allah’ın elçisidir ve Kuran bizim anayasamızdır.” (kanlı kılıçlarını savuran üç adamdan en öndekine ‘söyletiliyor’) “Tanrının Kuran’da ne söylediğini duymadın mı?” (Filmde dublaj marifetiyle Muhammed adı verilen çete lideri beğendiği bir genç kadını haremine alırken bu duruma itiraz eden bir kadına hitaben ‘söylüyor’) “İslam’a uymayı reddedenlerin sadece iki seçeneği var: Sürgün ya da ölmek...” (Lider, çetesine hitaben ‘söylüyor’) “Eğer Ayşe’ye söylemezsen babanı Müslümanların halifesi yaparım!” (Lider, yatakta başka bir kadınla basıldığında ‘söylüyor’) Bu cümlelerin hepsinin filme sonradan eklendiğini hem ses düzeylerindeki farktan, hem ses tonu ve şive farklılıklarından hem de dudak hareketlerindeki uyuşmazlıktan kolayca anlayabilirsiniz.

Daha feci uygulamalar da var filmde: Başlangıç sahnelerinden birinde bir doktor, bir Müslüman grubun şiddetine göz yuman polislerle ilgili konuşurken, bir yazı tahtasında karısıyla kızına bazı açıklamalar yapıyor. Tahtaya önce “Man + X = BT” yazıyor. Bu arada yazdığı şeyi okuyor: “İnsan artı X eşittir...”, tam bu noktada filmin sesi değişiyor ve sonradan eklendiği belli olan ses “İslami Terörizm” diyor. Halbuki böyle denmediği belli! Sesteki bariz değişikliği bir yana bırakın, oyuncu ‘İslami terörizm’ diyor olsaydı tahtada IT (Islamic Terrorism) yazması gerekirdi, ‘biyolojik terör’ kavramını imleyen ‘BT’ değil...

Sonuç olarak birisi dünyaya çok feci bir oyun oynamış durumda. Müslümanlar sıkça yaptıkları gibi hemen gaza gelmek yerine önce oturup izleseler, bu kıytırık youtube filminin şu ya da bu nedenle –ABD başkanlık seçimleri?.. Arap Baharı sürecinde yeni boyutlar?..- onları kışkırtmak ve ortalığı karıştırmak için özellikle yapılmış ve bilinçli bir zamanlamayla önlerine sunulmuş son derece zavallı bir provokasyon çalışması olduğunu anlayacaklardı. Böylece Sam Bacile adlı sahtekar dünyayı embesil yerine koyamayacaktı...



YOL'UN FRANSA'DAKİ MACERASI - ZAHİT ATAM

Yol parça parça yurtdışına çıkarılıyordu, her türlü işlem Fransa’da yapıldı. Neyse ben Isparta Cezaevinden hasta annemi ziyaret için izin almıştım, oradan Antalya’ya geçtim, oradan da Akdeniz’e. Fransa’ya ulaştığımda yerleştik merleştik ve ekip hemen kuruldu, çünkü filmi Cannes’a yetiştirmeye çalışıyorduk, Ekim başıydı, bütün çekilenleri yıkanmış olarak ilk kez orada seyrettim, Fatoş’la birlikte.

Ne mi oldu? Fatoş ağladı, “ne yapacağız Yılmaz, bu çekilenlerle? Hiçbir şey çekemeyiz burada, hangi oyuncuyu getirtebiliriz ki? Çok kötü bunlar.” İçi acıyarak gözyaşı döküyordu.

“Merak etme Fatoş, öyle bir film yapacağım ki bu gördüklerinden hiçbirini hatırlamayacaksın. Bütün filmi yeniden çekmiş gibi olacağım, öyle sahneleri oradan oraya taşıyacağım, öyle sahnelere yepyeni diyaloglar yazacağım ki bu film dünyanın gündemine girecek, sen korkma. Şimdi iş zamanı.”

Hakikaten kurguya oturduk, günlerce, aylarca çalıştık, bütün filmi yeniden kurguladık, her kurguya göre ben ayrı diyalog yazıyorum, senaryo yeniden yazılıyor yani.

İki yıl boyunca Türkiye’den gelenler bana, “millete kendi çektikleri filmi anlatıyoruz, inanmıyorlar, o öyle değil, dur ben sana doğrusunu anlatayım diyor”, filmi seyretmemişlerdi, kendi anlattıklarından, çektiklerinden, bildiklerinden çok farklı bir film çıkmıştı.

O kadar çok çalıştım ki o aşamada, hatta Fatoş benden şüphelenmiş, ne yapıyor o kurgucu kızlarla o odada diye düşünmüş.

Filmin kurgusu bitti, bu kez de seslendirmesi geldi, bana dediler ki “sen de mi katılacaksın”, ben dedim bütün aşamalarına katılacağım, onlar şaşırdılar, Fransız yönetmenler böyle şeyler yapmazlarmış. Her aşamasında bulundum, müziğinden seslendirmesine, renklendirmesinden şusuna busuna kadar. Hala yerüstüne çıkmamışım, ilk kez beni Cannes’da yarışacağım zaman kamuoyu gördü, yeni bir kimlik almıştım, başka bir adım var, çocuklarım bile Latin Amerikalı bir iş adamının evlatlarıymış gibi biliniyor okulda, kimseyle görüşmüyorum, Anadolu’ya borcum var, filmi tamamlamam, onların destanını dünyaya tanıtmam gerekiyor, bir sürü ağrı, sancı içinde çalıştım. Fatoş kaç kere beni doktora götürmeye kalktı, “hiçbir şeyim yok!” Sırf bu inatlaşmam yüzünden Fatoş daha çok geriliyordu, içine bir korku girmişti sağlığım hakkında, kadınlar işte, her zaman sezgileri çok güçlüdür, hiçbir şey saklayamazsınız. Benim hastalık seyirlerimi benden daha iyi biliyordu ve endişeleniyordu.

Filmin kurgusunu yaptık, seslendirmesini, renklendirmesini derken film 130 dakikayı aşıyordu. Seyrettiler filmi ve çok uzun buldular, biraz kısaltmam gerekiyor ve ben daha yola çıkarken Doğuyu anlatmak istiyorum, en batıdaki karakteri çıkardım mecburen. Baktım film çok şey kaybetmiyor, böylelikle filmin bütün trajik karakterleri daha bir bütünlük oluşturdu.

Cannes’da basın gösteriminde ilk kez kendi adımla çıktım, kırmızı halıda yürüdük, ama bunlar beni zerre kadar ilgilendirmiyordu, beni asıl ilgilendiren salondaki seyircinin tavrıydı, onlarla birlikte ilk kez ben de gerçek bir sinemada filmi seyrettim, seyircilerle birlikte, üstelik film bitmiş olduğu için anlatılması güç bir huzurla, ama bu kez de çok farklı bir gerilim bütün benliğimi kaplamıştı. Film bittiğinde salon ayakta alkışlıyordu, beni anons ettiler ve ben ilk söylediklerinde duymadım bile, ancak ondan sonra sahneye çıktım, içim ürperdi, film çok beğenilmişti ve salonda en arka sıradan öne, sahneye doğru yürüyorum, ama içim öyle buruk ki bu filmi Anadolulu kardeşlerim ne zaman seyredecek onu düşünüyorum, bütün Cannes, bütün Fransa, bütün Avrupa’nın alkışı benim Adana’mın yamalı şalvarlı kardeşimin filme karşı hissettikleri ve nasırlı elleriyle alkışları etmiyor işte, ben Adanalı bir Kürtüm ve kendi yarenlerimin topuğuna basılmış kundurasının ben de ki yeri apayrı işte. Bülbülü altın kafese koymuşlar, yine vatanım, yine özgürlük demiş, bütün bu olup bitenlerden sonra, Anadolu’nun bu en bilindik hikayesi aklımdan bir türlü çıkmıyor, başlar koymaya hapislik gibi başlıyor ben de sıla hasreti, sürgünlük yarası. Ne oldu? Ben hiçbir zaman Fransız vatandaşlığı almadım, bana özel bir kağıt verdiler, yolculuklarda onu kullandım, ölene kadar da Siverekli Yılmaz olarak kaldım, o da sürgün değil miydi, o da kendini yollara vurmamış mıydı? Hiç görmediğim Siverek’i film dağıtırken gidip bulmuştum, babamın akrabalarının sofrasına oturmuştum, etli pilav yapmış, kapıda bir sürü insan silahla beklemişti, kan davalıydık ve benim içimde huzur vardı, vatanıma gelmiştim, doğup büyüyeceğim topraklardan uzaklaştırılmıştım işte, hayatımız daha başlamadan sürgünlük macerasıyla şekillenmişti, babamın dedeleri de Dersim’den göç etmişlerdi. Göç etmiş Urfa’ya gelmişler ve yine ovaya kurmamışlardı barınaklarını, daha verimli olmasına rağmen, yine gidip dağın eteğine sırtlarını vermişlerdi, yıllarca verimsiz toprağı eşip hayvanı derede tepede otlatmışlardı, sonra da bilmem kaç baş hayvan ve canı zor doyuracak buğday için birbirlerinin malına göz dikmişlerdi. Bizim hayatımızın dertleri biz dünyaya gelmeden olup bitenlerin yaraları ile dertli türküler eşliğinde şekillenmişti, hasretlik biz de baba yadigarıdır.

Şimdi burada iddialıydım, hemen ilk günden Cannes’ın favorilerinden birisi olmuştum, röportajlar yapılıyordu, İtalya, Fransa, İspanya… bir çok memleketten gazeteciler, bense onlara 12 Eylül darbesinin bir NATO planı olduğundan başlayarak askeri cuntanın başının Kenan Evren değil, onun ancak ABD’nin emireri olduğunu anlatmaya çalışıyordum.

Hapishane hakkındaki sorularını ise elimden geldiğimce es geçmeye çalışıyordum. Sonuçta, kim inanırdı ki İmralı’da benim film görüşmelerimi savcının odasındaki telefondan yaptığıma, kim inanır ki mahkum doğulu insanların gerçek hikayeleri olduğuna, kim inanır ki onlarla siyasi eğitim toplantıları yaptığımız adi suçtan yatan mahkumlarla kader birliği yaptığımıza, yeni savcının beni İmralı’dan sürerken, “bir hapiste bir hükümet olur, ama burada İmralı Demokratik Halk Cumhuriyeti ile TC var, seninle baş edemeyeceğimize göre ancak sürgün edebiliriz.” Dediğine büyüklenmeden onları nasıl inandırabilirim ki? Beni almak için yüzlerce jandarma, birkaç tane hücum botu geldi, beni oradan sürgün etmek için rapor veren savcı bile “ben böylesini görmedim dedi”. Sonuçta bir tek beni sürgün etmediler, benimle birlikte 15 adi suçtan yargılanan mahkumu da kapalıya gönderdiler ve Bursa’da hücreye konduk: çünkü onlar siyasileşmişti ve düzen onları daha tehlikeli buluyordu, en çok üzerinde düşünülmesi gereken ise adi suçtan girip siyasallaşan insanlara “bozuldu” demeleriydi, işte o insanlar hayatları boyunca bu değişimin izlerini vicdanlarında taşıyorlardı. Kendilerine bu düzenin reva gördüğünü kanlarıyla, canlarıyla yaşamışlardı, yargılanmış mahkum edilmiş bu insanlar, bir an için durup düşünüp onlar da tersinden düzeni yargılayınca, kantarın topuzu nasıl adil tartar bilir misiniz?



SERGEY YESENİN: İNTİHAR MI CİNAYET Mİ? - RECEP ŞENER

Recep Şener ile hep intihar ettiği mitiyle büyütülen Sergey Yesenin aurasına bakıyoruz. Belki de ilk dönem -meme- örneği olarak Yesenincilik'in de yaşanan dönemin politik çekişmelerinde arada kalan, huzurunu bulamamış şairin yaşama ve kendisine öfkesinin gölgesinde, hâlâ kendimizi bulabiliriz.


Sergey Yesenin, 28 Aralık 1925 sabahı Hotel Angleterre’nin beşinci kattaki odasında kendini asmış olarak bulundu. Bileği kesik, yüzünde yaralar bulunuyordu. Otuz yaşındaydı ve Rus şiirinin en popüler isimlerinden biriydi. Ölümü intihar olarak geçti kayıtlara.

Ertesi gün çıkan bütün gazeteler Yesenin’in intiharından bahediyor, intihar ettiği odanın son halini gösteren fotoğraflarla Yesenin’in intihar ettiği bütün Sovyet halkına ilan ediliyordu. Yesenin’in ölümü neredeyse bir şok etkisi yaratır ülkede. Öyle ki, adına ‘Yesenincilik’ denilen bir intihar dalgası başlar ardından. Yesenin’e özenerek intihar edenlerin sayısı artınca Sovyet yönetimi çareyi Yesenin’in eserlerini yasaklamakta bulur. Yesenin’in şiirlerini bulunduran öğrenciler komsomoldan atılır. Buharin, şaşkınlık içinde “Yesenin gençliği nasıl ele geçiriyor, neden gençler arasında ‘Yesenin’in Dulları’ adlı topluluklar oluşuyor?” diye soruyordu çevresine. ‘Yesenincilik’ adı verilen günlerde intihar eden kişilerden biri de şairin eşi Galina Arturovna Benislavskaya’dır.

29 Aralık günü şairin cenaze töreni yapılır. Yüzündeki yaraları kapatmak için hazırlanan özel bir maskeyle Yesenin’in naaşı Sovyet halkına gösterilir ve şair Moskova’daki Vagankovskoye Mezarlığı’na defnedilir.


“maskeli” Yesenin



Yesenin’in ölümünden yıllar sonra ortaya çıkan kimi belgeler, fotoğraflar, Yesenin’ine dair anlatılan hikayeyi yeniden tartışmaya açar.

Resmi tezler, Yesenin’in yüzündeki yaraların asılı olduğu ısıtma borusunun sıcaklığından dolayı meydana geldiği söylese de kimi uzmanlara göre bu yaraların ısıtma borusunun sıcaklığından oluşması mümkün değildir.

O gün Yesenin’i asılı olduğu borulardan indiren kişi Leopoldovich Nicholas Brown idi. Kendisi dönemin şairlerinden biridir. Oğlu Nicholas Brown, babası Leopoldovich Nicholas Brown’ın anılarına dayanarak Yesenin’in sorgu sırasında öldürüldüğünü söyler. Olayla ilgili tutanaklara ilk imzayı atan ve onu en son görenlerden biri olan Wolf Ehrlich’in aslında olayı hiç görmediğini, olayın teyit edilmesi amacıyla Yesenin’nin intihar ettiğini söyler gelen polislere. Nicholas Brown, Yesenin’in siyasi nedenlerden dolayı o gece sorgulandığını ve işkence gördüğünü söyler. Yesenin’in katili olarak Yakov Blumkin’in adını verir.

Yesenin’in intihar ettiği söylenen oda

Olayın tartışmaya açılmasında en önemli isimlerden birisi ‘Yesenin’in Gizemli Ölümü’ isimli kitabın yazarı Viktor Kuznetsov ise Georgi Ustinov ve Wolf Ehlich’in o gün yalancı şahitlik yaptığını, Georgi Ustinov’un o gece otelde olmadığını söyler. O gece Angleterre’de olanların hiçbiri Georgi Ustinov’u görmediğini söyler. Yesenin Leningard’a geldikten sonra Troçki’nin adamları tarafından tutuklanır ve Angleterre’nin bodrum katında sorguya çekilir, işkence edilir. Yesenin öldürüldükten sonra Angleterre’nin beşinci kattaki odasına çıkarılır ve intihar süsü vermek için ısıtma borularına asılır. Kuznetsov da pek çokları gibi Yesenin katili olarak Yakov Blumkin’in adını verir.

Yesenin’in nasıl öldürüldüğünün ayrıntılarına geçmeden önce Yakov Blumkin hakkında kısa bir bilgi vermek yerinde olur.

Yakov Blumkin, Troçki’nin en önemli ajanlarından biridir. 1918 yılınında Moskova’daki Alman Büyükelçisi Kont Mirbah’ı tabanca ile öldürüren iki kişiden biridir. Olaydan sonra yakalanan Blumkin’in cesareti Troçki’nin ilgisini çeker. Kendisiyle çalışması şartıyla Blumkin’i affeder ve onu en tehlikeli işlerde görevlendirir. Blumkin, Sovyet teşkilatının en önemli adamlarından biri haline gelir. Blumkin, Troçi’nin İstanbul büyükada’da yaşadığı günlerde ‘Sultan Zade’ adıyla iran pasaportu ile İstanbul’a gelmesi ikili arasındaki ilişkiye dair ilginç notlardan biridir.

Yesenin cinayetine dönecek olursak; Viktor Kuznetsov’a göre Yesenin tutuklandıktan sonra Blumkin’in Yesenin’e işkence etmeye başlar. Troçki tarafından ölüm emri verilmiş şairi iple boğmaya çalışır, fakat Yesenin’in direnir, karşı koyar. Boğuşma sırasında Yesenin başına darbeler alır. Yanlarında bulunan Leontiev ise Yesenin’e yakın mesefaden yüzüne doğru ateş eder.

Blumkin, Yesenin’in öldüğünü Troçki’ye bildirdikten sonra gece yarısı Yesenin’in cesedini Angleterre’nin beşinci katındaki odasına çıkarır. Olaya intihar süsü vermek için Yesenin’i ısıtma borularına asar.

Yesenin’in ölümüne ilişkin devam eden tartışmlarda çoğunluk, Yesenin’in Troçki’nin emiriyle Yakov Blumkin tarafından öldürüldüğü konusunda hemfikir olsa da Hotel Angleterre’nin beşinci katındaki odada o gün neler yaşandığını hala en iyi Yesenin biliyor.




SİNEMAMIZIN İLK YILDIZLARI: TAÇSIZ KRAL AYHAN IŞIK - MESUT KARA

“Yıldız’ın açtığı müsabakada erkeklerden birinciliği kazanan Ayhan Işıyan, İpekçilerin çevireceği ‘Yavuz Sultan Selim’ filmi ile henüz ismi açıklanmayan diğer bir filmde başrolleri oynamak üzere parlak bir kontrat imza etmiştir.”

29 Eylül 1951’e ait haftalık sinema dergisi Yıldız’da yer alır bu satırlar. Sonraki yıllarda Yeşilçam’a kral olarak damgasını vuran Ayhan Işık’tır sözü edilen Ayhan Işıyan. O yıl, Yıldız dergisinin açtığı yarışmada Belgin Doruk’la birlikte birinci seçilmiştir.

50′li yıllardan itibaren sinema, en popüler ve kitlesel iletişim aracı olmaya başlar. Bu yıllar ticari sinemanın da gelişim yıllarıdır. Böylece sinema kitleleri peşinden sürükleyebilecek ikonlara, yıldızlara daha fazla ihtiyaç duyar. Bunu sağlamanın yollarından biri olarak da dergilerin açacağı yıldız yarışmaları gündeme gelir.

Ayhan Işık’ın, Ayhan Işıyan olarak öyküsü 1929 yılının Mayıs ayında, İzmir’de başlar. Yoksul bir çocukluk yaşar. Babasını kaybettiğinde altı yaşındadır. Aile İstanbul’a göçer. Küçük yaşlarda bir kunduracının yanında çırak olarak çalışır. Ortaokul yıllarında Paşabahçe Cam Fabrikası’na girer, işçi olarak. Darphanede lastik mühür yapmaya başlar. O günlerde Güzel Sanatlar Akademisi’nin resim bölümüne de kayıt yaptırır. Akademide okurken de sürdürür çalışmayı. Artık ‘Ressam Ayhan Işıyan’dır ve Bab-ı Ali’de çeşitli dergilerde ressam olarak çalışıyordur. Türkiye yayınevinde çalışırken, Atlas Film’in sahibi Murat Köseoğlu, Ayhan Işıyan’a artist olmasını teklif eder. Yine o günlerde tanıdığı Yıldız dergisinin yazı işleri müdürü Sezai Solelli’nin teşvikiyle, derginin açtığı yarışmaya katılır ve birinci seçilir. İlk filmi ‘Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Hasan’da Gülistan Güzey, Orhon M. Arıburnu ve Ayla Karaca ile oynar. Hayatı da soyadı da değişmiştir, artık Ayhan Işık’tır.

Sezai Solelli, Osman Seden’e Ayhan Işık’tan söz etmiştir. 1952 yılının Mart ayında ‘siyah saçlı, uzun boylu bu yakışıklı gençle birlikte’ Osman Seden’in yazıhanesine giderler. Seden o günlerde, gerçek bir olaydan esinlenerek yazdığı senaryosu ‘Kanun Namına’yı filme çekme hazırlığındadır. Filmi Lütfi Akad yönetecektir. Solelli, Ayhan Işık’ın oynamasında ısrarcı olur. Üstelik ‘bir artist namzedi için hayli para’ olan 1.800 lira istemiş ve kabul ettirmiştir. Böylece Işık henüz ‘krallığını’ ilan etmeden kurallarını koymaya başlamıştır.

‘Kanun Namına’ (1952) filmi, Ayhan Işık’ı zirveye taşır. İkinci filminde yıldız olmuştur. Aynı kadroyla, “İngiliz Kemal Lawrence’e Karşı” (1952) filmini çekerler. Arka arkaya filmlerde oynuyordur artık. Kendi kurallarıyla gelmiştir sinemaya. Yeşilçam’ın Sezer Sezin örneği dışında alışık olmadığı, yeni kurallardır bunlar. Ayhan Işık, efendiliğiyle, dürüstlüğüyle, işine olan saygısıyla, çalışma disipliniyle Yeşilçam’ın 50′li, 60′lı yıllarına damgasını vurur.

Ayhan Işık, 1958’de Amerika’ya gider ve şansını Hollywood’da da denemek ister. Kısa sürede MGM, Paramount ve Fox gibi büyük film şirketleriyle ilişki kurar. Dokuz ay kaldığı Amerika’dan döndüğünde, Yeşilçam bıraktığı gibi değildir artık. Ortam değişmiş, Göksel Arsoy, Orhan Günşiray gibi yeni yıldızlar çıkmıştır. Yapımcılar onların peşindedir. Zirvedeyken ara verdiği Yeşilçam’da, tahtına başkaları oturmak üzeredir. Şaşkındır, ani kararlar alır. İlk iş olarak, diğer yıldızların iki katı olan ücretini düşürür. Filmler peş peşe gelmeye başlar. Mücadeleyi yine kazanmıştır. Amerika’da büyük yıldızlara ‘king’ dendiğini görmüştür. Yeşilçam’ın yıldızı Ayhan Işık, krallığını da ilan eder. Üstelik bu kez ‘komedi, dram, avantür demeden ne olursa olsun oynamaya’ karar vermiştir. Salon filmlerinde de, komedilerde de oynayacağını kanıtlayıp, seyircinin de beğenisini kazanınca ücreti yeniden artar. Kralın koyduğu kurallar yine geçerlidir. Asla ikinci rolde oynamaz. ‘Otobüs Yolcuları’ (1961), ‘Ü6ç Tekerlekli Bisiklet’ (1962), ‘Acı Hayat’ (1962), ‘Hızlı Yaşayanlar’ (1964) gibi önemli filmlerde de oynamıştır o yıllarda.

1961’de Nejat Saydam’ın çektiği ve Belgin Doruk’la iyi bir ikili oluşturduğu ‘Küçük Hanımefendi’ filmi, seyirci tarafından çok beğenilip ticari başarı da kazanınca devamı gelir.
Yeşilçam krizdedir ve Kral’ın yer alamayacağı filmler dönemi başlamıştır. Ayhan Işık, kendisine gelen sahne tekliflerini kabul eder. Münir Nurettin Selçuk’tan ders alarak sahneye çıkan ve Klasik Türk Müziği söyleyen Ayhan Işık, burada da başarılıdır. Kendi adına film yapım şirketi kurar. Senaryosunu da yazdığı ‘Örgüt’ filmiyle yönetmenliği deneyen Ayhan Işık; ‘Harakiri’, ‘Haşhaş’ ve ‘Kana Kan’ adlı filmlerin de yapımcılığını üstlenir.


(1) Alim Şerif Onaran. lütfi Ö. Akad, Sf 23, 24, 25. Afa Yayınları Mart 1990
(2-3-4) Lütfi Akad. Işıkla Karanlık Arasında, Sayfa 54, 56. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nisan 2004
(5-6) Atıf Yılmaz. Hayallerim, Aşkım ve Ben, Sf. 44. Simavi Yayınları, 1991



TARLABAŞI'NDA ''GALERİYE DÖNÜŞTÜRÜLEN YIKIM'' VE ''EVCİLLEŞTİRİLEN SOKAK SANATI'' PROTESTO EDİLDİ

Kamusal Sanat Laboratuarı, Tarlabaşı’nda 16 Eylül’de başlayan “Renovation Tarlabaşı” adlı sokak sanatı festivalini “sanatçının acizliğini ve muhalif sanatın kurumsallaşmasını” temsil ettiği için protesto etti. Festivalle ilgili yayınladıkları bildiride sanatçıları festivali boykot etmeye çağıran Kamusal Sanat Laboratuarı, festivale davetli olup çekilme kararı alan başka sanatçılarla birlikte dün Tarlabaşı’nda bir eylem düzenledi.

Yıkım ve ‘yenileme’ işlemlerinin bir süredir durdurulmuş olduğu Tarlabaşı, yaz boyunca çeşitli sanat etkinliklerine ev sahipliği etmişti: Marmara ve Mimar Sinan üniversitelerinde okuyan güzel sanatlar öğrencilerinin düzenledikleri sergi; VJ Fest adlı video-müzik etkinliği; ardından “Heyt Be!” fanzininin grafiti sanatçılarının performansları ve canlı müzik eşliğinde gerçekleştirilen sergi (ayrıntılı bilgi için bkz. “Tarlabaşı’nda Sanat: Yıkıma Kadar Görülebilir”). Tüm bu etkinliklerin devamı niteliğindeki “Renovation Tarlabaşı” festivali ise, Beyoğlu Belediyesi, Pamukkale İnşaat, S.O.S güvenlik şirketi, Kadir Has Üniversitesi ve Filli Boya sponsorluğunda gerçekleştiriliyor.

Kamusal Sanat Laboratuarı’nın, sanatçıları “yaratıcılıklarını muktedirlerin kültürüne” yöneltmeye çağırdıkları bildirileri şöyle:

Yıkımı güzelleştirmek için değil, kentin içindeki isyanı ateşlemek için sanat !

Tarlabaşı’nda düzenlenen Streetart Festival İstanbul 2012’yi, kentin soylulaştırılması, pazarlanmak üzere gerçek sahiplerinden arındırılması, uluslararası sermaye için finans ve kültür merkezi haline getirilmesi projesine hizmet ettiği için boykot ediyoruz.

Sokak sanatının gücünü, egemen kamusallığın eleştirisinden aldığına inanıyoruz. Tam da bu nedenle sanatçıların politik bir ilişkiler ağı olan kamusal alana yaptıkları müdahalelerin, toplumsal, kültürel ve ekonomik sonuçlarını gözeterek, zekice hareket etmeleri gerektiğini düşünüyoruz. Yıkımın kaçınılmazlığını, sanatçının acizliğini, muhalif sanatın kurumsallaşmasını ve yok edilmesini temsil eden bu etkinliği İstanbul’un kentsel dönüşümünde yaşanan şiddetin bir parodisi olarak değerlendiriyoruz. Bize göre, Streetart Festival İstanbul inşaat ve güvenlik şirketleri, belediye, üniversite ve kültür endüstrilerinin suç ortaklığının sahnelenmesidir. Festival kapsamında evcilleştirilen sokak sanatı, kentsel muhalefeti, Tarlabaşı sakinlerinin yaşam mücadelesini, bölgenin gerçekliğini hiçe sayıyor. Streetart Festival İstanbul katılımcılarını, yaratıcılıktan kaynaklanan güçlerini muktedirlerin kültürüne yöneltmeye davet ediyoruz.



AJANDA


'Sistem Hatası'

‘Umutsuzluğu Yasak Edenlerin’ Fotoğrafları

27 Mayıs’tan 12 Mart’a Müzik ve Toplum



ÇANTADAKİLER


Mühendis Menni ve Bilim: Eski Marksistlerden Kim Kaldı... - Behçet Gültekin

Yoksulların Fazlası - Cahide Sarı



GÖZE ÇARPANLAR

NELER VAR?

Bülent Ortaçgil, Sağlıkta Şiddete Karşı Ses Verecek!

Müzik Paylaşana 50 Bin Lira Ceza

Savaş Baba Oyunu İnternette Yayında

Hrant Dink Ödülü İsmail Beşikçi'ye

Fatih Akın: Tüm savaşları kaybetmedik

‘Grup Yorum Halktır Susturulamaz’

Adana Arkeoloji Müzesi'nde Tarihi Eser Katliamı

Erol Günaydın Yoğun Bakımda