18 Eylül 2012 Salı

SİNEMAMIZIN İLK YILDIZLARI: TAÇSIZ KRAL AYHAN IŞIK - MESUT KARA

“Yıldız’ın açtığı müsabakada erkeklerden birinciliği kazanan Ayhan Işıyan, İpekçilerin çevireceği ‘Yavuz Sultan Selim’ filmi ile henüz ismi açıklanmayan diğer bir filmde başrolleri oynamak üzere parlak bir kontrat imza etmiştir.”

29 Eylül 1951’e ait haftalık sinema dergisi Yıldız’da yer alır bu satırlar. Sonraki yıllarda Yeşilçam’a kral olarak damgasını vuran Ayhan Işık’tır sözü edilen Ayhan Işıyan. O yıl, Yıldız dergisinin açtığı yarışmada Belgin Doruk’la birlikte birinci seçilmiştir.

50′li yıllardan itibaren sinema, en popüler ve kitlesel iletişim aracı olmaya başlar. Bu yıllar ticari sinemanın da gelişim yıllarıdır. Böylece sinema kitleleri peşinden sürükleyebilecek ikonlara, yıldızlara daha fazla ihtiyaç duyar. Bunu sağlamanın yollarından biri olarak da dergilerin açacağı yıldız yarışmaları gündeme gelir.

Ayhan Işık’ın, Ayhan Işıyan olarak öyküsü 1929 yılının Mayıs ayında, İzmir’de başlar. Yoksul bir çocukluk yaşar. Babasını kaybettiğinde altı yaşındadır. Aile İstanbul’a göçer. Küçük yaşlarda bir kunduracının yanında çırak olarak çalışır. Ortaokul yıllarında Paşabahçe Cam Fabrikası’na girer, işçi olarak. Darphanede lastik mühür yapmaya başlar. O günlerde Güzel Sanatlar Akademisi’nin resim bölümüne de kayıt yaptırır. Akademide okurken de sürdürür çalışmayı. Artık ‘Ressam Ayhan Işıyan’dır ve Bab-ı Ali’de çeşitli dergilerde ressam olarak çalışıyordur. Türkiye yayınevinde çalışırken, Atlas Film’in sahibi Murat Köseoğlu, Ayhan Işıyan’a artist olmasını teklif eder. Yine o günlerde tanıdığı Yıldız dergisinin yazı işleri müdürü Sezai Solelli’nin teşvikiyle, derginin açtığı yarışmaya katılır ve birinci seçilir. İlk filmi ‘Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Hasan’da Gülistan Güzey, Orhon M. Arıburnu ve Ayla Karaca ile oynar. Hayatı da soyadı da değişmiştir, artık Ayhan Işık’tır.

Sezai Solelli, Osman Seden’e Ayhan Işık’tan söz etmiştir. 1952 yılının Mart ayında ‘siyah saçlı, uzun boylu bu yakışıklı gençle birlikte’ Osman Seden’in yazıhanesine giderler. Seden o günlerde, gerçek bir olaydan esinlenerek yazdığı senaryosu ‘Kanun Namına’yı filme çekme hazırlığındadır. Filmi Lütfi Akad yönetecektir. Solelli, Ayhan Işık’ın oynamasında ısrarcı olur. Üstelik ‘bir artist namzedi için hayli para’ olan 1.800 lira istemiş ve kabul ettirmiştir. Böylece Işık henüz ‘krallığını’ ilan etmeden kurallarını koymaya başlamıştır.

‘Kanun Namına’ (1952) filmi, Ayhan Işık’ı zirveye taşır. İkinci filminde yıldız olmuştur. Aynı kadroyla, “İngiliz Kemal Lawrence’e Karşı” (1952) filmini çekerler. Arka arkaya filmlerde oynuyordur artık. Kendi kurallarıyla gelmiştir sinemaya. Yeşilçam’ın Sezer Sezin örneği dışında alışık olmadığı, yeni kurallardır bunlar. Ayhan Işık, efendiliğiyle, dürüstlüğüyle, işine olan saygısıyla, çalışma disipliniyle Yeşilçam’ın 50′li, 60′lı yıllarına damgasını vurur.

Ayhan Işık, 1958’de Amerika’ya gider ve şansını Hollywood’da da denemek ister. Kısa sürede MGM, Paramount ve Fox gibi büyük film şirketleriyle ilişki kurar. Dokuz ay kaldığı Amerika’dan döndüğünde, Yeşilçam bıraktığı gibi değildir artık. Ortam değişmiş, Göksel Arsoy, Orhan Günşiray gibi yeni yıldızlar çıkmıştır. Yapımcılar onların peşindedir. Zirvedeyken ara verdiği Yeşilçam’da, tahtına başkaları oturmak üzeredir. Şaşkındır, ani kararlar alır. İlk iş olarak, diğer yıldızların iki katı olan ücretini düşürür. Filmler peş peşe gelmeye başlar. Mücadeleyi yine kazanmıştır. Amerika’da büyük yıldızlara ‘king’ dendiğini görmüştür. Yeşilçam’ın yıldızı Ayhan Işık, krallığını da ilan eder. Üstelik bu kez ‘komedi, dram, avantür demeden ne olursa olsun oynamaya’ karar vermiştir. Salon filmlerinde de, komedilerde de oynayacağını kanıtlayıp, seyircinin de beğenisini kazanınca ücreti yeniden artar. Kralın koyduğu kurallar yine geçerlidir. Asla ikinci rolde oynamaz. ‘Otobüs Yolcuları’ (1961), ‘Ü6ç Tekerlekli Bisiklet’ (1962), ‘Acı Hayat’ (1962), ‘Hızlı Yaşayanlar’ (1964) gibi önemli filmlerde de oynamıştır o yıllarda.

1961’de Nejat Saydam’ın çektiği ve Belgin Doruk’la iyi bir ikili oluşturduğu ‘Küçük Hanımefendi’ filmi, seyirci tarafından çok beğenilip ticari başarı da kazanınca devamı gelir.
Yeşilçam krizdedir ve Kral’ın yer alamayacağı filmler dönemi başlamıştır. Ayhan Işık, kendisine gelen sahne tekliflerini kabul eder. Münir Nurettin Selçuk’tan ders alarak sahneye çıkan ve Klasik Türk Müziği söyleyen Ayhan Işık, burada da başarılıdır. Kendi adına film yapım şirketi kurar. Senaryosunu da yazdığı ‘Örgüt’ filmiyle yönetmenliği deneyen Ayhan Işık; ‘Harakiri’, ‘Haşhaş’ ve ‘Kana Kan’ adlı filmlerin de yapımcılığını üstlenir.


(1) Alim Şerif Onaran. lütfi Ö. Akad, Sf 23, 24, 25. Afa Yayınları Mart 1990
(2-3-4) Lütfi Akad. Işıkla Karanlık Arasında, Sayfa 54, 56. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nisan 2004
(5-6) Atıf Yılmaz. Hayallerim, Aşkım ve Ben, Sf. 44. Simavi Yayınları, 1991



TARLABAŞI'NDA ''GALERİYE DÖNÜŞTÜRÜLEN YIKIM'' VE ''EVCİLLEŞTİRİLEN SOKAK SANATI'' PROTESTO EDİLDİ

Kamusal Sanat Laboratuarı, Tarlabaşı’nda 16 Eylül’de başlayan “Renovation Tarlabaşı” adlı sokak sanatı festivalini “sanatçının acizliğini ve muhalif sanatın kurumsallaşmasını” temsil ettiği için protesto etti. Festivalle ilgili yayınladıkları bildiride sanatçıları festivali boykot etmeye çağıran Kamusal Sanat Laboratuarı, festivale davetli olup çekilme kararı alan başka sanatçılarla birlikte dün Tarlabaşı’nda bir eylem düzenledi.

Yıkım ve ‘yenileme’ işlemlerinin bir süredir durdurulmuş olduğu Tarlabaşı, yaz boyunca çeşitli sanat etkinliklerine ev sahipliği etmişti: Marmara ve Mimar Sinan üniversitelerinde okuyan güzel sanatlar öğrencilerinin düzenledikleri sergi; VJ Fest adlı video-müzik etkinliği; ardından “Heyt Be!” fanzininin grafiti sanatçılarının performansları ve canlı müzik eşliğinde gerçekleştirilen sergi (ayrıntılı bilgi için bkz. “Tarlabaşı’nda Sanat: Yıkıma Kadar Görülebilir”). Tüm bu etkinliklerin devamı niteliğindeki “Renovation Tarlabaşı” festivali ise, Beyoğlu Belediyesi, Pamukkale İnşaat, S.O.S güvenlik şirketi, Kadir Has Üniversitesi ve Filli Boya sponsorluğunda gerçekleştiriliyor.

Kamusal Sanat Laboratuarı’nın, sanatçıları “yaratıcılıklarını muktedirlerin kültürüne” yöneltmeye çağırdıkları bildirileri şöyle:

Yıkımı güzelleştirmek için değil, kentin içindeki isyanı ateşlemek için sanat !

Tarlabaşı’nda düzenlenen Streetart Festival İstanbul 2012’yi, kentin soylulaştırılması, pazarlanmak üzere gerçek sahiplerinden arındırılması, uluslararası sermaye için finans ve kültür merkezi haline getirilmesi projesine hizmet ettiği için boykot ediyoruz.

Sokak sanatının gücünü, egemen kamusallığın eleştirisinden aldığına inanıyoruz. Tam da bu nedenle sanatçıların politik bir ilişkiler ağı olan kamusal alana yaptıkları müdahalelerin, toplumsal, kültürel ve ekonomik sonuçlarını gözeterek, zekice hareket etmeleri gerektiğini düşünüyoruz. Yıkımın kaçınılmazlığını, sanatçının acizliğini, muhalif sanatın kurumsallaşmasını ve yok edilmesini temsil eden bu etkinliği İstanbul’un kentsel dönüşümünde yaşanan şiddetin bir parodisi olarak değerlendiriyoruz. Bize göre, Streetart Festival İstanbul inşaat ve güvenlik şirketleri, belediye, üniversite ve kültür endüstrilerinin suç ortaklığının sahnelenmesidir. Festival kapsamında evcilleştirilen sokak sanatı, kentsel muhalefeti, Tarlabaşı sakinlerinin yaşam mücadelesini, bölgenin gerçekliğini hiçe sayıyor. Streetart Festival İstanbul katılımcılarını, yaratıcılıktan kaynaklanan güçlerini muktedirlerin kültürüne yöneltmeye davet ediyoruz.



AJANDA


'Sistem Hatası'

‘Umutsuzluğu Yasak Edenlerin’ Fotoğrafları

27 Mayıs’tan 12 Mart’a Müzik ve Toplum



ÇANTADAKİLER


Mühendis Menni ve Bilim: Eski Marksistlerden Kim Kaldı... - Behçet Gültekin

Yoksulların Fazlası - Cahide Sarı



GÖZE ÇARPANLAR

NELER VAR?

Bülent Ortaçgil, Sağlıkta Şiddete Karşı Ses Verecek!

Müzik Paylaşana 50 Bin Lira Ceza

Savaş Baba Oyunu İnternette Yayında

Hrant Dink Ödülü İsmail Beşikçi'ye

Fatih Akın: Tüm savaşları kaybetmedik

‘Grup Yorum Halktır Susturulamaz’

Adana Arkeoloji Müzesi'nde Tarihi Eser Katliamı

Erol Günaydın Yoğun Bakımda

14 Eylül 2012 Cuma

SANATTA ÖZELLEŞTİRME BAŞLADI

Sanat kurumlarının özelleştirilmesine ilişkin yasa tasarısı fiilen uygulanmaya başlandı. Bakanlığın yeni sanatçılar yetiştirmek üzere açtığı 'kadro sınavına' onay verilmedi, nedeni ise "sanat kurumlarında bundan böyle kadrolu sanatçı istihdam edilmeyecek" şeklinde açıklandı.

Sanat kurumlarının özelleştirilmesine ilişkin yasa tasarısı artık fiilen yürürlükte. Cumhuriyet'tenSelda Güneysu'nun haberine göre Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Tiyatroları özelleştiriyorum” sözlerinin ardından Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca hazırlanan ve bakanlığa bağlı tüm sanat kurumlarının mevcut statülerini değiştiren yasa tasarısı taslağı devlet senfoni orkestralarında fiilen uygulamaya geçti.

"Sanat Kurumlarında Bundan Böyle Kadrolu Sanatçı İstihdam Edilmeyecek” 
Devlet senfoni orkestralarına yeni sanatçılar kazandırmak amacıyla açılmak istenen “kadro sınavı”, “sanat kurumlarında bundan böyle kadrolu sanatçı istihdam edilmeyecek” gerekçesiyle onaylanmadı. Taslakta, kadrolu sanatçı yerine tamamen sözleşmeli sanatçı istihdam edilmesi öngörülüyordu.

Cumhuriyet, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca Başbakan Erdoğan’ın tiyatrolara yönelik sözleri üzerine hazırladığı yasa tasarısı taslağının sadece Devlet Tiyatroları’nı (DT) değil bakanlığa bağlı tüm sanat kurumlarını kapsadığını duyurmuştu.

Hazırlanan yeni yasa tasarısı taslağına göre bundan böyle DT, Devlet Opera ve Balesi (DOB) Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) ile Antalya, Adana, Bursa gibi illerde bulunan devlet senfoni orkestralarına da “kadrolu sanatçı alımı” yapılmayacağını, bu tür sanat kurumlarının proje bazlı çalışacağını ve projelere göre “sözleşmeli sanatçı” alınacağını dile getirmişti.

"Kadro sSnavına Onay Gelmedi"
Söz konusu uygulama fiilen gerçekleşti. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan devlet senfoni orkestralarının bünyesine kadrolu yeni sanatçı kazandırmak üzere açmak istediği “kadro sınavı”na onay gelmedi. Bakanlığın söz konusu sınava onay vermemesinin nedeni de “sanat kurumlarında bundan böyle kadrolu sanatçı istihdam edilmeyecek” şeklinde açıklandı. Anadolu’da faaliyet gösteren devlet senfoni orkestralarında “sözleşmeli” statüde çalışmak isteyen sanatçı adayları için giriş sınavı ise 20 Eylül’de gerçekleştirilecek. Orkestraların çoğu 1 Ekim itibarıyla yeni sezona başlayacak.


soL



RED HOT CHİLİ PEPPERS - ERTAN ASLAN

80'li yılların başında çok yakın arkadaşlar olan Anthony Kiedis,Michael 'Flea' Balzary,Hillel Slovak ve Jack Irons tarafondan Los Angeles'da kurulan grup Funk-Metal tarzının oluşması ve kökleşmesi açısından öncü niteliği taşımaktadır…Gerek grubun basçısı Flea'nin Jazz kökeni ve aslen bir trompet icracısı olması,gerekse grubun diğer üyelerinin de şarkı yazımı sırasında bir araya gelerek oluşturduğu Hip-Hop ve Funk etkileşimli müziğin Hillel Slovak'ın sert elektrogitar riff'leriyle birleşmesi bu durumun en önemli açıklamaları arasında yer alır… Özellikle 60'lar sonu ve 70'lerde etkisini iyiden iyiye hissettiren Psychedelic müzik kültürünün bir yaşam tarzı haline dönüşmesi ve özellikle de 70'ler sonunda California'nın Rock müziğin hac merkezi haline dönüşmesi 80'lerde California Eyaleti'nin Rock-Metal müziğe damgasını vuracağının da habercisi gibiydi.Durumun böyle oluşundan ve yine o dönemde bence en başarılı örnekleri verilmiş olan Hip Hop ve Funk türlerinin piyasada dolanıyor oluşundan bu 4 genç müzisyen de doğal olarak nasibini almıştı.Bu koşullar altında ürettikleri ilk çalışmalara bakmak için ise 1984 yılında çıkardıkları ilk albümlerini beklemek gerekliydi…

HADİ BİBERLEYELİM!

Prodüktörlük koltuğunda Andy Gill'in oturduğu "The Red Hot Chili Peppers" adını taşıyan bu albüm Metallica'nın Kill 'em All albümü gibi Rock tarihinde bir dönüm noktasıydı…Özellikle Funk etkileşimini açıkça ortaya koyan bas partisyonlarının,genelde Oldschool Hip Hop albümlerinde rastlayabileceğimiz türden basit ama vurucu ve bir o kadar da eğlenceli gitar riff'lerinin,grubun rock 'n roll kökenlerine tutunan davulların ve hepsinden de önemlisi de içerik bakımından olmasa da stil açısından son derece başarılı Hip Hop liriklerinin bir araya gelmesi aslında Rock müzik tarihinde artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağının da göstergesiydi… Albümde bulunan şarkılar ve özellikle de Get Up And Jump ve Out In L.A.bence bu karışımın en sağlam ürünleri olarak gösterilebilir… Bu albümün hemen arkasından 1985 yılına gelindiğinde grup prodüktörlük koltuğunda Funk müziğin baba isimlerinden George Clinton'ın oturduğu ki bu sebepten dolayıdır ki en "Funk" albümleri olan Freaky Styley'i piyasaya sürdü.Grubun 1984-1991 arasında çıkardığı albümler göz önünde bulundurulduğunda şüphesiz ki en yumuşak albüm olarak dikkat çekmesi olasıdır ve özellikle de ilk albüme göre en büyük farklılıklardan biri de bakır üflemeli çalgıların şarkılar üstündeki dominasyonudur ki bu anlayış grubun ilerleyen dönemlerinde de varlığını hissettirecektir.Özellikle de Catholic School Girls Rule ve The Brothers Cup albümün havasını yansıtması açısından grubun vitrini olarak önemli yer tutar… 1987 yılında çıkan The Uplift Mofo Party Plan albümü grubun ilk "Rock" tarafı ağır basan albümüdür.Prodüktörlüğü üstlenen Michael Beinhorn'un ikinci prodüktörlük deneyimi olan bu albüm onun parlak prodüktörlük kariyeri için atılmış önemli bir adımdır.Me&My Friends,Organic Anti-Beat Box Band,No Chump Love Sucker gibi enerji düzeyi yüksek,sert ve oldukça eğlenceli şarkıların bulunduğu bu albüm aslında '89 yılında çıkartacağı Mother's Milk albümünün de habercisi olarak görülebilir.Fakat yıl 1988 olduğunda yaşanan büyük bir kriz grubun bir anda 'çırılçıplak' ortada kalmasına sebep oldu.

'TOZ' PEMPE GÜNLERİN SONU 

80'lerin Rock dünyasının Sex,Drugs & Rock 'n Roll felsefesinin doruklarında dolaşıyor oluşu ve bu adamların da bu işin göbeğinde yaşıyor olmaları,uyuşturucu serüvenlerinin de çok erken zamanlarda başlamasına sebep olmuştu…1988 yılının 25 Haziran'ında gitarist Hillel Slovak'ın ölümü grubu bitme noktasına getirmişti.Çünkü yine aynı dönemlerde solist Anthony Kiedis'de uyuşturucu maddelerle fena halde oynaşmaktaydı ve artık işler içinden çıkılmaz hale gelmişti.Hillel'ın ölümünden sonra baterist Jack Irons da gruptan ayrılmasıyla bir süre bocalayan Anthony Kiedis ve Flea sonunda yola devam etme kararı aldılar.Gruba giren isimler ise John Frusciante ve Chad Smith oldu… 1988 yılında yaşanan olumsuzlukların ve ilk üç albümde yaşanan ufak çaplı kadro sıkıntılarının ardından grup ilk olarak 1989 çıkışlı albümleri Mother's Milk'i yayınladı.Prodüktör olarak yine Michael Beinhorn'la çalışan grup o zamana kadarki en oturmuş sound'a sahip albümlerini çıkardı.Şarkılar içinde üflemelilerin,rap vokallerin ve virtüözlük seviyesindeki bas partisyonlarının başarıyla yoğurulmasına ek olarak,gruba yeni katılan Chad Smith'in sert ve enerjik davul stiliyle John Frusciante'nin genç yaşına rağmen ne kadar iyi bir gitarist olduğunun göstergesi olan Hillel Slovak etkileşimli Psychedelic özellikler barındıran gitar stili albümün en belirgin özellikleri olmuştur.Stone Cold Bush,Subway To Venus ve Good Time Boys gibi RHCP hit'lerini içinde barındıran bu albüm bence grup tarihinin en başarılı iki albümünden biridir…Diğer albümü merak edecek olursanız o albüm kuşkusuz 1991 çıkışlı başyapıt olan Blood Sugar Sex Magik'tir.

DAHA KARANLIK,DAHA SERT,DAHA SEKSİ

Prodüktörlüğünü Rick Rubin'in üstlendiği bu albüm bence sadece RHCP tarihinin değil, Rock tarihinin de en önemli albümlerinden birisidir…Grup elemanlarının son birkaç yıl içinde yaşadığı olumsuz olayların albüme yansıması olarak görebileceğimiz karanlık hava,grubun artık oturmuş olan müzikal yapısı üstüne başarıyla yedirilmiş ve böylelikle albüm oldukça sert,karanlık ve erotik bir havaya sahip olmuştu.Hiç şüphesiz bunda en büyük pay sahiplerinden biri de Rick Rubin'dir.Kariyeri boyunca Run-D.M.C.'den Slipknot'a kadar birçok farklı grupla çalışmış olan bu adamın sihirli dokunuşları gruba Give It Away şarkısıyla ilk Grammy ödülünü getirdi.Yine bu albümün içinde bulunan Breaking The Girl,Under The Bridge,Sir Psycho Sexy gibi şarkılar da RHCP tarihinde önemli yer tutmaktadır…

BOCALAMA DÖNEMİ

1992 yılına geldiğimizde ise genç gitarist John Frusciante gruptan ayrıldığını açıklamıştı.Bunun sebebi olarak ise erken yaşta gelen şöhreti kaldıramamak ve buna bağlı olarak gittikçe ilerleyen uyuşturucu bağımlılığı gösterilmişti.John frusciante'den sonra Jesse Tobias ve Arik Marshall gibi gitaristlerle çalışan grup son olarak Jane's Addiction'dan tanıdığımız Dave Navarro'da karar kılmıştı… 1995 yılında piyasaya çıkan ve Dave Navarro'lu ilk ve tek RHCP albümü olma özelliğini taşıyan One Hot Minute albümü Rick Rubin'e rağmen eleştirmenlerden kırık not almıştı.Eleştirmenler bu albümü yermekte haklılardı fakat Dave Navarro gibi daha "Rock" bir adamın tarzının bu grupta bile varlığını sürdürebilmesi açısından bu albümün yenilikçi bakış açısı da grup tarihinde önemli bir yer tutmakta ve işlerin çok değişeceğinin ilk işaretlerini vermekteydi…Eleştirilere rağmen Coffee Shop,My Friends ve Warped gibi çok başarılı işleri içinde barındıran bu albüm en azından benim için 2011 çıkışlı I'm With You albümünden daha başarılı bir çalışmaydı.

HAYATA DÖNÜŞ OPERASYONU (!)

Navarro'nun gruptan ayrılmasıyla birlikte grup,yeni gitarist arayışına yönelmek yerine eski dostları John Frusciante'nin uyuşturucu tedavisi ve gruba tekrar dönüşü için ön ayak olmayı tercih etti ve bunun da meyvelerini 1999 yılı içinde piyasaya çıkan Californication albümüyle topladı…

Son iki albümde olduğu gibi prodüktörlüğünü yine Rick Rubin'in üstlendiği albüm John Frusciante'yle birlikte grubun da hayata döndüğünün en büyük göstergesiydi aslında…Albümün açılış parçası Around The World'le başlayan bitmez tükenmez enerji kapanışta yerini Road Trippin' ile sükunete bırakırken grubun ticari başarısını ve ana akım müzik piyasası içindeki yerini bir daha hiç sarsılmayacak şekilde sağlamlaştırmasını sağlayacaktı…15 milyondan fazla satan bu albüm Scar Tissue single'ıyla da En İyi Rock Şarkısı dalında Grammy öldülüne layık görülmüştür.Albümden 6 single yayınlanmış olup bu şarkıların hemen hepsi RHCP tarihinde çok önemli bir yer edinmişti. Albüm sonrası hız kesmeden turnelere devam eden grup 2002 yılı Temmuz ayında By The Way albümünü yayınlamış ve albüme ismini veren By The Way single'ı listelere ilk sıradan dalış gerçekleştirmeyi başarmıştı.Rick Rubin'le beraber kaydedilen 4. RHCP albümü olan bu çalışma birçok açıdan daha önceki albümlere göre yenilikçi çalışmalara sahiptir.Ska etkileşimli On Mercury ve bize Hawaii'den memleket esintileri sunan Cabron grubun geniş müzikal vizyonunun ve değişmeyen tek şeyin değişimin ta kendisi olduğunun en önemli göstergesidir…

DANI'YLE 3. RANDEVU

Tarihler 2006'yı gösterdiğinde grup 4 yıllık sessizliğini 28 şarkıdan oluşan Stadium Arcadium'la bozduğunda grubun Dani denen bu kızla işinin henüz bitmediği ortaya çıktı…Californication albümünde başlayan bu küçük hikaye By The Way'de de devam etmiş ve Stadium Arcadium albümünün ilk single'ı olan Dani California'ya ismini de vermişti.Grup Rick Rubin'in sakalıyla birlikte yaptığı beşinci stüdyo albümünde de sınırlarını darmadağın etmiş ve ticari mantığı ön planda tutarak 28 şarkıdan 3 albüm çıkarmak yerine bu şarkıları 2 CD'lik bir çalışma olarak dinleyicilerin beğenisine sunmuş ve aslında hiçbir şeyin sanatsal yaratımdan daha önemli olamayacağını da insanlara biraz olsun anlatabilmişti…Albümdeki şarkıların tamamı başlı başına birer hit değeri taşırken Torture Me,Charlie,Hump de Bump ve Readymade ilk dikkat çekenler arasında yer almaktadır. 

FRUSCIANTE'NİN GİDİŞİ,KLINGHOFFER DÖNEMİ VE I'M WITH YOU 

2009 yılında gitarist John Frusciante gruptan ikinci kez ayrılmış ve bu ayrılık sonrası onun yerini daha öncesinde de grupla beraber çalışmalar yapmış olan Josh Klinghoffer almıştı.Josh Klinghoffer'ın John Frusciante'ye oldukça benzeyen tarzı sayesinde dinleyicilerin de onayını alan bu değişiklik ne yazık ki

benim gibi birçok fan'ın hayal kırıklığına uğramasına sebep olan I'm With You albümüyle ilk ürünlerini ortaya çıkarmıştı…

2011 yılında piyasaya çıkan bu albüm müzikal açıdan önceki RHCP albümlerini aratmamakla beraber sound açısından eski albümlerden oldukça farklı olması dolayısıyla şimdilik bekleneni verememiş gibi gözükmektedir.The Adventures of Rain Dance Maggie single'ı,Anthony Kiedis'in yeni saç stili ve bıyıkları aslında grubun oldukça popüler olan alternatif sound'lardan ne kadar etkilendiğinin en büyük kanıtı olsa da grup her zamanki gibi müzikaliteyi en yukarıda tutmayı başarmıştır.Şu sıralar devam ettikleri dünya turnesi kapsamında da ülkemizi ziyaret edecek olmaları benim gibi birçok fan'ın oturduğu yerde takla atmasına sebep olmaktadır… 


Delikasap.com



ŞİİRİN GÜNCEL HÂL(SİZLİĞ)İ - TEMEL DEMİRER

“Toplumsal değişim
toplumu dönüştürdüğü zaman,
geçmiş bugünün kalıbı
olmaktan çıkmak zorundadır.”[1]

Şiiri, şiirin güncel hâl(sizliğ)ini konuşmaya devam edeceğiz. Durum, bu gerektiriyor… Çünkü Erdal Alova’nın, “Günümüzde Türk şiiri tam bir tıkanıklık içindedir. Daha doğrusu şairler tıkanmış durumda,” saptaması önemlidir…

Çünkü Enis Batur’un, “Şiir ve toplum arasındaki makasın açılması”na dair saptamaları önemlidir… Kolay mı? “Günümüzün Türkiye’si artık şiir yoluyla düşünmüyor, dizelerle heyecanlanmıyor. Has şiir kendi içinde büyük bir derinlik taşıdığı için hiç olmazsa estetik ve edebi bir düzey sağlıyordu. Bugünün Türkiye’si ne yazık ki sadece TV tartışmaları ve gazete polemikleriyle düşünüyor; daha doğrusu düşünmüyor,” diyen Zülfü Livaneli ekler:

“Televizyonun bu kadar yaygın olmadığı, gazetelerin de pek az kişi tarafından okunduğu dönemlerde şiir, çok etkili bir iletişim aracıydı. İnsanların hemen ezberlediği, toplantılarda yüksek sesle okuduğu, arkadaş gruplarında bir ayin gibi tekrarladığı şiirler, önemli bir toplumsal işleve sahipti. Şiir bilmeyen insana
hemen hemen rastlanmazdı. Şiir sanatı bugünkü gibi, insanlığı yoksullaştıracak biçimde sanat gettolarına sürülmemişti.”

Bunlara eklenmesi gereken Ahmet İnam’ı şu deneyim ve gözlemleridir: “Altmışlardan geliyorum. Şiir heyecanının doruklarda yaşandığı yıllardan… Söz yaşama değiyordu, o zamanlar: Dünya değişmek için sözü bekliyordu. Söz tenlerimize inmişti. Tenimiz, canımız, toplum, tarih sözle yoğrulmaktaydı. Sözün anası şiirin hamaratlığı üstündeydi. Şiirle aralanan, şiirle kapıları, pencereleri, perdeleri açılan dünyalar vardı. Şiire güven vardı. Şiirle görmeyi umuyorduk, değişecek dünyayı.

Değişen dünyaya seyirci miydi, şiir? (Üstelik dünyayı seyirden aciz nice şiir taslakları gömülüdür şiir mezarlıklarında!) Ben en azından, o yıllardan şiir yollarında yürüyen vurgun yemiş bir yolcu olarak şiirle gördüğümüz bir dünya olduğunu söyleyebilirim (Gördük değil mi şair? Ağabeylerim, ablalarım, büyüklerim, sizlerin uzattığı gözlüklerden şiirkürede soluyan dünyalar görmedik mi? Serap mıydı gördüklerimiz? Yanılsama mıydı? Sanrı mı? Varsanı mı?).

Gördük. Şiirle görülebileceğini gördük. Şiirle değiştirilebileceğine inandık. Kahrımız bundandı. Yetmişlerde. Kırkların şairlerini yaşadık. Ellilerin. Şiir nasıl olmalı? Nasıl değişmeli? Bu sorular çok fazla almadı gündemimizi. Şiir bizden önce bulunmuş, bizlere emanet edilmişti. Bulduğumuz şiirle aradık hayatı. Aradıkça şiir dönüştü. Şiir dönüştükçe hayatın farklı boyutlarını görmeye başladık. Hayat şiirin ışığı ile görülebiliyordu. Işık yeterliydi. Öyle düşünüyorduk! Seksenlerden sonra hayat, şiir ışığından kaçar oldu. Saydam olmayan cam duvarlarla sarıldı hayat. Kavranamazlığı, karanlığı dehlizlerle dolu yapısıyla hayat, kendini şiir ışığından esirgedi. Şimdilerde yazılan şiirde en azından bu iki temel sarsıntının etkisi var: 1. Hayatın kendini şiir ışığına kapaması. 2. Şiirin hayatın dışına düşerek kendini araması. Kısaca, hayatla şiir bağının dönüşmesi…

Günümüz şiirini dıştan toplumsal, tarihsel, ekonomik, kültürel etkilerin ışığında değil de, içten okumaya çalıştığımızda, öncesindeki şiir-hayat bağlantısının neredeyse tanınamaz ölçüde dönüştüğünü görebiliriz. Şiirin kendine olan özgüveni azaldı. Hayatla olan sembiyotik bağ kopunca, şiir boşlukta buldu kendini.”
80 şiirinin bir özelliği var; edebiyat dergilerinde, bu şiirin ifrata kaçan, anlaşılmama sorununa yol açacak düzeyde bir bireysellikle yüklü olduğu yazılı. Çünkü bir çözülüş döneminin özelliklerini taşır…

Çözülen toplumun bireyidir, duygularıdır! Ki, onlar da herhangi bir tutku hissedemeyecek, hissettirmeyecek derece ölüdür. Çürüyen bir toplumun ölü doğmuş ruhu: İşte budur, 80 ve sonrasındaki dönemin şairi.

Bu tabloya şunlar da eklenmeli: 90’lı yılların ara dönemi, 80’lerin gölgesinde ve baskısı altındadır. 90’ların en önemli özelliği 80’ler ile gelecek arasında sıkışıp kalmışlığıdır. 80’ler açık yıllarıydı; şiiri de bir kaçış şiiriydi; hayattan kopuktu; içine kapanıktı. 90’lar her geçiş kuşağı gibi bir kayıptır.

“ŞİİR” DEYİNCE
Haydar Ergülen’in, “Şiir ne değildir? Şiir niçin edebiyat değildir? Şiir yazmak şart mıdır? Şiir yazmazsak ne yazardık? Şiir bir çocukluk hastalığı mıdır? Şiir kimin içindir? ‘Şiir şiirde kalmaz’ ne demektir? Şairin hayatı şiire dahil midir? Şairler olmasa şiir daha mı iyi olurdu? Şiirden vazgeçmek de şiir sayılır mı? Şiir
ne zaman, nerelerde yazılır? Hayattan dili yanan şiiri üfleyerek mi yer? Bir daha yazarsan diline şiir sürerim!

Şiir şiire bakarak yazılır mı?” sorularına topyekûn bir yanıt verirsek: Şiir, zulmün ve vahşetin orta yerinde ele avuca sığmayan çocuksu içtenliğini yitirmeyen sevda, isyan, itiraz, bağlanma, vazgeçmeme, aşk hasılı insanî varoluş hâlidir…

Kolay mı?

“Şiir bilgidir, kurtuluştur, güç ve terk ediştir. Dünyayı değiştirebilecek güçte bir eylemdir şiir, doğası gereği devrimcidir: Ruhun eğitilmesi ve içsel özgürlüğün yolu. Şiir bu dünyaya anlam kazandırır, onu yüceltir; bir başkasını yaratır,” der Octavio Paz; şiirinin “ne”liği hakkında…

Ardından ekler Anna Ahmatova da: “Şiir, ışığıdır dünyanın karanlıkta bile”![2]

Şiir görünmeyeni görünür yapan şeyken; tam da bunun için “Büyük kitlelerin iş, eğlence ve isyanının şarkısını söyleyeceğiz. Modern başkentlerde yükselen devrimin çok sesli ve çok renkli dalgalanmasının şarkısını söyleyeceğiz. Madeni seslerin ve gemi tezgâhlarında gecelerin sıcağını ve şiddetle açgözlü duman içen yılanlarıyla alev alev parlayan rıhtımların, dumanlarının izlerinin kıvrılarak tehdit ettiği bulutlara asılı fabrikaların şarkısını söyleyeceğiz,” diye haykırır Mayakovski…
Şiir hiçbir zaman bitmez, hep yarımdır ve durmadan “tamanlanır” sevdalarla ve kavgalarla… Bu nedenle, “Her âşık, şairdir,” der Platon… Bu nedenle, “Şiir, aşkın ilk hecesi; şair onun kekemesidir,” der Hasan-Âli Yücel… Bu nedenle, “Şiir çokça sevinç ve ızdırap ve hayrettir, biraz da söz,” der Halil Cibran… Bu nedenle, “Şiir demek, ıstırap demektir,” der H. de Balzac… El özet dilin omuriliğidir; insan(lık)ın sevda ve kavgasını yüreği ve beynidir şiir… Bunlar böyleyken; “Şiir sesle anlam arasında uzun bir kararsızlıktır,” diyen Paul Valery gibi, “Şiir düşünceden tiksinir,” notunu düşen Lord Byron yanılmaktadırlar…

En azından Nâzım Hikmet bunların böyle olmadığını ortaya koymuştur…

Aslında Kemal Tahir’in, “Şiir gerçek mahiyette müzikten ayrılamaz”; Maksim Gorki’nin, “Bilim aklın şiiridir; şiir de yüreğin bilimidir”; Pablo Neruda’nın, “Şair, her şeyden önce yaşadığı toplumun sorunlarına, giderek tüm dünyaya karşı sorumludur… Biz şairler nefretten nefret ederiz ve savaşa karşı savaşırız,” sözleri
şiirin ne olması gerektiğini gayet net biçimde ortaya koyar…

Nihayetinde “Şairler onaylanmamış yasa koyuculardır,” Percy B. Shelley’in altını çizdiği gibi… Ve de “Bir şairin yaşantısı şiiridir. Ondan gayrisi olsa olsa dipnot olabilir,” Yevgeni Yevtuşenko’nun işaret ettiği gibi…

Tıpkı… Dadaloğlu’nun, “Hakkımızda devlet etmiş fermanı/ Ferman padişahın dağlar bizimdir…” Adnan Yücel’in, “Saraylar saltanatlar çöker/ kan susar bir gün/ zulüm biter./ Menekşeler de açılır üstümüzde/ leylaklar da güler./ Bugünlerden geriye,/ bir yarına gidenler kalır/ bir de yarınlar için direnenler…” Ataol Behramoğlu’nun, “Çıkmış düzenin çivisi/ Senin taka su alıyor/ Yüzer kötünün gemisi…” Veya “Kıran vurdu memleketi/ Zalimler hakan olmuştur/ Yedikleri yoksul eti/ İçtikleri kan olmuştur…” Nâzım Hikmet’in, “İnsanlar ah benim insanlarım/ Yalanla besliyorlar sizi/ Hâlbuki açsınız/ Etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız…” Ya da “Ne güzel şey hatırlamak seni / Ölüm ve zafer haberleri içinden / Hapiste / Ve yaşım kırkı geçmiş iken…” Veya “Akıyordu su/ Gösterip aynasında söğüt ağaçlarını/ Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını.// Atlılar atlılar/ Kızıl atlılar/ Atları rüzgâr kanatlılar/ Atları rüzgâr/ Atları/At…” Attilâ İlhan’ın, “Dünya kalbimizde taşımaya değer…” Ya da “Tut ki gecedir/ katiller huzursuz/ hırsızlar sinirli/ hainler ürkekçedir…” Veya “Döndüm arkamı sana,/ Sen sırtımdan vurmayı seversin,/ yüzüm ağır gelmesin…” Süreyya Berfe’nin, “Zamanımızı/ zamanında öğrenemediniz/ Gördükleriniz/ başka bir zamanı mekânı gösterdi…”[3] Celal Vardar’ın, “Suya dokunmazmış/ Sabuna dokunmazmış/ Pise bak…” Haydar Ergül’ün, “Mecaz şehirde geçmiyor/ şiddetli bir gerçek var/ ki hece bile istemiyor:/ Gerçek olan tek şey gerçek/ para eden tek şey para/ şehirde aruz geçmiyor/ başkası kâr etmiyor…” Turgut Uyar’ın, “Hâlbuki korkacak hiçbir şey yoktu ortalıkta/ Her şey naylondandı o kadar” Ya da “İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım…” Şükrü Erbaş’ın, “Bu kalabalıkta, bu tenhalık/ Sevgilim, bütün sözlerimi/ Mazlumların rüyasından seçtim ben/ Budur, düşünmeden bildiğim/ Budur, ayaklarına serdiğim has bahçe…” Orhan Veli’nin, “Gün olur alıp başımı giderim…” Veya “Bakakalırım giden geminin ardından…” Ya da “Kiminiz kürek çeker sıya sıya/ Kiminiz midye çıkarır dubalardan/ Kiminiz dümen tutar mavnalarda/ Kiminiz çımacıdır halat başında/ Kiminiz kuştur, uçar şairane…” Edip Cansever’in, “Çan gibi sallandı sabah/…Savurdu kıyıdaki sazları rüzgâr/ Bir iki sallandı durdu sabah…” C. Süreya’nın, “Gülün tam ortasında ağlıyorum…” Cahit Sıtkı’nın, “Yaş otuz beş yolun yarısı eder…” A. Arif’in, “Beşikler vermişim Nuh’a…” M.Ö. 2000 yıllarında yazıldığı sanılan “Kötü Çağ” başlıklı dizelerin, “Kardeşler kötü,/ Kardeşler hayırsız./ İnce duygular hak getire,/ Herkes kaba saba./ Güler yüzlüler kötü kişi,/ İyilik ayaklar altında./ Kötüye çatan iyi insanlara/ Herkes gülüp geçiyor./ Kol geziyor hırsızlar,/ Komşu malını çalan çalana./ Özü sözü bir olanlar nerde?/ Yeryüzüne kötüler el koymuş./ Güvenecek dost kalmamış,/ Tanınmayı hak edenler tanınmıyor./ Hani yumuşak başlılar?/ Canını alıyorlar can yoldaşının. /İçim kan ağlıyor,/ Dert ortağı bulana ne mutlu./ Ülkemizi kasıp kavuruyor günah,/ Ardı arkası gelmiyor kötülüğün,”[4] dizelerindeki üzere…

ŞİİRİN “NE”LİĞİ?
Şiirin “ne”liği hakkında Kemal Kocatürk’ün, “Şiir en çağdaş anlamıyla yaşamın, yani acıların, mutlulukların, hüzünlerin ve aşkın dışa vurumudur,” saptamasına Haydar Ergülen de ekler: “Aşk var ki şiir de hâlâ yazılıyor.”

“Şiir sanatına ilişkin söylenebilecek en temel özellik, okuruna duymadığı, bilmediği bir evrenin kapılarını açmasıdır. Bir şiir, öyle benzersiz bir şey olmalıdır ki önümüze koyduğu dünya büyülemelidir bizi. Sıradan sözlerle de şiir yazılabilir elbet ama o sıradan sözlerle o büyülü dünyayı kurabilmek koşuluyla. Orhan Veli’de, Nâzım Hikmet’te, Can Yücel’de sayısız örnekleri vardır böyle sıradan sözlerle yazılmış çarpıcı şiirlerin.

İnsan en eski çağlardan günümüze çalışarak insan oldu. Kendini emekle dönüştürerek öteki canlılar dünyasından ayrıldı. Sanat insanın insan olma serüveninde yan yana yürüdüğü bir büyülü süreçtir. Bütün efsaneler ve masallar bu inanılmaz serüvenin açıklamalarıdır. Prometheus’un gökyüzünden yeryüzüne ateşi indirmesi, insanlığın bir kez yaşadığı bir serüven değildir. Sanat yapıtları böylesi mucizeleri kendi çağlarında yeniden yeniden ortaya çıkaran ürünlerdir. İnsanı içinden çekip çıkardığınız zaman sanatın da hayatın da anlamı kalmaz.”[5]

Hayat dediğimiz her anı mucizelerle dolu şey, o şiirin kendisidir aslında…

Evet Şiir, yaşadığı ve üzerinde durduğu her yer bir gün mutlaka yadsınacak olandır. Kaybedenlerin, temsil edilmeyenlerin, ötekilerin, mülksüzlerin, yani yeni barbarların vicdanıdır şiir… “Dünyayı tek şey değiştiremez. Ne politika, ne ekonomi, ne sanat, ne spor… Parçalar birleşir, bir bütün olur. O bütün yaratır dünyayı, o bütün değiştirir. O bütünü oluşturan öğeler birbirlerini tamamlar, birbirlerinden etkilenir. Yepyeni bir uyum yaratılır belki. O uyumun sağlanmasında minicik bir vidanın bile önemi vardır.

Şiirin o bütün içindeki işlevini küçümsemiyorum, ama abartanlar arasında da kesinlikle yer almıyorum.” [6] Nihayet şair dünyanın yaşanılası olduğunu göstermelidir.

Bunların yanında “Şiir insanlığın anadilidir…”[7]

“Dilin fosilidir şiirdir… Dile, doğal olmayan bir müdahaledir şiir. Entelektüel ve insanî bir müdahale…Bir karşılaştırma yapmak gerekirse insanın yeni olana ulaşma derdi içinde gizeme ve serüvene yönelmesine benzer. Böyle olduğu için, yani dile doğal olmayan bir -zorunlu- müdahale olduğu için her dönemde normal/
olağan dilden ayrı bir düzlem de yer alır şiir ve şiirin içerdiği, taşıdığı dil.” [8]

Toparlarsak: ‘21 Mart 2012 Dünya Şiir Günü’ için Sennur Sezer’in, kaleme aldığı ‘Şiir Çağının Yankısıdır’ başlıklı bildirisinde dediği üzere:

“Şiir, çağının seslerinin yankısını taşır: Kahkahalar, çığlıklar, ıslıklar… Aşk şarkılarına marşlar karışır, ağıtlara çocuk sesleri. Çok sesli bir korodur şiir, bir orkestra. Şairler hükümdarlara övgüler yazsalar da bu sesleri şiirin orkestrasına ekleyemezler. Bir yıl geçmeden yıpranır gider o övgülerin kumaşı. Eskimeyen, yaşamaya övgüdür, adalete, aşka. Bir de diktatörlere yazılmış alaylar eskimez, bin yıllarca. Şairler söz ustasıdır. Anadildir ustalığın nedeni. Vay şairlere ana dilini yasaklayana. Vay insanlara şiiri yasaklayanlara! Her dilde aşağılanmalı insanın düş gördüğü dilde yazmasını, şarkı söylemesini engelleyenler. Onlar için sövgüler bile armağan sayılmalı. Adları silinmeli tarihten. Şiir, çağının seslerinin yankısıdır. Şair bu sesleri işler olan gücüyle. Aşk şarkıları, yaşama övgüleri duyulsun ister şiirinde. Hıçkırıklar aşktan kopsun, bir ağlayış olacaksa çocuğun ilk ağlayışı olsun. Ve kadınlar, sesleri yüzyıllardır savaşları lanetlemekten yorgun, ağıtlardan kısık, şiirler söylerler güzel günler için, rüzgâra karışır. Onlara şiir yazılmaz, yazılanlar aşka övgüdür belki. Şiir, çağının seslerinin yankısıdır. Sokaklardan kopup gelen seslerin uğultusudur. Zafer şiirlerinde ölen askerlerin analarının ağıtı duyulur. Aç çocuk ağlayışları ve dul kadınların çığlıkları. Bu yüzden ürperir bu şiirleri okuyanlar. Çağının seslerinin yankısı duyulur şiirde. Şiirinde güzel seslerin yer almasını isteyen şairin işi zordur. Çünkü açlığı, savaşları durdurmak için uğraşmak zorundadır. O şairlerin seslerini duyarız, çocuk seslerine kulak verdiğimizde.”

NİHAYET
Nihayet!
Önce bir hatırlatma: “Şiir yazarken, o şiiri yazmaktan başka bir şey düşünmedim hiç. Ne kuramlar, ne birtakım endişeler, ne başka bir şey… Beni hiç ilgilendirmedi. Şiirimin geldiği yolu da, gitmesi gereken yolu da düşünmedim. Sadece yazdım. Ben değişirken şiirim de değişti. Beni besleyen, yaşamımdı,” [9] der Ülkü Tamer…

Sonra da bir anekdot: Neruda’nın en iyi okuyucularından biri olarak gördüğü Eliot, bir gün Şilili şaire kendi şiirlerini okumak ister. “Okumayın” der Neruda ve kovar Eliot’ı yanından. İskoçyalı şair Frazer da bunun üzerine, Neruda’ya kızar ve “Neden böyle yapıyorsun?” diye sorar. Neruda’nın yanıtı ilginçtir: “Okurumu yitirmek istemiyorum. Resim yapabilir, denemeler yazabilir ama şiir yazmasın. Ben okurumu elimde tutmak, kendim için alıkoymak istiyorum” ve şöyle bitirir lafını, “Zira
böyle giderse şairler bundan sonra yalnızca öteki şairler için eser yayımlayacak. Her biri kendi şiir dergiciğini çıkarıp ötekilerin cebine koyacak. Böylesi hiç zahmete değmez.”

Şairlerin şairler için yazması fikri Neruda’yı heyecanlandırmaz. Oysa şimdi bu noktaya gelmişiz gibi görünüyor, şiir en az okunan edebiyat dallarından birine dönüştü ve okuyanlar da çoğunlukla kendileri şiir yazmaya hevesli kişiler.

97 yaşındaki Şilili şair Nicanor Para, Güney Amerikalı şairlerin tercih ettikleri süslü dili bir tarafa bırakıp sokak ağzını ve gündelik hayatta kullanılan dili şiire sokmasıyla “karşı şiirin” önemli isimlerinden biri hâline gelen Parra aynı zamanda “halka yukardan bakan” şairleri, sokağı yaşamaya davet etmesiyle tanınıyor.
Manifiesto şiirinde yeni şairlerin, yeni bir şiirin geldiği haberini şöyle veriyor örneğin (eminim daha iyi çevirenler çıkacaktır ama şimdilik benim kelimelerimle idare etmeniz gerekecek): “Bayanlar ve baylar/ son sözümüz budur/ ve ilk sözümüz: Şairler Olimpos’tan indiler.”


Newroz, Yıl:6, No:219, 1 Eylül 2012…

                                                                                                

NOTLAR

[1] Eric Hobsbawm.
[2] Anna Ahmatova, Dünya Kadın Şairlerinden Kadının Hâlleri, Derleme ve çeviri: Selahattin Yıldırım, Agora Kitaplığı,
[3] Süreyya Berfe, Seferis ile Üvez, Metis Yay., 2010.
[4] Eski Uygarlıkların Şiirleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., s.45-47
[5] Turgay Fişekçi, “Şiir Nedir Aslında?”, Cumhuriyet, 16 Mayıs 2012, s.14.
[6] Ülkü Tamer, “Şiir Üstüne Dağınık Düşünceler – 3”, Cumhuriyet, 24 Eylül 2011, s.15.
[7] Erdal Alova, “Düzyazı Şiirin İstediği Yere Gidemez”, Notos, No:31/ 2011/06, Aralık 2011-Ocak 2011-12, s.89.
[8] Sabri Kuşkonmaz, “Şiire Dışarıdan Bakmak”, Birgün, 17 Ekim 2011, s.13.
[9] Ülkü Tamer, “Şiir Üstüne Dağınık Düşünceler”, Cumhuriyet, 10 Eylül 2011, s.13.

Yazıda kullanılan fotoğraf: http://sirombo.deviantart.com/



SİNEMAMIZIN İLK YILDIZLARI 2: SİNEMANIN YARATTIĞI İLK BÜYÜK YILDIZDIR SEZER SEZİN - MESUT KARA

Muhsin Ertuğrul ve Geçiş Dönemi sonrasının, ilk büyük yıldızı Sezer Sezin’dir. Kendi kendini yaratan insanlardandır Sezin. Çok küçük yaşlarda, annesinden habersiz evden kaçarak ‘Hürriyet Apartmanı’ (1944) ve ‘Yayla Kartalı’ (1945) filmlerinde küçük rollerde oynar. Yapımcı Necip Erses’in isteğiyle, ‘Köroğlu’ filminde başrollerden birini oynar. ‘Damga’ (1948) filmindeki ilk önemli oyunuyla ünlenir. Filmin bir hafta salonlarda kalmasını umarlarken, dört hafta gösterilir, kapılarda uzun kuyruklar oluşur. Arkasından ‘Vurun Kahpeye’ filmi ile yıldızlaşır.

Üstelik sadece oyuncu olarak da yer almaz sinemada. Oynadığı filmlerin öykü-senaryo seçiminden yönetmen seçimine, oyuncuların belirlenmesine kadar bütün aşamalarında yer alır.

“(…) Erman Kardeşler’de müdür olarak çalışmaya başlamıştım. Erman Kardeşler’in ilk filminde Sezer Sezin oynamıştı. Onun getirdiği bir teklifle Hürrem Bey, ‘Vurun Kahpeye’ üstünde düşünmeye başladı. Satın aldık telif hakkını. Sonra da oturduk, Hürrem Bey, Sezer Sezin, Temel Karamahmut, İbrahim Serpil, Selahattin Küçük ve ben tartıştık. (…) Bir gün sordum Hürrem Bey’e ‘bunu kim yürütecek?’ diye. ‘Sen yapacaksın’ dedi. (…) ‘Bu ağır bir iş. Ben şimdiye kadar böyle bir şey yapmadım’ dedim. ‘Yaparsın, yaparsın!’ dedi. O zaman tereddüt ettim. Sanıyorum Hürrem Bey’in bu teklifinde Sezer Hanım’ın bir etkisi olmuştur.” (1)

Lütfi Akad usta, ‘Işıkla Karanlık Arasında’ adıyla yayınlanan anılarında o günleri tekrar şu cümlelerle aktarır: “Bir gün Hürrem Erman bir kitap uzattı ‘Bunu oku bakalım’ dedi. Halide Edip Adıvar’ın ‘Vurun Kahpeye’ adlı kitabıydı, Sezer Sezin getirmiş. (…) Kitabı o seçtiği gibi ‘Aliye öğretmen’ rolünü kendisinin oynayacağı doğaldı. Bu nedenle kafa dengi, rahat konuşacağı, ortak çalışma yapabileceği bir yönetmen arıyordu.” (2)

Filme çekilecek öyküyü Sezer Sezin belirlemiştir, sonrasında senaryo çalışmalarına katılmış, filmi kimin yöneteceğini belirlemiş ve başrolünü oynamıştır. Sezin sadece bir oyuncu, bir yıldız değildir. Öncesinde Erman Kardeşler film şirketinin kurulmasında, ‘Damga’, ‘Vurun Kahpeye’ ve sonraki filmlerde yaşanan tüm süreçlerde, sonrasında kimi oyuncuların, yönetmenlerin sinemaya kazanılmasında Sezer Sezin’in önemli katkıları vardır. “Sezer Sezin’in bulduğu bir hikâye ile Hürrem Erman kararını verdi ve ‘Damga’ adını koyacakları filmi Adapazarı’nda çekmeye koyuldular. (…) Baş erkek oyuncunun, elektrik idaresinde çalışırken Sezin’in zoruyla filmde oynamaya razı olduğu söyleniyordu. Adı Memduh’tu. İleriki yıllarda sinemamızın sözü edilen yönetmenlerinden biri olacaktı.”(3) Sözü edilen başrol oyuncusu Memduh, filmde Turhan Ün adıyla oynayan sonraki yılların usta yönetmeni Memduh Ün’dür.

“Sezer Sezin ‘Damga’ filmindeki başarısına ‘Vurun Kahpeye’ filmindeki başarısını da katarak Türk sinemasının ilk gerçek yıldızı oluyor.”(4) Bu cümleler yine Lütfi Akad ustanın anılarından. 1996’da “Sezer Sezin Türk sinemasının ilk yıldızıdır, öncü sinemacılarındandır” cümlesini yazdığımda “efsane yaratma” türünden çeşitli eleştiriler almıştım. Oysa o günlerin en önemli tanığı Lütfi Akad usta, anılarında bu gerçeği gerekçeleriyle ve yaşanmışlıklarla anlatıyor, belgeliyordu.

Atıf Yılmaz’ın anılarında da benzer cümlelere rastlarız. “Bugün hiçbir kadın starımızın cesaret edemediği, özgür, serseri, atak, cesur, kararlı kişiliğiyle Sezer Sezin…” (5) “Meğer Hürrem Erman ‘Hıçkırık’ filmine çok önem veriyormuş. Filmin yönetmenliğini ve baş kadın oyunculuğunu Sezer Sezin üstlenecekmiş. Bunları daha sonra filmin yönetmenliği bana teklif edildiğinde öğreniyorum.”(6) Sezer Sezin, Atıf Yılmaz’ı yardımcı yönetmen aldığı ve birlikte senaryo çalışmalarına başladıkları günlerde ‘Hıçkırık’ filminin yönetmenliğinden de, oyunculuğundan da vazgeçip, Erman Film’le ve Hürrem Erman’la ilişkisini bitirip ayrılırken Hürrem Bey’in “Hiç değilse bu filmi bitir de öyle ayrıl. Filmi kim yönetecek?” sorusunu “Tabii ki Atıf Yılmaz” diye yanıtlamıştır.

Sezer Sezin’in de, sonraki yıllarda çokça konuşulan ve en çok Ayhan Işık’tan, Türkan Şoray’dan bildiğimiz ‘star kanunları’ vardır. Yıldız olmanın bütün özelliklerini taşıdığını, kitleleri salonlara çekmekten aldığı ücrete, ‘kanun’larına kadar birçok kriteri nasıl uyguladığını o dönemin tanıklıklarından kolayca öğrenebiliyoruz.


SÖZ SEZER SEZİN’DE

“Şakir Sırmalı, Hürrem Erman arkadaşımdı. Adapazarı’nda sinemaları vardı Hürrem’in ailesinin, buradan film alıp gönderiyordu. O sıralar Şakir Sırmalı bir film yapıyordu. Önceleri Muhsin (Ertuğrul) Bey çekiyordu, Sonraları Baha Gelenbevi, Faruk Kenç filmler yaptı. Arap filmleri almış başını gidiyordu. Türk filmleri çok az, o da sinema buluyorsa en fazla bir hafta oynuyordu. Şakir’le de iyi arkadaşız, o film yapmaya başlayınca ben de Hürrem Erman’a baskı yaptım, ‘İlla film yapalım’ diye. ‘Ben anlamam, nasıl yapacağız’ dedi. ‘Yaparız, bak Şakir de yapıyor’. O, ailesinden borç buldu, ortak kurduk şirketi. Hürrem’i ben zorladım film yapmaya, hiç niyeti yoktu.

Eseri seçiyorum, senaryo aşamasında da çalışıyorum, yönetmeni, oyuncuyu seçiyorum… Hürrem’le anlaşmamızda şu vardı; O, işletmeye bakacak, bu işleri bana bırakacak. Ama tabii fikir birliği yapacağız, ‘sen benim işime karışma ben senin işine karışmayayım’ diye bir şey yoktu aramızda. Bana çok inanıyordu, yaptığım işler de çok iyi netice verdiği için çok az dayattığı şey oluyordu.

Fikret Arıt’ın ‘Güzel Yuana’sını okumuştum. ‘Bunu film yapalım’ dedim. Okudu, çok beğendi ve ‘hemen bunu senaryo şekline getir’ dedi. Seyfi Havaeri o zaman filmler yapıyordu, yönetmen olarak onu seçtim, filme (Damga) başladık. Biz bu işlere girince, o ara Şakir’le çalışan, hesap işlerine bakan Lütfi Akad bizim mali işlerimize bakmaya başlıyor. Sonuçta ‘Damga’ filmini yaptık. Bir hafta oynasın diye bakarken dört hafta oynadı. Oğuz Aral’ın söylediği bir şey vardı benimle ilgili, ‘Starlar ekseriyetle oyuncu değildir ama Sezer Sezin hem oyuncuydu hem de stardı’ demişti.”





ÇAĞDAŞ SANAT: 11 TEZ - Cuauhtémoc Medina

1.*

Öyle görünüyor ki “çağdaş” kavramı düpedüz nafile, boş bir kavramdır; aslına bakarsanız, “çağdaş sanat” kavramının, meşru bir teori geliştirme niyetinden ziyade bir ikame bulma ihtiyacının sonucu olarak sanatta bu kadar merkezî hale gelmiş olabileceğinden şüphelenmekte pek haksız sayılmayız. Zira “çağdaş”, öncelikle “modern”in ölümüne işaret eden bir terim olarak karşımıza çıkıyor. Estetik güncelliğin bu muğlak anahtarı, tam da “modern” eleştirisi (modernin haritasının çıkarılması, ayrıntılı olarak tanımlanması, tarihselleştirilmesi ve didik didik edilmesi) tarihin çöplüğüne sürüldüğünde mutat hale gelmiştir. İşte bu noktada, güncel sanat [current art] kendisine programlı bir tavır sağlayan kelimeyi kaybettiğinde, kronolojik yakınlık –dişe dokunur herhangi bir şeye işaret etmese de– amaca uygun bir nitelik haline gelir. “Çağdaş”ta, “yeni”nin kuşattığı –değişime ve mümkün alternatiflere dair– ütopyacı beklentinin esamisi okunmaz.

2.
“Çağdaş sanat” kavramının dişe dokunur bir içeriği olmadığının en iyi göstergesi, her türlü pratik ayarlamaya açık olmasıdır. Müzeler, akademik kurumlar, müzayede evleri ve metinler, yakın dönem sanatsal üretimi kategorilere ayırma ihtiyacını, genellikle bazı parça veya söylemleri kronolojik bir uzlaşım temeline dayanarak “çağdaş” ilan etme kurnazlığıyla aşarlar: Los Angeles’taki MOCA 1940 “sonrası”nda yapılan şeyleri dikkate alır; Londra’daki Tate Modern’da bulunan çağdaş parçaların hepsi 1965’ten sonra yapılmıştır; Kristine Stiles ve Peter Selz’in kaynak kitabı Theories and Documents of Contemporary Art’ın (Çağdaş Sanat Teorileri ve Belgeleri) başlangıç noktası 1945 tarihidir. Başka bağlamlarda, bilhassa da çevre ülkelerde, çağdaşlık ufku genelde daha dardır; çoğu zaman, 1990’ların başlarında ortaya çıkan bir şey olarak tanımlanır ve postkolonyal tartışmanın yükselişi, modernizm anlatısı üzerindeki Avrupa-Amerika tekelinin kırılması veya Soğuk Savaş’ın son bulmasıyla ilişkilendirilir. Her halükârda, “çağdaş sanat” bir “sonrası”nın birden çok anlamına dayanıyor gibi görünmektedir.

3.
Ancak, kronolojik kategorilerde hemen her zaman olduğu gibi, bu nötrlük çok geçmeden belli bir içeriğe sahip bir isim biçiminde belirebilir. “Modern”e olanların “çağdaş”ın da başına geleceğini, bir gün bu terimin de anlamına aykırı bir biçimde sabitleneceğini, özgülleştirileceğini ve kültür diyalektiğinde belli bir kaymanın göstergesi olarak eskiden kalma bir şey muamelesi göreceğini tahmin etmek zor değil. Sanatsal kültürün çağdaşlığı, en azından iki anlamda, sert bir dönüşü beraberinde getirir: çağdaş bir pratik ve ona ev sahipliği eden toplum arasındaki ilişkinin bariz dolaysızlığı anlamında ve bir de bu ilişkinin eleştirel bir aygıtla bütünleştirilmesi anlamında.

18. yüzyıl sonlarında tarihsel rölativizmin doğuşundan beri, günün sanatının toplum tarafından alımlanışının bu kadar çekişmesiz ve pürüzsüz olduğu bir dönem daha olmamıştır. Batı’da çağdaş sanatın ezoterik bir doğası olduğu şeklindeki iddialar, daha ziyade bu konuyla ilgili teorik söylemin, genel tarafından belli bir düzeyde anlaşılır olan pratikler temelinde işleyen söylemin yoğunluğundan kaynaklanır. Çağdaş sanatın başlıca ayırt edici özelliklerinden birinin, daima en azından ikili bir alımlamayı talep etmesi olduğu söylenebilir pekâlâ: önce, genel kültürün bir parçası olarak; sonra da teorik geliştirmeye yönelik sofistike bir girişim olarak alımlanmayı talep eder. Yine de, çağdaş pratiklerin, bu pratikleri toplumsal güncelliklerine aykırı bir biçimde harekete geçirmeye çalışan söylemin aşırı büyümesiyle bağlantılı oluşu, çağdaş sanatın –günün tarihsel duyarlılığıyla yakından ilişkili şiirsel işlemler de dahil olmak üzere– büyük ölçüde kullanıma müsait olan göndergelerden yararlanan entegre bir kültür olduğunu gösterir. Bu fenomeni tanımlayan durum, eleştirinin ve teorinin bir yandan aşırı popüler olması, bir yandan da enikonu seyrelmesidir. Dolayısıyla “çağdaş sanat” aristokratik bir popülizm biçimidir; aşırı incelikle en üst düzeyde basitliğin birbirine girdiği diyalojik bir yapıdır; sınıfsal, etnik ve ideolojik yakınlıkları türlü türlü olduğundan başka şartlarda pekâlâ birbirinden ayrı da düşebilecek envai çeşit insanı sanatsal yapılarda birbirlerini “koklamaya” sevk eder.

Reclaim The Streets (Sokakları Geri Al) Trafalgar Meydanı eylemi, 1997. National Gallery of Art duvarındaki graffiti: Yaherkes sanat yapar ya da sanat diye bir şey olmaz! 

4.
Stendhal’in 1823’te “insanlara... günün âdet ve inançları bakımından mümkün olan en üst düzeyde zevk veren eserler sunma sanatı,” diyerek ifade ettiği modern güzellik idealine nihayet ulaşıldı.[1] Bunun bir sonucu olarak, radikal estetik ile toplumsal ahlak arasında zamansal bir çatlak yok artık bugün. Avangardın ölümü meselesini yeniden formülleştirerek, çağdaşın bu şekilde kurumsallaşmasını açıklamaya çalışmak gerekiyor. Hepimizin bildiği gibi, modern öznellik tasarısı ile modern burjuva özne arasındaki ayrılık, tarihsel olarak ilerlemeler, gerilemeler, yeniden tedavüle sokmalar, gelecekler ve anakronizmayla açıklanmış ve –bütün militarist içerimleriyle beraber– avangardın politikasıyla özetlenmiştir. Postmodernin şoku, bir kültürel bozgunculuk tasarısı olarak avangardın ölümünden çok, medyanın sürekli bombardımanı altında tutulan ve tüketim arzusuyla yanıp tutuşan bir öznelliğin artık “yeni”ye yabancı olamayacağı gerçeğinin idrakini içermiştir (doğrusu avangardın ölümü de, hep egemenlerin diline pelesenk olan saçma bir iddiadır, zira hâkim toplumunnomos’una veya episteme’sine yönelik şiirsel-siyasal bir kafa tutma kaçınılmaz hale geldiğinde, böyle bir radikalizm şu veya bu şekilde kuşkusuz yeniden ortaya çıkacaktır).

Her halükârda, hem modernizmin hem de avangardın ayırt edici özelliği olan zamansal kayma –günün sanatının, eşzamanlı bir şimdi anlayışını sürekli yalancı çıkarmış olması (ki bu, primitivizm temasından, eskiyle ve enkazla hesaplaşmaya, endüstriyel emeğin kronolojisinin reddedilmesine vb. kadar nice tarihsel kıvrımı kuşatan kronolojik bir mecaz olarak avant’la sınırlı değildir)– nihayet biraz kapanmış gibi görünüyor. Artık modern kapitalist toplumun, zorlayıcı ve korkutucu bir biçimde, izleyici kitlesiyle, kendisini finanse eden elitleriyle ve kendisine yol arkadaşlığı eden akademik endüstriyle aynı hizada olan bir sanatı var. Bu bakımdan, estetik yabancılaşmayı başından def etmesi ve kültüre giderek daha fazla entegre olması nedeniyle, sanat kelimenin tam anlamıyla çağdaş hale gelmiştir. Milyonlardan oluşan kitleler kendi iradeleriyle çağdaş sanat müzelerine gidiyorsa, negatifliğin eski kalesinin etrafında onlarca kültür endüstrisi boy veriyorsa, zaten çoktandır elit eğlence ile kitle kültürü arasında kalan alanda bulunan bir şey güzel sanatların yerini almış demektir. Ve bunun alameti farikası da “çağdaş” çılgınlığıdır: sanat fuarları, bienaller, sempozyumlar, dergiler, yeni “kapalı gişe” sergiler ve müzeler, sanatın sadece şimdi/mevcut olanın içine çekildiğinin kanıtıdır – daha iyi veya daha kötü ya da ümit verici olanın değil, sadece verili olanın yolundan sapmış bir örneği olanın iyice içine çekildiğinin.

"Estetik meşguliyetlerine kaptırıp gitmemiş, Marcel Duchamp gibi faal olana odaklanmış bir sanatçının görevi, sanat ile halkı uzlaştırmak olacaktır belki de" Guilliaume Appolinaire Meditations Esthetiques - Les Peintres cubistes. Fotoğraf: Medina, MAM, Sao Paolo 2006.

5.
Dolayısıyla, günümüzün küresel kapitalizmi bakımından, sanat kurum ve ritüellerinin başlıca kültürel işlevi, bu “programı” her başlattığımızda (yeniden) meydana gelen mitolojik bir tertip olan çağdaşlık salgınını örneklemektir. Nihayetinde “çağdaş”ı açıkça ortaya koymanın dünyevî küresel dini olarak sanat dünyası, (sanatçı kültü, milliyet veya yaratıcılık kültü gibi) daha anakronistik, auralı araçlardan baskın çıkmıştır. Küresel sanat takviminin bir parçası olma açlığı, gerçek bir estetik uğraş veya meraktan ziyade, zamanın çılgınlığına ayak uydurma umuduyla ilgilidir. Mallarmé’nin insanın “mutlak surette modern olması gerektiği” şeklindeki düşüncesi, güncel [up-to-date] olma vazifesi haline gelmiştir. Ancak, çağımızın özünü deneyimleme olanağı sunabilecek tarihsel vesilelerin –önemli toplumsal değişikliklere veya ayaklanmalara yol açan asli devrim uğraklarının– olmadığı göz önünde bulundurulduğunda, çağdaşın ebedi yenilenmesine katılmak bütünüyle yanıltıcı olmayabilir; zira en azından, sadece en yeni teknolojik aletten daha fazlasını isteyen bir hevesin hayaletine özlem duyma hissi uyandırır. 

6.
Ancak çağdaşlık belası bir kere daha yapacağını yapar: Modern sanat sistemi, modernliğin Kuzey Atlantik’le sınırlı olan liberal-kapitalist bir alandaki tarihsel tekeli etrafında dönen ve merkezleri ve çevreleri olan merkezkaç bir yapıyı kendi alanı bellemiştir; ama bugün, çağdaş salgınını dünyanın en ücra köşelerine kadar taşıyan bir uluslararası genelleştirme rejimiyle karşı karşıyayız. Aslına bakılırsa, son yıllarda çağdaş sanat piyasasını kuşatan çılgınlığın (ve küresel kapitalizmin altüst olmasının hemen ardından bu piyasanın çökmemesinin) başlıca nedeni, bu piyasanın yanlamasına genişlemesidir: Daha evvelden kendi yerel sanat çevrelerindeki eserleri satın alan burjuvalar, yeni ve özel bir küresel elit jet sosyetesinin parçası haline gelmişlerdir: Aynı tarz sanatsal ürünleri tüketen, satışların fırlamasını temin eden ve sanat eserlerinin sonsuz “edisyonlar”la çok geniş bir coğrafyaya dağıldığı bir çağın göğe çıkarılmasını sağlayan bir jet sosyete. Bu küreselleşmiş elitlerden oluşan topluluklar da, kendi şehirlerinde bir çağdaş sanat altyapısının gelişmesine hız verecek, bunun için de hem küresel sanat referanslarına başvuracak hem de “yeni ortaya çıkan” yerel akımlardan faydalanacaktır. Çağdaş sanatı tanımlayan yeni küresel toplumsal bağlamda, imtiyazlarını kaybeden zengin bireyler (sanayi ve ticareti idare etme rollerini CEO bürokrasisine kaptırmışlardır), estetik “hayırseverlik” aracılığıyla belli bir yurttaş kimliği edinmeye çalışırlar. Bu şekilde, sanatçı, eleştirmen ve küratörlerin sağladığı hizmetlerden; simgesel sermayesi, “çağdaş”ı andırma bağlamında ticaret yapabilme becerisine dayanan hizmetlerden oluşan yeni bir toplumsal hizmet ekonomisiyle etkileşime girerler. Sonuç olarak çağdaş sanat, yeni özel jet sosyete ile bir jet proletarya arasındaki diyalektikle tanımlanan toplumsal yapı haline gelir.

Javier Tellez, "One Flew over the Void" (Biri Boşluktan Uçup Gitti), 2005. Meksika-ABD sınırında gerçekleştirilen herkese açık eylemdeki insan topu.

7.
Finansal kapitalizmin küresel elitleri ile küresel kültürün göçebe aktörleri arasındaki diyalektikten oluşan bu yeni mekanizmayı eleştirel açıdan anlamsızlıkla yaftalayıp ıskartaya çıkarmak kolay; ama “çağdaş”ın aynı zamanda kültürel coğrafyanın zamansal algısının ve belli bir siyasal yönelimin düzlenmesi anlamına geldiğini de unutmamak lazım. Bilhassa çevre ülkeler denen kesimden (Güney ve eski sosyalist dünyadan) gelenler için, “çağdaş”ın hâlâ belirli bir ütopyacı tınısı vardır. Zira –sanat dünyasına hâkim olan şeytani güç dengesizliklerine rağmen– çağdaş kültür matrisine sırf müdahil olmak bile, büyük bir siyasal ve tarihsel kazanımdır. Bienaller, fuarlar ve küresel sanat müzelerinden müteşekkil küresel sanat sirki, coğrafyayı tarihsel ardışıklık çerçevesinde anlayan bir metaforun kullanımının kaçınılmaz olarak son bulmasına yol açtı – sanatsal kültürün merkezden çevreye doğru hareket ettiğini varsayarak Güney’in geç kaldığı fikrine yaslanmak mümkün değil artık. Gerçi artık sıradışı falan görünmüyor ama, küresel sanat ortamlarında çevreyi temsil etme ihtiyacının dillendirilmesi, büyük ölçüde “çağdaş”ın üretimine katılma hakkına yönelik bir talepti. Dahil etme politikalarının kritik sonuçları, Güney’in gündeminde, stereotiplerin eleştirisi, toplumsal belleğin harekete geçirilmesi ve farklı kültürel faillik arayışları kadar önemli bir yer tutmasa da, “çağdaş sanat” hâlâ farklı coğrafyaların ve kesimlerin nihayet aynı mesele ve strateji ağı dahilinde değerlendirildiği bir sahnenin adı olarak karşımızda duruyor. Sanat ancak, kültürel yeniliği kolonyal ve emperyal metropollerde iyice yoğunlaştıran, öyle ki modernizmi tabiri caizse “NATO sanatı”yla özdeşleştirme raddesine varan anlatıların tedricen eskiyip gitmesi anlamına gelirse “çağdaş” oluyor.

8.
Böyle bir dahil etme sürecinin kusurları olmadığı anlamına gelmiyor elbette bu: Pek çok durumda, etnik, bölgesel veya milli otantikliğin stereotipleştirilmesinin ve çevredeki sanatı metropolitan göndergelerden oluşan yan kategoriye uygun hale getirmeye yönelik baskıların tetiklediği bir nevroz, “alternatif modernizm” veya “küresel kavramsalcılık” denen şeye yol açıyor. Yine de, Güney’in “çağdaş” anlatılarına dahil edilmesi şimdinin soykütüklerini çoktan altüst etmiş; sözgelimi 1960ların radikal sanat devrimleri ile 1980lerin ileri sanatı arasındaki bariz ortaklığı tanımlamak için 1980lerin sonunda ortaya atılmış olan o basitleştirilmiş “kavramsal-sonrası” kavramını paramparça etmiş durumda. Çeşitli tarihsel ve coğrafi ortamlarında “çağdaş sanat”, 1968, kavramsalcılık, Brezilya yeni-somutçuluğu veya Fransız yeni dalgası ile daimi tarihsel yansıtmaya kısılıp kalmış yakın tarihli eserler arasında bir döngüsellik olduğu iddiasında. Bu bakımdan –Benjamin’i hatırlayacak olursak– “çağdaş sanat” donmuş bir devrimdir ve çözülme ânını beklemektedir.

Teatro Ojo, "1968'i unutursan unut... ama tarzını asla", sokak müdahalesi, Ekim 2008, Mexico City 
9.
Ancak ne kadar karmaşık olsa da, 1960lı yıllardan sonra sanat pratiğinde meydana gelen kültürel dönüşümün radikal anlamını bulandırmaz bu. “Çağdaş sanat”ın en kritik unsurlarından biri, sanat kavramındaki belli bir “bütünleşik alan”ı bağrına basmasıdır. Özgül mecraların, becerilerin ve disiplinlerin tanımsızlaşmasının ötesinde, “sanatlar”ın tek bir göçebe ve çok-çeşitli pratik türü içinde birbiriyle kaynaşmasında radikal bir değer vardır: Her sanatçının veya kültürel hareketin, süreç içinde ürettiği mikro-anlatıların ötesindeki her türlü özgülleştirme girişimini yasaklayan bir pratiktir bu. “Çağdaş sanat” tek bir şiirsel matris kapsamındaki ve tek bir zamansallık dahilindeki faaliyet, eylem, taktik ve müdahalelerden oluşan genel bir alan anlamına geliyorsa şayet, bunun nedeni bütün bunların “görsel sanatlar” harabelerini işgal etmesidir. Bu bakımdan “çağdaş sanat”, 1970 sonrasında “yeniden düzene sokulan”, geleneklerini yeniden tesis etmeye zorlanan her türlü disiplin ve sanatta bulunan deneycilik ve isyan damarını ileri taşır. Bu durumda “çağdaş sanat”, 20. yüzyılın devrimci tasarılarının çökmesinin ardından ortaya çıkan pek çok sanat, söylem ve toplumsal yapının bilfiil içerdiği bastırılmış deneyciliğin ve öznellik sorgulamasının sığınağıdır. Sanıyorum güncel kültürel anlatılarımızın döngüselliği, ancak çağdaş kültürü asla meydana gelmemiş bir devrimin déjà vu’su olarak deneyimlemekten kurtulduğumuz anda kırılacak.

10.
Tam da aynı nedenlerle, çağdaş sanatın kurumlarının, mecralarının ve kültürel yapılarının, siyasal ve düşünsel radikalizmin son sığınağı haline gelmiş olması da bir tesadüf değildir. Solun çeşitli entelektüel gelenekleri siyasal platformlarda ve toplumsal söylemlerde giderek önemini yitirdiğinden, sanat kapitalizmin toplumsal yapılarıyla iç içe geçmiş olsa da, çağdaş sanat ortamları sol düşüncenin kamusal söylem olarak hâlâ dolaşımda olduğu birkaç alandan biridir. Akademik çevrelerin giderek kemikleştiği ve etraftan yalıtıldığı, klasik bir modern rol olan kamusal entelektüelliğin medya ağlarının ve siyasi görüşü parçalayarak [balkanization] boyunduruk altına alma stratejisinin feci gücü karşısında giderek önem kaybettiği bir dünyada, çağdaş sanatın (bir süreliğine) modern radikalizmin bir nevi sığınağı haline gelmesinde şaşılacak bir taraf yok elbette. Çağdaş sanat ortamlarına katılmanın etik anlamını sorgulamaya kalksak, sırf bu durum bile bizi haklı çıkaracaktır. Tıpkı deneysel müzik, sinema ve edebiyatın kaybettikleri köklerini nihayetinde genel anlamda çağdaş sanatın şekilsiz ve tanımlanmamış şiirsel uzamında bulması gibi, –açıkçası en çok da kapitalizmin yüceltilmesinin leke düşürdüğü– kültür sektörünün yapısöküm, postkolonyal eleştiri, post-Marksizm, toplumsal aktivizm ve psikanalitik teori gibi trendlerin temellendiği kamusal alan gibi bir işlev görmesinin de şaşırtıcı bir tarafı yoktur. Nasıl ki sanat nesnesi daimi bir muamma –aydınlanmaya varan bir direnme ve düşünme uzamı– koyuyorsa önümüze, çağdaş sanatın kurumları ve iktidar yapıları da kapitalist hiper-modernliğin eleştirel özbilinci gibi işler.

Thomas Hirschorn, Felsefe Nedir? (Deleuze ve Guattari), kitap-nesne, yakl. 78,5x48,5x6,5 cm. 110 (+10) sınırlı sayıdaki imzalı kopyadan biri, Berlin 2005. 
11.
Ancak, sanatın kendi zamanıyla negatif bir ilişkisi olduğu göz önünde bulundurulursa, sanatın günümüzde böyle radikalleşmesinin ve sanat pratiğinin sürekli politikleştirilmesinin tehlike alameti olduğu da düşünülebilir. Nasıl ki modern sanat endüstriyel sistemin ezip geçtiği pratikleri, duyarlılıkları ve becerileri kurtardıysa, çağdaş sanatın görevi de kültürel eleştiriyi ve toplumsal radikalizmi şimdinin banalliğinden korumak olabilir. Resmî sanat âlemi radikalizmi ve eleştiriyi asimile ettiği için ağlayıp sızlayan teorisyenlerden farklı olarak, şu ihtimali değerlendirmemiz gerekecek: Bize düşen görev büyük ölçüde, geçmişin önümüzde uzanan zamanla yaptığı o zorunlu gizli anlaşma olan ütopyayı şimdinin ideolojisinin ellerinde can vermekten korumak olabilir mi? Hiç kuşkusuz insanı huzursuz eden bir miras bu. Nihayetinde, başarısızlığı hatırlamayı ve kaçınılmaz olarak tarihin güçleriyle haşır neşir olmayı beraberinde getiriyor. Böyle bir soykütüğü tanımlamanın benim bildiğim en iyi yolu, Dada sanatçısı ve tarihçisi Hans Richter’in Dada deneyimini özetleyen şu ifadelerini aktarmak: “özgürlüğün çıkıp gelivermesinin ve sunar gibi göründüğü olanakların yarattığı boşluk”.[2] Çağdaş sanatın etik buyruğu, özgürleşme deneyiminin muğlaklığıyla uğraşmak da olabilir. Sanat gerçekten de devrimci düşüncenin sığınağı haline geldiyse şayet, bunun sebebi bir sürü muğlak kesintinin hatırasıyla uğraşmasıdır. Böylece, dünyanın dört bir yanındaki çağdaş sanat etkinliklerinde tanık olduğumuz, parfümle teorinin sürekli çarpışmasında olumlu bir taraf bulmayı umabiliriz.

Cuauhtémoc Medina. Sanat eleştirmeni, küratör ve tarihçi. Mexico City’de yaşıyor. Doktorasını Sanat Tarihi ve Teorisi alanında, Essex Üniversitesi’nde yaptı. National University of Mexico’nun Estetik Araştırmalar Enstitüsü’nde araştırmalarına devam ediyor. Ayrıca Mexico City’de bulunan küratör, eleştirmen ve antropologlardan oluşan bir topluluk olan Teratoma’da faaliyet gösteriyor. Medina aynı zamanda Londra’daki Tate Modern’ın Latin Amerika Sanat Koleksiyonları’nın ilk Yardımcı Küratörü; son Manifesta Bineali’nin de küratörlüğünü üstlendi. Metnin orijinali: "Contem(t)orary: Eleven Theses", http://www.e-flux.com/journal/contemptorary-eleven-theses/


 E-Skop  Çeviri: Özge Çelik

                                                                                        

* Yazının orijinal başlığı Contemp(t)rary: Eleven Thesis. Contemporary İngilizce esasen “çağdaş” anlamına geliyor; “tepeden bakma” şeklinde çevrilebilecek contempt sözcüğüyle yapılan bir kelime oyunundan doğan contempt-orary veyacontemp(t)orary art kavramı ise daha ziyade izleyici kitlesini küçük gören, kendi dünyasında yaşayan, ütopyadan ziyade sadece verili olanla ilgilenen, insanlıktan ziyade sanat patronlarının peşine düşen sanat ve sanat çevresi için kullanılıyor – ç.n.

[1] Stendhal, Oeuvres complètes, Georges Eudes (haz.) Paris: Larrive, 1954, 16:27, aktaran Matei Calinescu, Five Faces of Modernity: Modernism, Avant-garde, Decadence, Kitsch, Postmodernism, 2. basım, Durham, NC: Duke University Press, 1987, s. 4; Türkçesi: Modernliğin Beş Yüzü: Modernizm, Avangard, Dekadans, Kitsch, Postmodernizm, çev. Sabri Gürses, İstanbul: Küre Yayınları, 2010.

[2] Hans Richter, Dada: Art and Anti-Art, New York: Thames & Hudson, 1997, s. 136; Türkçesi: Dada: Bir Sanat ve Anti-Sanat Hareketi, çev. Mustafa Tüzel, İstanbul: Birey, 1993.