2 Temmuz 2012 Pazartesi

BEĞENİ ÜZERİNE

Kimi insan vardır, kendisine zevk veren bir kitabı, tıpkı çiçekleri, güneşli günleri veya kadınları sever gibi sevmekle yetinir. Kimiyse, hakikate olan ölçüsüz saygısının azabı içinde, aldığı zevkin derinliğinden ve meşruiyetinden emin olma arzusuyla her şeyin tadını kaçırır. Durmadan sorar kendine: Bu kitaptan bu kadar hazzetmemi sağlayan gerçekten zihnim mi, yoksa son moda olana meyleden beğenim, koca bir kuşağın beğenisini aynı şeylerde buluşturan o taklitçi içgüdü, ya da bunlar kadar bayağı başka bir tercih mi? İşte bunlar, huzursuzluğun acımasız rüzgârıyla bir kitaptan ötekine savrulur, ne lekesiz bir mutluluğa tutunabilir ne de okuduklarının tadını çıkarabilirler.

Sonra bir gün, dört bir yanda güzelliğin şaşmaz yansımalarını gördükleri mutlu bir liman bulup demir atarlar. Bir Flaubert ya da bir Leconte de Lisle, onları bu huzurlu ülkeye getirmiştir ve gösterdiği güzellik o kadar açık, kökenleri o kadar aşikârdır ki, nihayet hakiki güzellikle baş başa olduklarından emin olan bu bahtsızlar oraya yerleşip bu huzurun tadını çıkarmaya başlarlar. Sonra içlerine bir kurt düşer; kuşkusuz, belki de daha ruh bedene üflenmeden önce seyredilmiş olan hakiki güzelliğin soluk hatırasıdır içlerine bu şüpheyi düşüren: Hakiki güzellik bu kadar harici olamaz; insan onu, bir madde gibi, birbirinin tıpatıp eşi taklitlerini yapabileceği kadar dolaysızca, kusursuzca kavrayarak değil, bir ruh gibi, sonsuz gölgelerin içinden sezmeli ve sevmelidir.

Ve yine, huzursuzluğun zalim rüzgârı merhametsiz kanatlarıyla savurur onları. Sığındıkları liman, hayallerindeki kutsal dinginliğe uymaz olur; onu terk eder, yeniden yola düzülürler; kitapları da tıpkı çiçekleri, güneşli günleri ve kadınları sever gibi seven ve bu huzursuz göçebelere deli ve sinir hastası diyenlerin alayları arasında, umarsızca her yerde güzelliği ararlar. Öyle bir sinir hastalığıdır ki bu, bütün romancıları ve şairleri bir avuç sahtekâra ve ağızlarından bal damlayan zehir erbaplarına dönüştürür, ve öyle bir huzursuzluktur ki, olsa olsa cennetin –o da bir ihtimal– bahşedebileceği, bu fani dünyadaysa ancak sanattan yoksun, yapmacıksız bir masumiyetin verebileceği şeye susamış ruhları kavuran bir hummadır.



Marcel Proust, “On Taste”, Proust on Art and Literature (1896-1919) içinde, çev. Sylvia Townsend Warner (New York: Carroll & Graf Publishers, 1997) s. 281-282.


 Çeviri: Elçin GEN (Skop Bülten)





OY MADIMAK

"Oy madımak teke tüke sakalı
Oy madımak evelik yemlik
Oy madımak kuşkuşu yemlik
Oy madımak"

(Behçet Aysan, Uğur Kaynar, Metin Altıok)
Belki de bu türkü Sivas'ın madımağıyla ilgili yazılan tek eğlenceli türküdür. 2 Temmuz 1993'ten beri bizim Madımak, şiir yazdırır, ağıt yaktırır; kalem aşka gelir, kitap yazdırır. Dört yapraklı yonca değildir ki yanan, 37 misafirli bir oteldir. Pir Sultan Abdal Şenlikleri'ne katılmak; yakılmak için, yakılırken alkışlanmak için, yeterli sebeptir. "Sivas ellerinde ömürleri çalınan" Muhlis-Muhibe Akarsu, şiirin "yerleşik yabancısı" Metin Altıok, "Sesler ve Küller"e karışan Dr. Behçet Sefa Aysan, balet ve müzisyen Mazlum Çimen'in babası, üç telli curanın 'son' ustası Nesimi Çimen, genç şair Hasret Gültekin ve katledilen daha nice canlar... Yanmış kitap, kalem, mintan, cura ve et kokusu... Varın siz düşünün göğe karışan dumanın rengini, 13 Mart 2012'de 'külleri' sızlayan insanları...

Sekiz saat boyunca ölümü sadece ellerinde yangın tüpü ve kırık bir fırçayla merdivenlerde oturarak bekleyen savunmasız insanlar hakkında ben ne anlatsam az. Böyle zamanlarda meşhur lafımız "ateş düştüğü yeri yakar." O katliamdan kurtulanlar, ölenlerin yakınları, yıllar sonra şiirlere, kitaplara dökmüşler acılarını. Okumadan geçmeyelim, Sivas katliamını unutmayalım, unutturmayalım!

Madımak Çığlığı - Zeki Büyüktanır

Zambak Sana da Bulaştı Kan - Hikmet Çetinkaya

Sivas: 2 Temmuz 1993 - Soner Doğan

Sivas Acısı - Aziz Nesin

Sivas'ı Unutmak - Öner Yağcı

Sivas Katliamı ve Şeriat - Lütfi Kaleli

Ateşte Semaha Durmak - Ali Yıldırım

Sivas Kitabı Bir Topluöldürümün Öyküsü - Attila Aşut

Öteki Kâbuslar ("Alaz" öyküsü) - Yiğit Bener

Şeytan Minareleri - Hidayet Karakuş

Ateş ve Kuğu -Burhan Günel

Merdivende Üç Şair - Orhan Tüleylioğlu

Karikatürlerle Sivas Katliamı - Hakan Tokatlıoğlu

Yakın Tarihimizde Kitlesel Katliamlar Malatya, K.Maraş, Çorum, Sivas Katliamları - Nedim Şahhüseyinoğlu

Yaralı Temmuz, Sivas Kıyımı - Abdülkadir Paksoy


Ceren KAVAK (Sabit Fikir)




ON PARALIK ROMANLARA FANTASTİK BİR BAKIŞ

Ülkemizde “Dime Novel”lar, yani Erol Üyepazarcı’nın çevirisi ile “On Paralık Romanlar”, çoğunlukla hafiye, casusluk ve polisiye konularını işlemiş olsalar da fantastik ve korku ögelerine de yer vermişlerdir. Salt spekülatif türlere dahil edilebilecek on paralık romanlar olduğu gibi pek çok polisiye roman da doğaüstü unsurları ya da korku edebiyatının arketiplerini kullanmıştır. Böylece fantastik polisiye tarzında bir alt tür özellikle 30’lu ve 50’li yıllar arasında kendisine yer bulmuştur. Bu bağlamda değerlendirildiğinde fantastik edebiyat tarihimizin sanılandan daha hareketli olduğu kolayca görülecektir. Her ne kadar çok sayıda romana sahip değilsek de on paralık roman yayıncılığımız ve bastığı kitapların yarattığı etki bir hayli büyüktür.

On paralık romanların temel özelliklerinden biri genelde tek formalık olmaları ve 16 sayfayı aşmamalarıdır. Göze hitap eden çizim kapaklarla görsellikleri fazladır. Çeviri olabildikleri gibi yabancı bir eserin özet hali ya da telif de olabilirler. Hatta dönemin ünlü bazı yazarları on paralık romanlar yazmış, ya kendi adlarıyla ya da sahte bir isim kullanarak bastırmayı tercih etmişlerdir.

Latin harfleri ile basılmış on paralık romanlardan fantastik ögeleri bünyesinde barındıran eserler arasında Cemil Cahit Cem’in yazdığı İkiz Şeytanlar!.. serisi gösterilebilir. Bu seri her ne kadar bir roman olarak algılanıp İkiz Şeytanlar!.. ya da Kan İçen Hortlak adlarıyla bilinse de aslında beş fasikülden oluşan ve daha sonra tek bir cilt halinde toplanan on paralık romanlardır. Sırasıyla Kan İçen Hortlak, İnsan mı Canavar mı?, Canlı Kadavra!, Esrar İçinde! veDirilen Ölü fasiküllerinden oluşmaktadır. Casusluk ve hafiye romanı olsa da korku romanlarının sahip olduğu ögeleri barındırır. Vampirlerden, başsız insanlara ve mezar soyguncularına kadar hem film hem de edebiyatın kullandığı korku unsurları hikayeler içinde yer alır. 1931 yılında Kâinat Kitaphanesi tarafından haftalık olarak basılmıştır ve bir dokümanı ele geçirmek için Türkiye’ye gelen İngiliz ajanları ile Türk ajanı Azmi Çetin arasındaki mücadeleyi anlatır. İlk bölümden itibaren kötü karakter ise kurbanlarının kanını emen ve kurşunla bile öldürülemeyen bir vampirdir. Ancak doğaüstü bir durumun olmadığı her şeyin mantıksal bir zemini olduğu hikâyenin sonunda açıklanır. Böylece vampirin bir hortlak mı yoksa tüylü bir elbise giyen ajan mı olduğu sorusu yanıtlanmış olur. Tür edebiyatına katkısı büyük olan Cemil Cahit Cem, aslında ilk dönem vampir örneklerinden birini oluşturmuştur. Ali Rıza Seyfi’nin 1928 yılında basılan Kazıklı Voyvoda adlı kitabının ilk Latince baskısının yapıldığı yıl olan 1931 yılında vampir konusunu on paralık bir romanda da olsa işlemesi yayıncılık tarihimizin bilinmeyen gerçeklerinden biridir.


1932-1933 yılları arasında Oğuz Turgut adıyla Tefeyyüz Kitaphanesi’nde basılan ve Meraklı Romanlar Serisi adı altında satışa sunulan casus serisi de yine korku öğeleri taşır. Serinin yazarı olan Oğuz Turgut ise aslında yine Cemil Cahit Cem’dir (Oğuz Turgut, Cemil Cahit Cem’in takma adıdır. Bir diğer takma adı ise Yavuz Turgut’tur). İstanbul kökenli S.0.S:13 isimli casus teşkilatı ve onların etrafında dönen olayların anlatıldığı polisiye seride peri, hayalet, cin gibi metafizik ögeler kullanılır, mekansal ve durumsal tasvirler ile bir nevi korku denemesi yapılır (On bölümlük seriden bazı hikayelerin adları ise Canlı İskelet, Perili Ev, Hayaletler Arasında,Kesik Kafa'dır).


1940’lı yıllarda çokça tutulan bir kahraman Baytekin’dir. Nihayetinde bilimkurgusal bir kahramandır ve Baytekin çevirileri olduğu gibi telif eserler de yazılmıştır. Döneminde pek çok ismi etkileyen ve tür edebiyatına katkıları büyük olan ve de 1001 Gece Masalları’nı dilimize kazandıran Selami Münir Yurdatap ise en az iki Baytekin macerası kaleme almıştır. Güven Basımevi tarafından 1940 yılında basılan Baytekin Yıldızlar Diyarında ile Yurdatap yazan değil de nakleden olarak gözükmektedir. Ülkemizde de gösterime giren Flash Gordon (Beytekin) seriyallerinden bir bölümün uyarlamasıdır. Zaten Resimli, Heyecanlı Güzel Sinema Romanlarıserisi dahilinde basılmıştır ve dönemin ünlü filmlerinin ya da kahramanlarının (örnek olarak ‘Lorel-Hardi İstanbulda’) fasikül olarak basıldığı seriye aittir. Serinin diğer kitapları daha çok klasik filmlerin birer uyarlaması iken bir bölüm de Baytekin hakkındadır. Yurdatap, 1943 yılında ise aynı yayınevinden bir başka seriye daha başlamıştır. Serinin ilk kitabı olan Baytekin ile Tarzan Karşı Karşıya'da Baytekin ve Tarzan’ı bir araya getirir. Resimli, Heyecanlı Meraklı Romanları Serisi'nin ilk kitabında ilginç bir buluşmayı konu alırken ikinci kitapta ise Mandrake’yi anlatır ve Sihirbazlar Kralı Mandrake İstanbul’da'yı yazar.

 

Yurdatap’ın etkilediği bir diğer isimse Dânış Remzi Korok’tur. Korok’un yazdığı ve sanılanın aksine roman değil de on paralık bir roman olan eseri ise Yamyam Yusuf serisidir. 16 sayfalık iki fasikülden oluşur ve ilk bölüm Ölü Ciğeri Yiyen Adam, ikinci bölüm ise Ölü Ciğeri Nasıl Yenir?'dir. Kitap, adından da anlaşılacağı üzere yamyamlık üzerinedir. Ancak Korok, yalnızca yamyamlık konusuna değinmez, aynı zamanda ölü sevicilikten de (nekrofili) bahseder. Yusuf, ana karakterin adıdır ve çirkindir. Toplum tarafından dışlanmışlığı onu dağlarda yaşamaya sevk eder. Ancak burada da sürekli rahtsız edilir. Özgüvensizliği ve bozulan akli dengesi ise aşık olduğu kızın ölmesinin ardından açığa çıkar. Sevdiği kızı mezarından çıkararak sevişir. Ölü Ciğeri Yiyen Adam'da bu konuyu anlatırken devamı olan Ölü Ciğeri Nasıl Yenir?'de ise mezardan çıkardığı bir adamın ciğerini nasıl yediği anlatılır. Nasıl yediği tasvir edilirken aslında anlatılmak istenen “neden” yediğidir ki, bu durum üzerine psikolojik ve sosyolojik yaklaşımlara yer verilir. Korok’un bu denli grotesk bir konuyu ele almasının sebebini tespit etmek güçse de hala bile edebiyatımızda tabu olarak bakılan bir konunun Tecelli Matbaası tarafından 1944 yılında basılabilmesi bir hayli ilgi çekicidir.


Ancak on paralık roman geçmişimizdeki en ilginç örneklerden birisi ise hiç şüphesiz N.Erman’ın (Milli Kütüphane kayıtlarında ismi belirtilmese de yazarın tam adı Nazmi Erman’dır) yazdığıCanavar Frankenştayn serisidir. 1944 yılında Işık Matbaası’nda basılan bu seri altı fasikülden oluşmaktadır:

Kaçırılan Ölü 
Korkunç Bir Gece 
Ölüm Ekspresi 
Gizli Oda
Mezardan Gelen Ses 
İsimsiz Ada 
İkinci Dünya 
İgor'un Şeytaniyeti

N.Erman’ın bu altı serilik hikayesi Mary Wollstonecraft Godwin Shelley’in Frankenstein; Or, Modern Prometheus romanı ve romanın 30’lu ve 40’lı yıllardaki Universal uyarlamalarından esinlenilerek yazılmıştır. Her seri birbirine takip eden, zaman zaman kopan ancak bir şekilde birbirine bağlanan karmaşık öyküler zincirlerinden oluşmaktadır. Hikaye temel olarak Frankenstein’ın yarattığı canavar ve onun neden olduğu ölümler ile canavara kavuşmayı arzulayan İgor karakteri üzerine yoğunlaşır. Romanda olmayan ancak Frankenstein(Frankenştayn, 1931), Son of Frankenstein (Frankenstein'ın Oğlu, 1939), The Ghost of Frankenstein (Frankenstein'ın Hayaleti, 1942) ve The Bride of Frankenstein (Frankenstein'ın Gelini, 1935) filmlerinden ve filmlerin yarattığı karakterlerden etkilenilmiş, bu karakterler, bir kurgu dahilinde hikayeye dahil edilmiştir.


Seval Neşriyatı ise 1946 yılında yazar isimlerinin yer almadığı farklı bir seri basar. İlk kitap olanRamses Dirildi'de Ramses ve Zihahkap adındaki mumyaların canlanması anlatılır. Böylece on paralık romanlar içinde belki de salt korkuyu metafizik bir öğe ile anlatan ilk hikâye yaratılmış olur. İkinci kitap olan Perili Evin Bekçisi'nde ise boş bir konakta bekçilik yapan Ahmet Ağa, hayaletlerin arasında kendini bulur. Cüceler, peri kızları, başında külah olan ve üççatallı bir değnek tutan adam, evin muhtelif yerlerinde beliren hayvanlar ile karşılaşır; yaşadıklarının sanrı mı yoksa gerçek mi olduğunu sorgular. Üçüncü kitap ise Mezardan Gelen Sesler'dir. Bu kitapta ise ispritizma merakı olan bir çocuğun ruh çağırma teşebbüsünün sonuçları anlatılır. Doğaüstü olaylar beklenir ancak korku edebiyatı ve sinemasının sıklıkla kullandığı “ölmeden gömülenler” konusuna geçiş yapılır.

On paralık roman geçmişimiz keşfedilmeyi bekleyen pek çok örneklerle doludur. Yalnızca polisiye değil, aynı zamanda spekülatif türlere yakın seyreden eserler de mevcuttur. Ancak örneklere ulaşmakta yaşanan sıkıntılar, detaylı tarihinin yazılmamış olması ve yazarlarının aramızda olmaması sorularla örülü ve çıkarımlarla oluşturulmuş bir geçmişi beraberinde getirir. Ancak araştırıldığı takdirde yok denilen fantastik geçmişimizin aslında bol sayıda örneklere sahip olduğu görülecektir.



Fatih DANACI (Sabit Fikir)  


'ALİ BALKIZ'IN GÖZBEBEĞİNDE GÖRDÜĞÜM ACIYI HİÇ UNUTMAYACAĞIM'

Soner Yalçın'ın hazırladığı 'Menekşe'den Önce' belgeseli bu akşam özel bir gösterimle seyirciyle buluşuyor. Sivas katliamını o günü hiç yaşamamış küçük bir kızın gözünden anlatan belgeseli, sorumlu yapımcı Halide Didem ve Zeynep Altıok'la konuştuk...

Sivas Katliamı nda ölen şair Metin Altıok un kızı Zeynep Altıok Akatlı (solda), Belgeseli ilk izlediğimde çok çarpıldım diyor. Yapımcı Halide Didem (altta) ise Sivas davası zamanaşımı na uğrayınca belgeseli tamamlamanın görev olduğunu düşündük diye anlatıyor.

2 Temmuz 1993 tarihinde 35 kişinin yaşamını yitirdiği yangın, Sivas’ın göbeğini dumana boğdu. Onunla birlikte sonrasında yaşanacak bütün günleri de. Geride kalanlar oldu. Can pazarından ‘sağ’ kurtulanlar ömürlerini ‘bir acıya kiracı’ kalarak sürdürüyor. Zeynep Altıok’un dediği gibi ömrün her dakikası o acıyı bağırarak geçmiyor kuşkusuz. Fakat göğsün altındaki cevher saklıyor çoğunu, Halide Didem’in sözleriyle o ‘seyreltilmemiş acı’yı... 

Soner Yalçın’ın hazırladığı ‘Menekşe’den Önce’ belgeseli, bundan 19 yıl önce yaşananları, yaşayanların diliyle ve o günü hiç yaşamamış Menekşe’nin gözünden anlatıyor. Menekşe’nin öyküsünü ise Yalçın’ın kaleminden aktaralım: “Menekşe Kaya: Madımak Oteli’nde yakılarak öldürüldüğünde 14 yaşındaydı. Lise öğrencisiydi. Koray Kaya: Madımak Oteli’nde yakılarak öldürüldüğünde 12 yaşındaydı. Kardeştiler. Baba ve anneleri; İsmail-Hüsne Kaya, iki yıl sonra bebek yaptılar, adını Menekşecan koydular.” 

Yalçın, 14 Şubat 2011’de gözaltına alınıp tutuklanmasaydı hazırladığı belgeselin son halini izlemeye gidecekti. O gidemedi ama Yalçın’ın arkadaşları el verdiler projeye. Müziğini Fazıl Say ’ın bestelediği ‘Menekşe’den Önce’yi, belgeselin sorumlu yapımcısı Halide Didem ile Madımak’ta yitirdiğimiz şair Metin Altıok’un kızı ve belgesele omuz veren Zeynep Altıok Akatlı’yla konuştuk. Umarım bir gün Soner Yalçın’la da konuşacağız...

Belgesel ne zaman hazırlanmaya başlandı, nasıl bir belgesel çıktı ortaya? 

Halide Didem:
Bu belgesel 2010 yılının yazında çekildi. Sivas katliamını yaşayan insanların ağzından, yani tanıklıklar üzerinden olayı anlatan bir belgesel. Soner Yalçın’ın da vurgulamak istediği bir şey var: Bu gazetecilik belgeseli değil. Bu olay nerede geçiyor, öncesi nedir, sonra ne olmuştur, açıkça söylenmiyor. Orada yaşanan büyük trajediyi aktarmak ve katliamın kendi ağırlığını ortaya koymak istedi.

Belgeselin çekiminden bu yana 2 yıl geçmiş. Bu süreçte neler oldu? 

Halide Didem:
Bu belgeseli çekerken bir süre ara verdi. Tam yeniden ele alacağı sırada ve bitirmek üzereyken Soner Yalçın tutuklandı. Bu proje onun için manevi olarak çok önemliydi; orada arkadaşlarını kaybetti. ‘Zamanaşımı’ kararı üzerine bu belgeselin tamamlanmasının artık bir görev olduğunu düşündük. Başta Zeynep (Altıok) olmak üzere pek çok insan yardım etti. İmece usulü bir çalışmayla kotardık. Gazeteci Elif Ilgaz, Tuğçe Tatari; iletişimciler Tuğba Ezeroğlu ve Ebru Köktürk, CHP milletvekili Melda Onur, ayrıca Elif Yıldız destek oldu. Fazıl Say müziklerini verdi. Güvenç Dağüstün müzik danışmanlığını yaptı.

Senin için bu belgeselin bu şekilde ve bu zamanda tamamlanması ne ifade ediyor? 

Zeynep Altıok: Anlatması zor... Zaten 19 yıllık açık bir yaradan bahsediyoruz. Benim en çok hissettiğim eksiklik, bu olayın olması gerektiği gibi ele alınmamasıydı. 2 Temmuz’un kamuoyu nezdinde bilinirliği gittikçe azaldı. Okullarda yakın tarih okutulmuyor. Bu olayın yeni kuşaklara aktarımı için belge olarak kalacak bir şey olması gerekiyordu. Bu çabalar vardı ama çok azdı. Örneğin Genco Erkal ‘Sivas 93’ü sahneye koyarak bir belgesel tiyatro yaptı. İlk kez bu olay pek çok açıdan ele alınarak sunuldu izleyiciye onun eseriyle. Sanatın birleştiriciliğiyle inanılmaz bir etki yarattı. Fakat tiyatro oyununun izlendiği zamanın ötesine taşınması mümkün olmuyor. Soner’in belgeseli bu açıdan çok önemli benim için.

Belgeseli ne zaman izledin? 

Zeynep Altıok:
Belgeselini kaba montajlı haliyle, müzikleri yerleştirilmeden izledim ve çok çarpıldım. Çünkü iyi bildiğim birtakım duyguları paylaşan diğer insanların duygularını yine onların dilinden duydum. Bazısıyla hiç karşılaşmadık, bazısı kardeşim oldu. Ama her biriyle bir kan bağım var. Ama belgeselin akışı içinde sevgili Menekşe’nin gözünden, onun içine doğduğu adaletsiz dünyaya, acılı eve bir kez daha bakabilmek çok farklıydı.

Bu belgeseli izleyenler 2 Temmuz 93’e ilişkin ne görecekler? 

Halide Didem:
Bir katliamın içindeki insan hikâyelerini izleyecekler. Bu olayı belki bir katliam olarak biliyoruz ama bizden çok uzak bir olay gibi de algılıyoruz. Oysa her olayın kendi içinde özel hikâyeler var. İşte bu belgeselle hikâyelere vakıf oluyoruz. 

Zeynep Altıok: Soner’in yaptığı iş bu yüzden bir kat daha önemli. Zamanaşımı kararının çıktığı yıl, kimse bu karara yeteri kadar tepki göstermezken, üstelik devlet zamanaşımına tepki gösteren ailelerin üzerine gaz sıkarken; bu sesi duyan ve bu sesi duyurmaya çalışan da, bize gaz sıkan devletin tutukladığı bir gazeteci. Kendi derdine düşmeyip bunu tamamlamak için çaba sarf ediyor olması son derece saygıdeğer ve onurlu bir duruş. Belgeselin imzasına bakanlar iki ayrı haksızlığa, trajediye tanıklık edecekler.

Bir Türkiye portresi çıkıyor ortaya neredeyse... 

Halide Didem:
Kesinlikle. Belgesele konu olan katliam büyük bir insanlık suçu; belgeselin yaratıcısı gazetecilik yaptığı için 18 aydır hapiste; belgesele müziklerini veren Fazıl Say da yine bu tür sebeplerden dolayı ülkesini terk etmekten bahsediyor. Ortadaki iş, aslında bu ülkenin fotoğrafı gibi. Tarihin hep acı yanları tekerrür ediyor.

O olayla tanıklığı veya bağlantısı olmayan biri var mı? 

Halide Didem:
Hayır. Bu belgeselde olayı yaşamamış tek kişi Menekşe. 

Zeynep Altıok: Burada çok değerli tanıklıklar var. Soner Yalçın’ın belgeselde kimlerle konuşacağını belirlerken düşündüğü şey buydu belki de. Benim bildiğim acılardı, değdiğim insanlardı ama benzer acıları yaşayan insanlar birbirini incitmemek için bu acıları konuşmazlar. O yüzden Serdar Doğan’ın, Hüsne Kaya’nın neler yaşadığını duymak çok başka bir etki yaratıyor insanın üzerinde. Bütün dünyayı, 19 yıldır yaşadığım her şeyi yeni baştan sorguladım.

Belgeselde seni en çok etkileyen bir sahne söyle desem... 

Zeynep Altıok:
Bu belgeselin beni en çok titreten yanı topyekûn o insanlığı hissedebilmek oldu. Bunun yanında, 19 yıl bitti, 20. yılına giriyoruz... 20 yıl boyunca bir acı aynı tazeliğinde kalır mı? Zaman her şeyin ilacıdır derler. Tabii ki hiçbirimiz bu acıları her dakika yaşamıyoruz. Ama ben Ali Balkız’ın gözünde Sait Metin’in içemediği son yudumu anlatırken, sanki o günü yaşar gibi, gözbebeğinin içinde gördüğüm acıyı hiç unutmayacağım. İnsanın yıllar evvelki bir acıyı hâlâ nasıl hissedebildiğini gördüğüm andır o. Ama tek bu değil, onlarca sahne var. 

Halide Didem: O insanlar gerçek ve o acıyı yaşamışlar ve acıları hiç seyrelmemiş. Üstelik acıların üzerine acılar binmiş. 

Zeynep Altıok: Bu belgeselde kötülüğün ve iyiliğin bu kadar somut olarak karşımıza çıkması çok sarsıcı.


(Radikal)



GÖZE ÇARPANLAR...










GÖZE ÇARPANLAR












                                                                                                             



"AŞK AŞK HÜRRİYET, UZAK OLSUN NEFRET"

20. İstanbul Onur Haftası, 2013'te taleplerin azalmış olması dileğiyle sona erdi. Bu seneki Onur Yürüyüşü, şimdiye kadarkilerin en kalabalığıydı.

Onur Yürüyüşü'nde, Türkiye'deki LGBT hakları mücadelesinin belleğine dikkat çekildi. Yürüyüşe LGBT örgütleri ve LİSTAG Aile Grubu'nun yanısıra feministler, Emekçi Hareket Partisi (EHP), Sosyalist EBT Hareketi de destek verdi. BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder de LİSTAG pankartının arkasında yürüdü. Ayrıca Diyarbakır'dan Keskesor Grubu da 10. Onur Yürüyüşü için İstanbul'daydı.

''Dünya Yerinden Oynar İbneler Özgür Olsa'' 

Binlerce kişinin katıldığı Onur Yürüyüşü'nde "Tayyip nerede? İbneler burada!", "Faşizme inat yaşasın hayat", "İbne hakem, seni seviyoruz", "Dünya yerinden oynar, ibneler özgür olsa", "Meclis, TCK, Ayrımcılık yapma", "Faşizme karşı bacak omuza", "İdris Naim'i, Naim Şahin'i, birbirlerini sevebilmeli", "Aşk aşk hürriyet, uzak olsun nefret", "Okulda, işte, mecliste, eşcinseller her yerde", "Kabul et yada etme, eşcinseller her yerde", "Velev ki ibneyiz, alışın her yerdeyiz" sloganları atıldı.

''25 Kişiden 10 Binlere''

Onur Yürüyüşü tertip komitesi adına İdil Engindeniz Şahan'ın okuduğu basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi:
"LGBT hak ve özgürlük mücadelesine destek vermek için Onur Yürüyüşü'ne katılanların sayısı 25 kişiden 10 binlere ulaştı. 20 yıl önce Onur Haftası'nı düzenlemeye çalışanların evleri basıldı, yurtdışından gelen katılımcılar sınırdışı edilmeye çalışıldı, gözaltılar yaşandı. Biz de o günden bugüne neler yaşandığını anlamak için bu yıl belleğimizi kurcaladık.

''Aşk Örgütlenmektir''

"Gördük ki belleğimizde birçok acı, katliam ve öfke barınıyor, ama aynı zamanda dayanışma ve sevdi de var. Bir yandan Ülker, Sormagir, Eryaman, Maltepe dendiğinde, öldürülen, tacize uğrayan arkadaşlarımızı hatırlyoruz. Diğer yandan 'aşk örgütlenmektir' diyerek kurduğumuz LGBT oluşumlarını gördükçe gururlanıyor, neler kazandığımızı görüyoruz.

''Seneye Taleplerimiz Azalmış Olarak Görüşmek Dileğiyle''

"Ancak mücadele bitmiş değil. Devletin heteronormatif, eril, tacizci, coplu, nefret saçan söyleminde hiçbir değişiklik yok, aksine muhafazakarlık ekleniyor.
"Önümüzde daha çok yol var. Seneye taleplerimiz azalmış olarak görüşmek dileğiyle. Sen yoksan bir eksiğiz."

LGBT'leri talepleri ise şöyle sıralandı:

* Nefret söylemi yaşama hakkımızı tehdit ettiği için anayasal eşitliğimizin güvence altına alınmasını istiyoruz, nefret yasasının cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğini kapsayacak şekilde çıkarılmasını talep ediyoruz.

* Terfi etmek için transları sokaktan toplayan, gey ve lezbiyen çiftleri taciz eden polisi, puan sistemini ve üzerimizde her fırsatta kullanacağı yeni coplarını istemiyoruz!

* Seks işçiliği işçiliktir ve güvence altına alınmalıdır. Zorunlu seks işçiliğini kaldırmak için işe alımda bireylere yönelik ayrımcılık son bulmalıdır.

* Cinsiyet değiştirme prosedürünün birkaç kişinin onayına baktığı, bireyi hastalıklı ilan eden ve binbir maddi ve manevi zorluk yaşatan halinin değişmesini, kimliklerdeki renk ayrımının kalkmasını talep ediyoruz


Çiçek TAHAOĞLU (Bianet)



                                                                                                             



İZMİR'DE SİNEMA ŞÖLENİ BAŞLIYOR

İZMİR Büyükşehir Belediyesi, 3 yıldır büyük ilgi gören “Çim üstünde Sinematek gösterimleri” bu sezon 4 Temmuz’da başlıyor. Ağustos sonuna kadar sürecek etkinlikte yine dünya sinemalarının önemli filmleri var.
“Yeniden Sinematek” etkinliklerine yaz dönemi boyunca tarihi Havagazı Fabrikası’nda devam edecek. “Sinematek – Açık Hava Yaz Sinemaları”, Ağustos ayı sonuna kadar her Çarşamba saat 21.00’de ücretsiz olarak İzmirlilerle buluşacak.

Film gösterimlerinin ilki, bir Fransız filmi olan “Kayıp çocuklar şehri” olacak. 11 Temmuz akşamı, Hong Kong – Fransa yapımı “Aşk Zamanı”, İzmirli sinemaseverlerle buluşacak. Uzak Doğu’nun usta yönetmeni Kar Wai Wong, bu filmiyle aşk, nezaket ve yalınlığı görsel bir şölene dönüştürmeyi başarıyor.

18 Temmuz akşamı, “Yaşamın Renkleri” filmi beyaz perdede olacak. Özgürlüğün olmadığı bir yaşamın gerçek olamayacağını tüm çıplaklığıyla işleyen filmin yönetmeni Gary Ross.
25 Temmuz akşamı gösterilecek olan “Fargo”, izleyiciyle ilk buluştuğunda büyük ses getirmişti. Cohen kardeşler tarafından yönetilen film, “en iyi özgün senaryo” ve “en iyi kadın oyuncu” dallarında Oscar ödülü kazanmıştı.

1 Ağustos akşamı, “Paris Seni Seviyorum” filmi gösterilecek. “Paris ve aşk” konusu, 20 usta yönetmenin kamerasından, 20 farklı aşk ve Paris hikayesi beyaz perdeye yansıyor. Dört yıl süren bir emeğin çalışması olan filmi sadece 7 yaş ve üzeri İzmirliler izleyebilecek.
8 Ağustos’ta Yunanistan’ın ünlü yönetmenlerinden Theodoros Angelopoulos’un “Zamanın tozu” filmi gösterilecek.

15 Ağustos’da ise dünyada büyük ses getiren Fatih Akın’ın “Soul Kitchen” (Aşka ruhunu kat” isimli filmi İzmirlilerle buluşacak. Senaryosunu Fatih Akın ve Adam Bosdoukos’un birlikte yazdığı film, 13 yaş ve üzeri seyircilere açık olacak.

22 Ağustos’da gösterilecek “Ay” (Moon) filmi de 13 yaş üzeri seyircilere açık. İngiliz yapımı bilim kurgu, dram filminin yönetmeni Duncan Jones.

29 Ağustos’taki son gösterim ise “Pina” olacak. Film, 2009 yılında hayata gözlerini yuman Alman kareograf Pina Bausch’a bir saygı duruşu niteliğinde. Dansın büyüsünü beyaz perdeye aktaran filmin yönetmeni Wim Wenders. 

(Evrensel)



1 Temmuz 2012 Pazar

"Yangın kavmindeniz/ Ne giysek alev."

Vicdanlar 2 Temmuz

19 yıl… Ne adalet yerini buldu ne de acılar dindi… Haklarımız gasp edilirken en hukuksuz süreci bugün de yaşıyoruz. Bu ülkede çok ölüyoruz; işçiler ölüyor, öğrenciler tutuklanıyor, gazeteciler hapiste, sendikacılar yaka paça gözaltına alınıyor… Grev hakkımız engelleniyor, Toplu İş ilişkileri yasasıyla 12 Eylül yasakları devam ettiriliyor, sendikal hak ve özgürlükler sınırlandırılıyor… İktidar yaşam hakkımızı elimizden alıyor… Bu ülkede çok ölüyoruz… 19 yıl önce de öldük…


Ne olmuştu 1993’te! İnsanlığımızı mı kaybettik, vicdanlar mı köreldi. 93’te Sivas’ta ne olmuştu! Madımak öteli sarılmıştı, önce otel sonra insanlar tutuştu…

93 karanlık mıydı? 8 saat alevler karartmıştı içimizi… Korlar arttıkça karanlığa teslim olduk, korlar arttıkça kaybettik hayata dair ne varsa. Karanlıklar da aradık bir tutam ışık, semaha durduk yine de karanlıkların içinde…

İnsanlık o gün orada ölmüştü! Peki bugün? İnsanlığımızı, vicdanımızı yeniden diriltebilir miyiz?

“Yiğitlik midir emanet cana kıymak” diye başlayan şiirlere sığındık… 35 can diri diri yakıldı. Düşleri çalınan Koraylar, geleceği yangınla kül olan gençler, daha türkülerimiz vardı diyen ozanlar, daha güzel bir dünya için semaha duran umut insanları…

İnsanlık ayıbıydı ya Sivas… Hiçbir kitap da yazmazdı elleri kolları bağlıyı yakmak. Yakıldı 35 kişi, aydın yazar, sanatçı, çocuk… Yakılmakla da kalmadılar yakanlar ödüllendirildi!

Sivas Katliamının 19. Yıldönümü yarın… 19 yılda kat edilen yola bakıldığında adalet arayışları hala sürerken Madımak oteli de yanmaya devam ediyor, yanıyor çünkü Sivas davası zamanaşımına uğradı, yanıyor çünkü gözümüzün içine baka baka katiller salıveriliyor, yanıyor çünkü bu ülkenin başbakanı yakanların sırtlarını kendi eliyle sıvazlıyor!

Daha fazla ölmek, yanmak istemiyoruz diyenler, Vicdanına soranlar, insanlığını sorgulayanlar, müzisyenler, aydınlar, yazarlar, milletvekilleri, siyasi parti liderleri, oyuncular, yönetmenler, psikiyatrılar… Ve elbette canlarına o aleve verenler, aileler BirGün’e konuştu…. Herkesin söyleyecek bir çift sözü vardı.



YAŞAR KURT (Müzisyen)
Bu tur suçlar insanlığa karşı işlenen suçlar kapsamına alınmalı. Zaman aşımından dosyanın düşmesi toplum vicdanında adalet duygusunu zedeliyor.2 Temmuz yüreğimizde aşılmaz bir yaradır ve hala kanamaktadır. Katledilenler fikir ve Düşünce insanlarıdır. 2 Temmuz bu ülkedeki potansiyel vahşetin bir ibret tablosudur. Elbette ki 2 Temmuzda Madımak otelinin önünde olunmalı ve haykırmalı: Unutmadık, unutturmayacağız.


LEMAN SAM (Müzisyen)
Bu ülkede gündem ışık hızıyla değişir, insanımız da unutmaya pek gönüllüdür. Savaş, yok yere ölen ergen bile olamamış çocuklar, aptal trafik kazaları, kanalizasyon çukurlarında kaybolan insanlar, tren kazaları, çocuk tecavüzleri, kadına şiddet, piknik mangalı yüzünden veya terör yüzünden çıkartılan orman yangınları, hayata dönüş diye utanmazca adlandırılan katliam vd.. Sayısız örnek verebilirim ancak 2 Temmuz Madımak faciası tam bir aydın soykırımdır. Ancak daha da utanç verici olanı, yüzlerce yobazın gerçekleştirdiği bu ortaçağ katliamının, devletçe neredeyse üstü kapalı bir şekilde onaylanmasıdır. Uğursuz yıldönümü yine yaklaştı, anma ve kınama için yürüyüş yapmak isteyen gruplar, yine valilik tarafından engellenecekler. Çok üzücü ve umut kırıcı günler bizleri bekliyor yazık ki...


MELİKE DEMİRAĞ (Müzisyen)
Sivas'ta insan insanı yaktı. Yürekler paramparça oldu. Her zaman olduğu gibi, kötülük yapanın yaptığı yanına kar kaldı. Daha da acısı, zaman aşımı denen akıl almaz uygulamayla bu insanlık suçu, davalar mezarlığına gömüldü.
Yakışmadı insanlığa, yakışmadı Türkiye'ye.


MİRCAN KAYA (Müzisyen)
2 Temmuz 1993... Üzerinden çok da zaman geçmemiş. Olayı duyduğumda beynimden vurulmuşa dönmüş, aylarca etkisinden kurtulamamıştım. Kızımı yenidünyaya getirmiştim. Oğlum ise 2 yaşındaydı. Ateşe verilen oteldeki isimlerin arasında bildiğim çok sevdiğim insanlar vardı. Çok sevdiğim şair Metin Eloğlu'nun şiir kitabında örneğin Asım Bezirci'nin giriş yazısı vardı. Asım Bezirci oteldeydi. Aziz Nesin, Nesimi Çimen bildiğim diğer isimlerdi. Ağlamaklı bir şekilde sürekli şunu söylüyordum: dünyanın neresinde görülmüştür böyle bir şey! Nasıl olabilir! Bu kadar değerli, bu kadar zor yetişen, ömürlerini okumakla, iyi şeyler yapmakla geçiren aydın insanlar nasıl olur da cahil insanlarca bu şekilde, bir otele tıkılıp yakılabilirler, öldürülebilirler. Bir süre sonra da nasıl bir ülkede çocuk dünyaya getirdiğimi düşünür olmuştum. Böyle bir ülkeye, emek sarf edip, iyi yetiştirip aydın çocuklar mı verecektim? İleride ya kafirlikle suçlanacaklardı , ya faşistlikle , ya komünist olmakla ya da şu veya bununla.... Bugün ise şunu düşünüyorum: İnanç, mezhep veya ideolojik nedenlerle böyle bir katliama yol açan böylesi bir kolektif delilik ve çılgınlığın, Nazi Almanya’sını yaratan kolektif narsisizmden hiç bir farkı yoktur. Dehşet verici, insanlık dışı, inanç dışı bir vahşettir. Ha özel fırınlarda insan yakmışsınız, ha bir otele tıkarak insanları yakmışsınız. Buna çanak tutanlar, susanlar, engel olmayanlar da baş suçlulardır ve sözde inançları uğruna yaptıkları bu katliam nedeniyle kendi inançlarına uygun bir şekilde cehennemde sonsuza dem yanmayı hak ediyorlar. Kendileri de biliyorlar ki hiç bir inanç sistemi böyle bir canavarlığı haklı göstermez ve bu vahşetin tek faili her şeyden üstün gördükleri kendi yüksek egolarıdır ve bu aç egonun tatmin edilmesi ihtiyacıdır (benim düşüncelerim, bizim düşüncelerimiz, bizim dinimiz, bizim mezhebimiz, bizim milliyetimiz, biz, biz, biz, en iyi ve üstün olan ve her şeyin en iyisini bilen biz! ) Yoksa bunun, ne tanrı, ne bir din, peygamber veya mezhep ile ne de her hangi bir kitapla ilişkisi olamaz. Kendi hasta egolarına paravan yapıyorlar inançları.

Geçen yıl, üniversite öğrencisi olan oğlum otobüs durağında bir afiş görmüş: bacadan çıkmaya çalışan bir Noel Baba ve çıkamasın diye tepesine balyozla vuran bir el. Afişi söküp yırtmış. Bunu duyunca şöyle bir tepki verdim: sen ne biçim bir ülkede yaşadığımızı biliyor musun ! Bu ülkede bir sürü aydın bir otele tıkılıp yakılmıştır! O afişi söktüğünü görseydi birisi, örneğin onu oraya asan kişi, ne yapardı biliyor musun! Evet, durumumuz bundan ibarettir. Beş dil bilen ve hemen her din hakkında derin bilgisi olan oğlum bir kör kara cahilin saldırısına uğrayabilir.

Türkiye'nin çok geliştiğini iddia edenler, bir daha böyle insanlık dışı , hiç bir inanca sığmayacak katliamların yapılmayacağının garantisini vermelidirler. İşte o zaman biz gelişmiş oluruz."


SEYFİ YERLİKAYA (Müzisyen)
Tarih yakanları asla unutmayacaktır. Zaman aşımı mahkeme tutanaklarında olur ama vicdanlarda asla. Ve tarih tutanakları değil vicdanları sorgular. İnsanlık suçlarında zaman asımı utançtır.


YAVUZ BİNGÖL (Müzisyen/Oyuncu)
Zaman aşımı bekliyorduk. Bu zulme göz yumanlar ilk değildi. Yüzyıllardır süre gelen bir zulmün son olması umuduyla...


VEDAT YILDIRIM (Bajar-Müzisyen)
Üç tane sembolik dava çok önemli. Madımak davası, Hrant dink davası ve Uludere katliamının aydınlatılması Türkiye’deki hak adalet yolunun mihenk taşları.

Etnik ve inanç ayrımcılığının kesiştiği, aslında özü itibarı ile aynı yaranın farklı bedenlerdeki acısı... müsebbibi de malum Türk-İslam tipi toplum mühendisliği...

Bu davaların çözülmesi bu tekçi taarruzdan vazgeçilmesi, çoğulculuğa saygı gösterilmesi anlamına gelecektir. Lakin pek öyle bir iklime halen tanık olamadık. Tek çare memleketteki bütün mağdurların bir araya gelip seslerini yükseltmeleri, dayanışmaları...


FERYAL ÖNEY (Kardeş Türküler-Müzisyen)
22Sivas" denince, Sivas'ı görünce aklıma gelen tek şey, 2 Temmuz Sivas Katliamı… Ne zaman gitsem, sadece içim kararır ne yazık ki.. Öncesi, sonrası olmayan bir şehir artık Sivas.. On dokuz yıl geçti üzerinden ama vicdanı olan insanların bu katliamı unutması mümkün değil.. Unutulmaması lâzım zaten.. İnsanlık suçunun 'zaman aşımı' olur mu? Yaşanan şey "aşım" değil, "aşınım" olarak adlandırılabilir sadece: "adalete olan / olmasını hâlâ ümit ettiğimiz inancın aşınımı".. Zaman nasıl mağdurların, babasız, kocasız, sevgilisiz, kardeşsiz kalmışların yarasını sarmadıysa, faillerin yaptığı caniliğin üzerini de örtmedi.. Bu dava sonuçlanmadıkça, bu insanlık suçunu işleyenler rahat yataklarında uyudukça, huzur içinde bu dünyadan göç ettikçe bizlere huzur yok…

AHMET SAY (MÜZİSYEN)
Ancak karabasanlarda görülecek bir canavarlığı simgeleyen "Sivas Katliamı"nın üzerinden 19 yıl geçti, yangın hâlâ söndürülemedi. Tarihinde böylesi bir utanç yaşamamıştır ülkemiz. Bilinmelidir ki,

Madımak Oteli yangını, kendiliğinden köpürüp gelen bir galeyanın sonucu değil, talimatlara göre planlanarak "taammüden" yapılmış bir kıyımdır. Devlet ise bu kıyıma göz göre göre seyirci kalmıştır. Bunu unutamayız ve unutturmayız. Çünkü siz varsınız arkadaşlar! Yurdumuzu omuzlarda taşıdığınız gibi, acılarımızın hesabını soracak da sizsiniz. Unutmayız, unutturmayız...


LEVENT ÜZÜMCÜ (Oyuncu)
Dünyanın en büyük haksızlığı yapıldı. Bu sessiz kalış niye? Bir kesimden söz etmiyorum, insan yakan insanlar cezasız kaldı bu ülkede. Ceza almadılar! Dünyanın neresinde cezasız kalır bu insanlar! Bir tane değil ki… Bir tane olsa dersin ki oldu bitti ama o kadar çok ki bu ülkede haksızlık, adaletsizlik.. Hala da devam ediyor. Çok üzülüyorum kendi adıma, ülkem adına çok üzgünüm.

Ama bir gün yemek yediğiniz restoranda nasıl hesap ödüyorsanız bir gün bunların da hesabı ödenecek… Bunca haksızlığın hesabı sorulur, bu böyle süreceğini zannetmesinler. Çünkü bununla yaşamak çok zor artık…


ORHAN ALKAYA (Oyuncu)
Sivas '93 Türkiye'nin vicdanıdır. Maraş'la, Malatya'yla, Çorum'la hesaplaşamamış bir ülkenin, adı sânı olan Alevî yurttaşları yerine adı sânı belli entelektüelleri öldürüldüğünde ayağa kalkan vicdanı olması, bizi yaralayabilir. Olsun. Yaralarımızla yaşamayı da öğrenmeliyiz.

Ben Behçet'in, Metin'in yokluğuna alışamadım ama onlar olmadan yaşamayı da öğrendim.

Yalnız öfkeli değil, bir o kadar sakinim. Kimse bize gülistan vaat etmemişti. Biz soyunduk memleketimizi bir gül bahçesi yapmaya. Bugün de devam ediyoruz.

Hiçbir avukatı müvekkili üzerinden suçlayamayacağım için, Bülent Arınç'ı da anlayışla karşılıyorum. AKP ise Sivas değildir ama Sivas'ın şalıdır.


ORÇUN BENLİ (Yönetmen)
İnkâr, talan, katliam üzerine kurulan tarih ve o tarihin savunucusu AKP. Her ne kadar resmi ideoloji ile çelişkileri olduğunu düşündürmeye çalışan bir AKP varsa da gerçek böyle değildir. Konjonktüre uyarak bazı değişimler geçirmesi gerçekleri değiştirmez. Yavuz Sultan Selim'den, Dersim katliamına... Maraş, Çorum katliamlarından Sivas'a katledenler hep aynı zihniyettir. Unutturulmaması gerekir, unutulmaması gerekir çünkü;

- Katliam gerçekleşmeden 10 gün önce "hicret koşusu" düzenleyip katliam için şehir dışından gelenleri otellere yerleştiren Sivas valisini unutmadık.

-Katliamdan 15 gün önce "Gerçek Müslümanları savaşa çağıran" bir bildiriyi yerel gazetelere faxlayan emniyet genel müdürlüğünü unutmadık.

- Katliam gerçekleşirken buna seyirci kalan garnizon komutanlığını unutmadık.

- "otelin çevresindeki vatandaşlarımıza zarar gelmemiştir" açıklaması yapan dönemin başbakanı Tansu Çiller'i unutmadık

- "çok şükür güvenlik güçleriyle halk karşı karşıya gelmemiştir" diyen Süleyman Demirel'i

Ve daha dün zamanaşımı kararına ‘Hayırlı Olsun’ diyen başbakanı unutmadık

Ama şunu da unutmadık; katliam gerçekleşirken SHP'nin iktidar ortağı olmasını ve seyirci kalmasını...

Tıpkı Maraş katliamında, Gazi'de kahve kurşunlanmasında iktidar ortağı olduğu ve Dersim katliamında katliam emrini veren parti olduğu gerçeğini unutmadığımız gibi...


CEMAL DİNDAR (Psikiyatr)
İki yıl önceki anmaydı, sanırım. Türkiye Yazarlar Sendikası'nın otobüsüyle gitmiştik. Toprağı bol olsun, Hulki Aktunç'un dizeleri vardı giydiğimiz tişörtlerde: "Yangın kavmindeniz/ Ne giysek alev."

Esnafın büyük çoğunluğunun üzerimize boca ettiği hor görüyü hatırlıyorum ve emniyet güçlerinin gruba bakışıyla birebir örtüşüyordu, bakışları. Camlarda aileden meraklıları içeriye gir diye uyaran ebeveynleri hatırlıyorum, bir de. Bizler, dışarıydık; hem zamansal hem de mekânsal olarak, sanki başka bir alemdenmişiz gibi, dışardan. Esnaftan biri TYS kortejine bakıp yanındakine sordu: "Ne kavmindenmiş bunlar?" Anlayıp, ironi yapmak değildi o. Tişörtteki dizelerde öfkenin bir sonraki adresini arayan bir soruş tarzıydı.

Niye mi, gidilmeli 2 Temmuzlarda Sivas'a. Yas ancak yaşanarak atlatılabildiği için. Keşke, gelecekle ilgili ortaklık için 1 Mayıs alanına gelen Müslüman gençlik yası bölüşmek için de Sivas'ta olsa!

Bir de, bir yüz hatırlıyorum, yürüyüş korteji yol alırken... Balkonda epey yaşlı bir nene, ömrün son deminin hesapsızlığıyla, uzun korteje biteviye el sallıyordu. Gözleri dolu dolu…

İçerde olanların, şehirde olanların o duygusunu elsiz ayaksız komamak için de gitmeli...


TURGUT ÖKER (AABKF Başkanı)
Yüzleşme kültürünün Türkiye’de yerleşmesi, yeni kuşakların bu tür katliamlarından uzak tutulması, egemen güçlerin maşa olarak kullanılmasına karşı, bu tür katliamları unutturmamak yeni katliamların önüne geçmek için bir garanti… Toplumsal duyarlılığı artırmak, Anadolu topraklarındaki, farklı din, kültür, düşünceye sahip insanların bir daha katledilmemesi için 2 Temmuz’da Madımak’ ta olacağız


SELAHATTİN DEMİRTAŞ (BDP Eşbaşkanı)
Toplumların toplumsal hafızaları ve toplumsal belleklerinde travma yaratan olaylar vardır. Türkiye’deki toplumsal hafızalardaki ağır Travmalardan biri de 2 Temmuz Sivas katliamıdır… Bu tür travmalar devlet tarafından gerçekleştirilen baskı ve korku yaratan travmalardır. Bu travmaları atlatmak, bu korkuları atlatılmadığı müddetçe halk bir bütün olarak bu baskı ve düzene karşı durması çok zor.

O yüzden tarih bütün Alevi katliamına karşı çıkmak, bu katliamların üzerine gitmek, bu travmaların atlatılması için önemlidir. Bu nedenle 2 Temmuz 1993 nasıl ki sadece Alevi katliamı değilse, insanlığı ve toplumu teslim almaya yönelikse 2 Temmuz’da bu katliamı lanetlemek ve bu katliamı teşhir etmek gerekir. Hele hele AKP faşizminin zirve yaptığı 2 Temmuz çok daha büyük bir anlam kazanmıştır.

Bu yüzden 2 Temmuz’da Sivas’a, sadece Aleviler değil bütün toplumun korku duvarlarını yıkmak için alanlara meydanlara çıkmalı. Aynı zamanda Alevi toplumunun sahipsiz ve yalnız olmadığını bu vesiliyle de göstermiş olalım. Ben de 2 Temmuz’da Sivas’ta alanlarda olacağım.


VELİ AĞBABA (CHP Malatya Milletvekili)
Sivas Katliamı, sadece Türkiye’de değil, dünya genelinde insanlık tarihinin en utanç verici günlerinden biridir. Zalimin yaktığı devletin baktığı o günü sadece acılarla ve üzüntülerle anmak yeterli değildir. Sivas katliamı sadece yıldönümlerinde hatırlanıp takvim eylemlerine bağlanacak bir gün değildir. O kara günü bilince çıkarmak, bütün acılarına rağmen kavramak toplumsal ve siyasal bir görev olarak omuzlarımıza yüklenmiş durumdadır. Sivas, bir daha yanmasın diye, insanlarımız karanlığa, cehalete, nefrete kurban gitmesin diye, çocuklarımız sadece tarih kitaplarından okusun diye omuzlarımızdaki bu görevi ciddiye almak zorundayız. Barışın, demokrasinin ve insanlığın yükünü taşımanın bilinci ve sorumluluğuyla geleceği örmeliyiz. Sivas katliamı sadece yıldönümlerinde hatırlanıp takvim eylemlerine bağlanacak bir gün değildir.


ALPER TAŞ (ÖDP Eşbaşkanı)
Dün bütün kiniyle katliamı gerçekleştiren, bugün katliamın sorumlularını aklayan gerici zihniyetle hesaplaşmanın yolunu yine Sivas tarihinin içinde gizlidir. Derisi yüzülen Hallacı Mansur, dara çekilen Şeyh Bedrettin ve tarumar edilen Maraş hepsi Sivas‘ın tarihi içerisindedir. Sivas bu yüzden güzelden yana olanlara reva görülen ateş nehrinin devamıdır. Sivas’ta sesleri ateşle ve dumanla boğulan kardeşlerimiz umut türküleri söyler ve kardeşlik şiirleri okurlardı. Onlar sayesindedir ki biz bugün daha inançlı ve kararlıyız. 2 Temmuz’da karanlığına karşı bu ışığı büyütmeliyiz.


MEHMET BEKAROĞLU (HAS Parti İstanbul İl Başkanı)
Türkiye’nin yakın tarihinde çok sayıda karanlık olay; provokasyon, katliam, faili meçhul var. Bunlardan biri de 2 Temmuz Sivas olaylarıdır. Türkiye bu olayları aydınlatmadan önüne aydınlık bir gelecek koyamaz.

Bu olayların üzerine cesaretle gitmeliyiz; 2 Temmuz’da Sivas’ta ne oldu bilmeliyiz. Çorum’u, Maraş’ı, Dersim’i, Gazi Mahallesini bilmeliyiz. Binlerce Faili meçhulü bilmeliyiz. İnsanlar kamplara ayrıldı; her kamp diğerine düşmanca bakıyor. İnsanlar birbirlerinin yüzlerine bakamıyor, herkes zan altında, herkes suçluluk kompleksi içinde. Kim kime ne yaptı, niçin yaptı? Olayları kimler niçin provoke etti, bütün bu olaylarda devleti yeri ne, bunları bilmek zorundayız, hepsi aydınlatılmalı. Eğer bu ülkede birlikte yaşamaya devam edeceksek yüzleşmek zorundayız. Bunları yapmadan bu ülkede yeniden bir birlikte yaşama projesi yapılamaz. Benim inancım odur ki; çok sayıda sorun ve sıkıntıya rağmen yüzyıllarca birlikte yaşamış olan biz bu coğrafyanın insanları yeniden birlikte yaşamanın imkânlarını oluşturabiliriz. Bunun yolu öncelikle olanları aydınlatmaktan geçer. Eğer geçmişte ne oldu bilirsek geleceği kurmamız kolaylaşır. Gelecekte bu ülkede herkesin güvende olacağı, herkesin onuru kırılmadan karnının doyacağı, refahtan adil bir şekilde pay alacağı ve herkesin inanç, düşünce ve yaşam tarzında hür olacağı bir ülke kurabiliriz. Biz bütün bunları yaşamış, bunlara tanık olmuş insanlar vakit kaybetmeden bunu yapmalıyız; aksi takdirdi daha da karanlık bir gelecek bizi bekliyor. Allah korusun, çevremiz gibi, Irak gibi, Suriye gibi oluruz. Çocuklarımızın birbirlerini boğazlamaması için biz ne yaptık, neler yaptık, hangi günahları işledik, bunları ortaya çıkaralım, itiraf edelim.


ÖZGÜR MUMCU (Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi-Yazar)
Sivas katliamında bu memleketi yaşanmaz kılan her unsurun bir araya geldi. Taassub içinde her an kışkırmaya hazır ve bugün dahi yaptığını meşrulaştırmaya çalışan bir kara kitle, o kitleyi hamur gibi yoğuran kontrgerilla. Laikliği sadece kendi iktidarını sağlamlaştırmak, sivil iktidarı dövmek için kullanıp, gözünün önünde insanlar saatler boyunca saldırıya uğrayıp yakıldığında kılını dahi kıpırdatamayan bir ordu. Yanı başındaki Sivas’ta olan biteni idrak edemeyip Ankara’nın bürokratik ve siyasi koridorlarında patinaj yapan bir aciz hükümet. Hakikati bulmaktan çok yasak savma kabilinden sürdürülen bir soruşturma ve yargılama. Katillerin avukatları Meclis’e girerken, öldürülenlerin yakınlarına gaz ve tazyikli suyla saldırılması.

Sivas katliamı bu memleket yaşanabilir bir yer olacaksa teker teker kimlerle mücadele edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Şehit lafını sevmem ve kullanmam. Fakat şehitin kökeni şahitliktir. İşte Sivas’ta yakılanlar böyle bir memlekete şahitlik edenlerdir.


MADIMAK’TA HAYATINI KAYBEDENLERİN AİLELERİ



SERDAR DOĞAN (Serkan Doğan’ın ağabeyi)
2 Temmuz 1993 günü bir sanat Festivaline katılan Aydın-sanatçı- aydınlık yüzlü ve geleceğin sanatçıları gençler katledildi. Aydınlık yarınlar için, çocuklarımızın geleceği için Madımağa sahip çıkmalı, insan olduğumuzu unutmamak, Sivas ölümsüzleri katledilirken bir şey yapmadığımız için sahip çıkmalıyız. Bir daha benzer acılar yaşamamak için sahip çıkmalıyız. Geciken adalet, adalet olmadığı için inadına adalet arıyoruz. Yangından hemen sonra Sivas’a gittiğimiz ve yakıldığımız için hep suçlandık. Katilleri; onları azmettirenleri, yangını görmeyenler; "tahrik" oldukları gerekçesiyle bizleri suçladıkları için adalet istiyoruz...

kırmızı bültenle aranan bir Sivas sanığı; İstanbul Büyükşehir belediyesi metro gişe memuru olarak karşımıza çıktı; bir diğeri Sivas’ta evlenip, ehliyet aldı, bir numaralı sanık Cafer Erçakmak, arandığı süre boyunca emeklilik maaşı aldı ve Sivas’ta, evinde öldüğü söylendi... Vicdan için adalet istedik, istiyoruz. AKP'nin; taşları bağlayıp, köpekleri saldığı adalet anlayışını bildiğimizden, 8 adet Sivas katilinin avukatlığını yapmışların AKP’de milletvekili olduklarını, hayati yazı adlı sanık avukatları sözcüsünün şimdi başbakan yardımcısı devlet bakanı olduğu için adalet aradık, aramaya devam edeceğiz. Milletvekili olurken ettikleri yeminle, Yargıtay 9. dairenin kararına nasıl aykırı davrandıklarını, o yemini ederken Allah’tan da mı korkmadıklarını sormak için adalet istedik, isteyeceğiz.

İşin öznesi; Sivas Madımak olduğu için Sivas’ta olmalıyız. Özneden uzaklaştığın an, unutma süreci başlar. Sadece Madımak’ın önüne karanfil bırakmakta yetmez; eğer Sivas’ta yeniden türkü söylemez, semah dönemez, şiir okuyamazsak Madımak yanmaya devam eder. Anma ile şenlik arasındaki çizgiyi aşmadan, kayıplarımızın bıraktığı yerden bayrağı kaldırmalıyız.

Devlet yangınları izleme konusunda çok başarılı. Daha dün Urfa cezaevinde her şeyiyle devlete teslim olmuş, teslim alınmış insanlar cayır cayır yakıldı. Bakanlar ve baş-BAKAN, sadece izledi.

seyirci kalmamak için Sivas’a, alanlara, özgürleşmeye. Ancak o zaman madımakta hapsolan dostlarımızın çığlıklarını, gülüşlerini, hasretlerini anlatabiliriz...


YETER GÜLTEKİN (Hasret Gültekin’in Eşi)
2 Temmuz 1993’te savunmasız insanları güpegündüz 8 saat boyunca kuşatıp, taşlayıp nihayetinde canlarımızı diri diri yakanlara müdahale ettirmeden ve etmeden seyreden o dönemin Cumhurbaşkanı Demirel "Halkla güvenlik güçlerini karşı karşı getirmeyin" dedi…

Başbakanı Çiller "Halkımıza bir şey olmamıştır" dedi, onun muhalifi Mesut Yılmaz "Bir futbol maçında bile bu kadar insan ölüyor, büyütmemek lazım bu olayları" dedi.

Bugüne kadar süregelen iktidarlar da bugünkü siyasiler de ayni zihniyetle bu katliamın asıl faillerini inkarda ısrarlı ve zamanaşımı kılıfıyla katilleri aklama, özgürleştirme gayreti içindedirler. Gelecekte planlanan katliamlar için "kininin davacısı" olabilecek yeni katilleri cesaretlendirme çabası içindeler.

Bu nedenle zamanaşımı için "vatana millete hayırlı olsun " diyor Başbakan Erdoğan…

Bu da yetmezmiş gibi; evlatları katledilmiş 19 yıldır adalet arayan analara, adliyenin önünde gaz bombalarıyla saldırttı adalet aramaktan vazgeçelim diye.

Ayrıca Madımak Otelini akıldan ve vicdandan uzak bir şekle büründürüp saldırganların adlarını katledilenlerin yanına yazabildiler.

Bu süreci doğru idrak edersek maruz kaldığımız katliamlar ve sonrasında bize yaşatılanlar faşizmdir. Buna sessiz kalmakta faşizmi kabullenmektir, kanıksamaktır.

Bizim yaşadıklarımızı çocuklarımız da yaşamak zorunda kalmasın diye unutmamak ve unutturmamak zorundayız.

Katledilenler geri gelmiyor ama katledenler yüzlerini gizlemek ihtiyacı duymadılar, pişman olmadılar, kırımız bültenle aranırken Sivas’ı terk etmek veya saklanma ihtiyacında bulunmadılar.

En az onlar kadar cesur olmaz ve sorumluluk sahibi olmazsak dünümüze de, bugünümüze de ve geleceğimize de sahip çıkamayız. Vicdan, onur sahibi insanları herkese eşit yaşam hakki için, adalet için 2 Temmuzda Sivas`a bekliyoruz.


ZEYNEP ALTOK (Metin Altıok’un kızı)
Sivas Katliamının üzerinden 19 yıllık bir zaman geçti... 20. Yılına girdik. İnsanlık suçu zamanaşımına uğranmaz dedik zamanaşımına girdi… 19 yıldır devlet görevini yapmadığı gibi, Sivas’ın katilini başka devletler yakaladı… İadesini yaptırmadılar…

Biliyorum ki Sivas’ın acısı yüzleşmediğimiz sürece bitmeyecek. Bu sadece özür dilemekle de geçmez. Bu katliam siyasi ideoloji olarak yapıldı, devlet sadece seyir etti. Bu katliam devletin yarattığı siyasi ideolojik bir katliamdır. Unutmamak ve unutturmamak için Sivas’ta olmak zorundayız…

Toplumsal belleklerimizden silinmemesi için, başka Sivaslar olmaması için 2 Temmuz’da olmak zorundayız...

Sivas Zamanaşımı temyize gitti… Ayrıca bu karar sadece Sivas’la ilgili değil, Abdi İpekçi, Kemal Türkler davası da zamanaşımına uğratıldı. Bu davaları insan haklarına karşı işlenmiş suçlardır.



Gülşen İŞERİ (BirGün)



BİR ARA PARANTEZ: KIRIK MİDYELER FİLMİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ ÜZERİNE...

Kırık Midyeler filmini 2011 yılında festivalde seyrettim. Filmden haberim vardı, kurgu sürecinin bir bölümünde Ayhan Ergürsel ve yönetmen Seyfettin Tokmak ile görüşmüştüm, üzerine dönen tartışmaları ilgiyle takip ettim. Benim için bu anlamda -şimdi ne alakası var diyeceksiniz- yakın geçmişteki üç film aynı şeyi temsil ediyor: 11’e 10 Kala, Aşk ve Devrim ve Kırık Midyeler. Şimdi ben bunlardan bir soyutlama yapmaya kalkınca, belki de bu filmlerin yönetmenleri bile şaşırır, onlarla ve o filmlerle benimkinin ne alakası var bile diyebilir. Madem ki ben sinema tarihçisiyim, soyutlamak da tarihçinin işidir, madem ki Türkiye’de gündelik sinema eleştirisi rehberini kaybetmiş ve kuramlaştırma görevini tümüyle ihmal etmiştir, o zaman ortak bir tespit üzerinden yeni Türkiye sinemasını soyutlamayı deneyeyim, kusurlarımız affola, ama ben tartışmaya hazırım.

Sadece şunu söyleyeyim, Kırık Midyeler’i görmenizi tavsiye ederim, üzerinde epey düşündüm. İstanbul’un görünmeyen yüzünü anlatıyor, bu görünmeyen yüzle yüzleşmemiz hepimiz için iyi olur, üstelik yakın gelecekte Türkiye’de giderek etkisi artacak sorunların ilk tanıklarından biriyle karşı karşıyayız, filmin bağlamı giderek daha büyük sosyal olayların habercisi ve yönetmen tutarlı bir bütün halinde anlatıyor bunları.

ORTAK NOKTALAR

1. Bu üç filmin hepsini ticari gösterimi öncesinde seyrettim, üçünün de ticari olarak gişe yapmayacağını bildim ve yakın çevreme söyledim. Üçü için de hayıflandım ve keşke senaryo aşamasında bir şeyler yapabilseydim dedim. Üçü için de yapabileceklerim olduğuna inanıyordum.

2. Peki, zaafları neydi, niçin bu filmler gişe yapamazlar diye düşündüm ve söyledim? Çünkü üç filmin de en önemli eksikliği filmlerin bir ruhu olmaması, daha senaryo aşamasında karakterin çelişkisi ve toplumsal bir anlam taşıyacak yöne doğru karakterin kimliğinin geliştirilmesi ve yaşadıkları olayların toplumsal bir anlam taşıyacak bir kanala akıtma anlamında sorun yaşaması. Yani bireysel bir hissin, düşüncenin ve varoluş tarzının toplumsal dile tercüme edilememesi. Yani bu filmler aslında tekil bir hikâye anlatıyorlar, kendi hikâyelerine bağlı kaldıkça toplumsal dile tercüme edilmemiş ayrıksı hikâyelere dönüşüyorlar, üçü de yaşamdan yeterince beslenmiyor ve senaryolar da rota şaşıyor. Yani senaryolar yazılırken, bir yerden sonra senaristin kalemi tıkanıyor, kendi öz bilinci bulanıklaşıyor, tıkanma aşılamıyor, bunun yerine ortak dile tercüme edilemediği için ayrıksı bir hikâye çıkıyor. Karakterin ve hikâyenin ruhu seyrekleşiyor böylelikle, dirençleri azalıyor, aynı nedenle seyircinin ilgisi azalıyor, dağılıyor.

3. Üçünde de temel bir yönetmen hatası yok, metin sorunlu, metin rotasını şaşırmış. Sanıyorum üçü de kurgu aşamasında önemli değişikliklere uğruyor. Senaryonun yönetmen tarafından yazılması ya da yazılmaması sorun değil. Zaten -ara parantez- ben Yeni Türkiye Sinemasının en büyük sorununun metin üretmekte yaşanan sorun olduğunu düşünüyorum, bu metni yazanın kimliğinden çok daha büyük sorun.

Buradan genel özelliklere bir geçiş yapılabilir sanıyorum.

1. Bizim sinemamız düşünsel olarak hesabı verilmiş ve olay örgüsünün dışında, ideolojik anlamda çarpıcı, duyumsal olarak insanın keşfetmekle kendine dair fikrinin derinleşeceği, ahlaki olarak değer yaratan ve seyircinin hayatına taşıyabileceği sorgulamaları içeren metinler üretemiyor, bu anlamda yeni Türkiye sineması metin olarak tıkanmıştır, estetik olarak değil.

2. Bir başka önemli sorun da şudur: bizim sinemamız aslında entelektüel olarak farklı dünyaların, disiplinlerin, dünya görüşlerinin üzerine inşa edilmiyor, siyasal olarak kendine bir anlam ve gerçeklik dünyası kurmuş metinler üretemiyor. Aslında toplumsal yaşamımızı yeniden yorumlayacak bir güçten yoksun, bu anlamda öz farkındalığı büyük oranda eksik, asıl tıkanma buradan kaynaklanıyor. Bundan dolayı aslında en yalın haliyle söylersek, felsefik olarak tükenme yaşıyoruz.

3. Aynı zamanda çok önemli bir başka sorun var: bireysel olan ile toplumsal olan, tekil ile bütün, karakter ile olay örgüsü, bir olayın aşamaları ile fikir değeri olan, yaratıcılık ile fikirsel tartışma alanları içinde, sinemamız hep birincilere ağırlık veriyor, dolayısıyla aslında filmlerimiz toplumumuzu sorgulamak, evrensel olmak, varoluşa anlam kazandırmak bağlamında hep eksik kalıyor. Eleştiri alanında ise durum daha vahim, eleştirimiz ne ikincilerin farkında ne de en azından yönetmenlerimizin yaptığı denli birincilerin hakkını veriyor, hatta çoğu kere filmlerin öykülerini bile yeterince tutarlı bir şekilde çözümleyemiyor.

4. Siyasi hayatımızdaki dar görüşlülük ve kısır polemikler, düşünsel hayatımızdaki inanılmaz kifayetsizlik, yüzleşme alanındaki eksiklerimiz ve içgörümüzün zayıflığı ile personamızın baskın olması, felsefeye olan aşırı uzaklığımız, yeni değerleri ve eylemleri tetikleyecek, arayacak bir kendini gerçekleştirme iradesi ve insanın direnişle ancak ayırtına varabileceği sebatla verilmiş mücadelenin ürettiği ihlal edilmemesi gereken manevi ilkeler ve değerlerin yokluğu büyük oranda sinemamızı bir fasit dairenin içine sokuyor.

5. Tam da bu anlamda, Yeni Türkiye Sinemasının en önemli özelliğinin ben küçük burjuva karakterli olması ile saptanabileceğini söylüyorum, bu sinema bir kendini gerçekleştirme değil, yenilgi sonrası değerlerini kaybetme, gerçeklikle barışık olmadığı ve ona inanmadığı için mücadele/direniş özelliklerini büyük oranda kaybetmiş bir sinemadır. Aynı nedenle sinemacıların birbirleri karşısındaki söylemleri de çoğunlukla olumsuzlayıcıdır, şuna inanıyorum ki ne eleştirmenler ne de yönetmenler birbirlerini sevmiyorlar, kendilerini aynı bütünün parçası olarak görmüyorlar, rekabet çok daha başat durumda, ortak yönleri anlamak, geliştirmek değil, en tuhaf teferruatlarda ayrılık bulma çabası ortak bir tavır/yönelim haline gelmiş durumda.

Ortak bir mücadele hattı olmadığı için, birleşme yerine ayrılıkların altını kalın çizme eğilimi hastalıklı düzeye yükselmiş durumda, o kadar tekilleşmiş bir varoluş alanları tanımlanmaya çalışılıyor ki ortak adalet duygusu ve mesleğin kendi çalışma ilkeleri olarak nitelenebilecek komünal duyum/inanç/ortak dil/kendi kendini denetleyebilme özellikleri bile belirsizleşmiş durumda. Her bir insan yarın öbür gün “batan geminin malları bunlar” diye haraç mezat üretimin dışına düşme korkusu yaşıyor.

Yeni Türkiye Sinemasının en önemli özelliği komünal bir dil ile konuşmamasıdır. Herkesin kendi lehçesinin ötekisiyle alay etmekten, toplu olarak bütüne dair temsil etme yetisi olan söylemleri üretecek gücü bulamıyor. Çünkü kendini gerçekleştirmek eninde sonunda bir direniş ile olur, değer yaratarak ve elbette diğerleri için etkileyici olacak bir ahlaki varoluş alanı tanımlanmadan bunun başarılması da imkânsızdır. Halkımız en çok kendisinden şikâyetçiyse, sinemamız da öyle: narsistik, iyi niyetli ve narsistik. Masumiyet denilen şey ancak direnişin bütün yoğunluğu içinde değer kazanır, yoksa ancak müzesini kurarsınız, dalga geçmekten de başka işe yaramaz o zaman: sinikçe bir davranış. Oysa ne güzel olurdu, “kardeşlik ruhuyla birleştik hepimiz…” diyebilmek.


Zahit ATAM (BirGün)


OH CANIMA DEĞSİN ARİSTOPHANES!

Haberi ilk okuduğumda kahkahayı savurdum.

Elazığ İl Halk Kütüphanesi, Mimesis dergisinin son sayısını , çocukların ahlakını bozacağını düşünerek gerisin geri yollamış.

Korku imparatorluğunun küçük askerlerinin düzeni koruma iddiasıyla ucundan yakalamaya çalıştıkları sansür, absürd, komik ve zavallıca bir şey!

Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi’nin 19 yıldır yayınladığı Mimesis, bir çocuk dergisi filan değil. Tiyatro alanında çok önemli kuramsal yazılar yayınlayan bir akademik kaynak.

Gel gör ki, Kültür Bakanlığı’na bağlı Elazığ Kütüphanesi’nin bekçisi, dergideki resimlere şööyle bir bakarak, Washington Üniversitesi öğretim üyelerinden Sarah Stroup’un 2004 yılında Aristophanes hakkında yayınladığı yazının fotoğraflarını sakıncalı buluyor ve dergiyi iade ediyor.

Bu davranışı” hıyarca” bulup, önemsememek de mümkün tabi.”Olur böyle vakalar, kütüphane müdürü yakalar” diyerek geçiştirdiğimiz bu olay aslında sansürü ne denli kanıksadığımızı da gösterir.Düzenin korucuları olduğunu sanan kurşun askerler artık her yerde karşımıza çıkıyor ve kolay kabul görüyor.

Afyon’da bir vali içkiyi yasaklıyor, Fatih’te bir otobüs şoförü genç bir kızı kıyafetinden dolayı otobüsten atıyor, filan da falan.

Biz otobüse pantolonla binen bir kızın vücut hatlarına dikkat etmeyi akıl etmesek de belli ki birilerinin gözünden kaçmıyor bu! Belki de yasaklarla donatılmış cinsel fantezileri kabarıyor bu kişilerin. Çağdaş yaşamda son derece doğal olan bir kadın bedeni, karanlık dünyalarda yasaklı bir seks objesine dönüşüyor, hem fantezileri okşuyor, hem korkutuyor.

Aristophanes özelinde, Antik Yunan Tiyatrosu’nda kadın ve cinselliğin irdelendiği bir makalede, Atina’nın 2500 yıl once vazolarında yer alan, ve açık seçik olduğunu benim de kabul ettiğim ama hiçbir biçimde dikkatimi çekmeyen bu vazo figürlerine niye takılınsın yoksa?

Senin komşun seks yaparken görüntülenip, bir vazo üstü kahramanı mı oldu, neden korkuyorsun be adam?Senin magazincinin selülitli bacaklar, denize giren kilolu starları filan iğrenç biçimde teşhir ettiği gazeteleri geri yollamak kimsenin aklına gelmiyor da, Mimesis’deki bir akademik makalenin ucundaki bir vazo fotoğrafı mı rahatsız ediyor?

Senin kütüphaneni kaç çocuk ziyaret ediyor, bu minik yavruların kaçı, üniversite dengi Mimesis dergisini okuyor, kaçı bu derginin sayfalarındaki resimlere takılıyor? Kaldı ki, hangi sapkın ergenin antik çağdaki bir kabartmadan iştahı kabarır?Kendi coğrafyanın kadınlarına kürtaj, sezaryen, çiftleşme baskısı yapman yetmedi de, yüzyıllar once farklı bir coğrafyada yaşamış kadınlara mı geldi sıra?

Ha bu arada National Geographic’teki kabilelerde de memeleri görünen Afrikalı kadınlar var, elin değmişken, bu dergileri de çocukları koruma adına geri gönderiver! Osmanlı minyatürlerinden hiiç söz etmeyelim.

Kültür Bakanlığı, konuyla ilgili soruşturma başlatmış. Bu iğrenç derecedeki absurd olayın faillerini belki de cezalandıracak. Ancak aynı Kültür Bakanlığı geçen yıl heykellerin parçalanmasında suskundu, belki de çok yakında meydanlarda yaşanma olasılığı olan kitap yakmalara da suskun kalacak. Başbakan, tuhaf biçimde ve herhalde tesadüfen Nazi döneminin propaganda bakanı Goebbels’in söylemine paralel bir jargonla, sanatın burjuvasinin güdümünde olduğunu söyleyerek, tarihteki gibi kitap yakmalarının da önünü açmış oldu kanımca.  

Aristophanes ile Nazilerin arasının hiç iyi olmadığını, Lysistriata’nın 1942 yılında Yunanistan’I işgal eden Naziler tarafından yasaklandığını biliyoruz. Bizimkiler ise henüz oyun yasaklayacak kadar bilgili bile değiller! Oyun hakkında 10 yıl once kaleme alınan ve tüğm dillere çevrilen bir makaleyi okuyacak kadar ilgili olduklarını da sanmam. Bizimkiler ancak oyun hakkında makalenin fotoğraflarına takılacak kadar yüzeyseller. İşin acı yanı bunun kültürü yaygınlaştırma savıyla ortaya çıkan bir bakanlığa ait bir kütüphanede yapılması. Kütüphaneler bilim ve irfan yuvası olması gerekirken, fotoğraf bağnazlığının kurbanı olmuşlar.

Elazığlı Öğretmenlerle Yardımlaşma Derneği’nin de bilimin nesnelliğini savunması beklenirken, kraldan çok kralcı olan kütüphanecinin yanında olması çok acınılası!

Bu kadar popüler olmak için 21. Yüzyıl Türkiyesi’ni bekleyen makalenin yazarı Sarah Stroup, “Eğer Türkiye’deki insanlar bu olayın ülkenin geleceğine dair olumsuz etkileri olacağından korkuyorlarsa, korkmalılardır” demiş.

Bense oh olsun size diyorum! Dönemin en önemli komedi yazarı Aristophanes’in Sokrates’in yargılanmasında büyük bir etkisi olmamış mıydı? Aristophanes, Bulutlar oyununda uzun saçlılarla dalga geçerek, aydın düşmanlığını körüklememiş miydi? Bakın 2500 yıl sonar da olsa sansür belası onu buldu.

Oysa Sokrates mahkum edilmese, bizler gibi üşenmez, diyalektik yöntemlerle Elazığlı kütüphane bekçisini ne kadar abuk birşey yaptığı konusunda ikna etmeye çalışırdı.


Nedim SABAN (BirGün)


HABERVAKTİM'DEN ŞEVVAL SAM'A ÇİRKİN SALDIRI

Şevval Sam'ın bir üniversitede türban ile ilgili yaptığı açıklama üzerine başlatılan ve adeta linç halini alan saldırılara bir yenisi eklendi. Gerici Habervaktim gazetesi Sam ile ilgili haberinde Sam'ın sıradan bir fotoğrafını sansürleyerek yayınladı.

Türban ile ilgili açıklamaları nedeniyle, AKP'li Karamürsel Belediyesi tarafından konseri iptal edilen sanatçı Şevval Sam'ın Düzce'deki konseri, yine AKP'li belediye tarafından iptal edilmişti. Sam'a karşı örgütlü bir linç kampanyasının başlatıldığı görülürken, gerici ve hedef gösterici haberleri ile bilinen Habervaktim gazetesi de kampanyaya kendi çirkin tarzı ile katıldı. Site bugünkü haberinde Sam'ın sıradan bir fotoğrafını sansürleyerek verdi.

Site Şevval Sam'ın sözlerine açıklık getirme çabasını "Konserler iptal olunca 'geri vites'e taktı!" başlığı ile verirken, Sam üzerinden yürütülen çirkin kampanyayı da adeta itiraf etmiş oldu.


(soL)



AKADEMİDA 2012 FİLM ATÖLYELERİ

Tiyatro ve sinema alanında kendisini geliştirmek isteyen herkese, uluslararası başarıları ile tanınan senarist, oyuncu ve yönetmenlerle birlikte, 4-7 günlük atölye çalışmaları fırsatı sunan Akademİda’nın 2012 kayıtları başladı.

Akademİda’nın öncelikli hedefi, sinema ve diğer alanlarda çalışan genç profesyonellere, birer haftalık yoğun eğitimle kendi alanlarında donanım kazandırmak. Altyazı Dergisi ile Sinema Okur Yazarlığı Atölyesi12 - 18 TemmuzBoğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi bünyesinde çıkan aylık sinema dergisi Altyazı, izlediğimiz filmler ile yaşadığımız dünya arasındaki bağlara ayna tutmayı amaçlıyor. Atölye kapsamında film dilinin ve kültürünün temel kavramları ve sinematografi, mizansen, ses, kurgu gibi temel öğeleri ele alınacak.

Altyazı ekibi adım adım bir filmin nasıl okunacağını işleyecek.Jordi Wijnalda & Brian Love ile Film Yapımının Unsurları18 – 22 TemmuzAvrupa ve Amerika’nın pek çok yerinde film çekmiş olan Jordi Wijnalda ve HBO, TNT gibi kanallarla da çalışan yönetmen Brian Love ortak bir çalışma ile farklı filmler ve yönetmenleri konu edinerek sinemanın temel yapı taşları olan yönetmenlik, sinematografi ve editing süreçlerini ele alacaklar. Atölye İngilizce olacak.Yamaç Okur ile Yaratıcı Yapımcılık Atölyesi23 – 29 TemmuzTürk sinemasına katkıları ile yapımcılığın önemini ortaya çıkartan Bulut Film’in kurucularından olan Yamaç Okur, yapımcı olmayı hedefleyenlere ve aldıkları destekler ile kendi filmlerinin yapımcıları olacak olan yönetmenlere yönelik atölyesinde, katılımcıların uzun yada kısa metraj projelerinin üstünden geçerek önceliklerini saptayacak ve bütçe kapsamında stratejilerini belirleyecek. 

Serdar Yılmaz ve Nadide Argun ile Sanat Yönetmenliği ve Yapım Tasarım Atölyesi5-12 AğustosUzun yıllar filmlere ve belgesellere sanat yönetmenliği ve yapım tasarımı yapmış olan Serdar Yılmaz ve Nadide Argun iki bölümden oluşan atölyelerinin ilk iki gününde, Türk yapımı ve yabancı filmler üzerinden yapı tasarımı, sanat yönetimi, aksesuar yapımı, story board ve mekan tasarımı, bakanlık ve uluslararası fonlara baş vurmak için bütçelendirme ve görsel konsept oluşturma konuları ele alınacak. Atölyenin ikinci kısmını oluşturan 5 gün içinde katılımcılar kendi projeleri üzerinde birebir çalışacak.

Serdar Yılmaz ve Nadide Argun’un görev aldığı ve ödül aldıkları filmler arasında Gölgesizler, Cenneti Beklerken, Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Tatil Kitabı gibi filmler yer alıyor.Özcan Alper ile Film Geliştirme Atölyesi2-19 AğustosFilm geliştirme sürecine, sadece senaryo yazma, ya da bir film çekmek olarak bakmayıp, bütün bu sürecin bir bütün olarak tasarlanması, her projeye uygun bir çalışma metodunu belirlemeye çalışmak konusu irdelenecek. Ek olarak geliştirme aşamasındaki pek çok proje için belki ortaklaşa bir yol belirlemeye çalışmak, birlikte tartışmak, temel çalışmalardan biri olacak. Bunu gerçekleştirirken akademik bir keskinlikten ziyade sanatsal bir dürtüyü temel alarak, buna uygun bir yol izleyerek, özellikle de Dünya ve Türkiye sinemasından olumlu ve olumsuz farklı örnekler üzerine birlikte tartışılacak.Ümit Ünal ile Senaryo Geliştirme Atölyesi21-26 AğustosAnlat İstanbul ve Nar filmlerinden tanıdığımız, pek çok Yeşilçam ve modern Türk sineması filminin senaryosuna imza atmış Ümit Ünal’ın profesyonel ya da amatör, sinema eğitimi almış yada almamış herkese açık olan senaryo atölyesi.

Atölye hem fikrini senaryolaştırmak için yardım almak isteyenlere hem de elindeki senaryosunu paylaşmak ve geliştirmek isteyenlere açık.Meltem Cumbul ile Eric Morris Metodu Oyunculuk Atölyesi26 Ağustos – 2 EylülEric Morris metodunun İstanbul resmi eğitmeni olan Meltem Cumbul, profesyonel oyunculara yönelik bu atölyede, Eric Morris metodunu kullanarak özel bir çalışma gerçekleştirecektir. Bu çalışma Psikanaliz ve Stanislavski metodlarını da kullanarak “derinleşmenizi” sağlayan Eric Morris yaklaşımını, çeşitli uygulamalı alıştırmalarla geliştirecek oyuncunun sürprizli olmasını sağlayan fütursuz olabilmeyi size öğretecektir.Reha Erdem Atölyesi2-9 EylülKorkuyorum Anne, Kaç Para Kaç, Kosmos filmlerinin yönetmeni Reha Erdem’in, geçen sene de Akademİda ev sahipliğinde gerçekleştirdiği atölyesinin 2012 senesine ait detayları www.akademida.org adresinde açıklanacak.

Atölyeler ve katılım şartları hakkında www.akademida.org