19 Haziran 2012 Salı

İKİ YÜZLÜ POLİTİKA - İKİ YÜZLÜ SANAT

DELİKASAP.com adresinden yoldaşlar gayet yerinde bir tahlil yapmış. Bize de bu güzel kıyas yazısını paylaşmak düştü... 



Megadeth'in Dave Mustaine'i ile Taraf gazetesinden Ahmet Altan'ın benzer saikleri vardır; bir göz atalım:


Megadeth'in Dave'i de, Taraf gazetesinin Ahmet'i de "algı yönetimi" konusunda müthiş yeteneklidir:

Şöyle ki; ultra-sağ ve sığ beyin örgütlenmelerine rağmen kitlelerde "sol" bir algı yaratmayı başarıyla sürdürürler!

Dave ile Ahmet politik açıdan dönek değillerdir; her zaman ödlek, gücetapan ve karaktersizlerdi, dün, bugün ve yarın!

Dave ile Ahmet'in en büyük özellikleri savaş karşıtı gözüküp iktidarı yalamak ve yalanları beslemek konusunda kalplere zımba vuracak kadar kudretli olmalarıdır!

Dave ile Ahmet ortalama bir manyaktan daha sinsi bir anti-komünizm halet-i ruhiyesinde ve tedavisi mümkün olmayan bir devrimci sosyalizm paranoyasına sahiptirler!

Dave ile Ahmet'in anti-militarizmleri kağıt üzerindedir; biri plak kapağının üstünde ötekisi Taraf denilen neşriyatta basılıdır!

Dave de Ahmet de özgürlük düşüncesini çok iyi anlarlar, ama yanlış anlarlar!

Dave de Ahmet de sözde devlet karşıtıdırlar ama her ne hikmetse derin devletin ideolojik aygıtlarının tetikçisi olmakta beis görmezler.Dave "Kutsal Savaşlar" adlı şarkı yazıp hesapta dinlerin tahakkümünü ve savaşı eleştirir sonra da Amerika'nın Irak'a saldırısını canla başla ve hatta götüyle destekler; Ahmet de "Atakürt" diye yazı yazıp hesapta askeri vesayeti eleştirir sonra da Türkiye'nin Suriye'ye saldırısını canla başla, pis sakalı ve hatta makatıyla destekler!

Kolpadan anti-nükleerci, anti-endüstriyelci, anti-kapitalist bu iki zatın adı geçen kavramlarla alakası Bektaşi'nin Seccadeye olan yakınlığı kadardır!

Her ikisinin de tüccarlıktaki yetenekleri üst düzeyde, vicdan ve zekaları vasatın çok altındadır!

Her ikisi de çakallıkta, yalancılıkta, fırsatçılıkta ve küçük hesapçılıkta doktora yapmıştır!

Megadeth'in de Taraf Gazetesinin de sola en ufak bir yakınlığı yoktur!

Her ikisi de devlet ile gizli ilişkiler içerisindedir!

Her ikisi de son zamanlarda "mukaddes değerlere" saygı ikiyüzlülüğü içerisinde debelenmektedir!

Dave de Ahmet de sahtedir; zira her ikisinin de suratından riyakârlık akar!

Dave ve Ahmet; hırs, kindarlık, zalimlik ve çekilmez adamlık hususlarında birbirleriyle yarışırlar!

Dave ve Ahmet; iki farklı yüze tek bir karaktere haizdir!

Megadeth/Dave Mustaine & Taraf Gazetesi/Ahmet Altan 



NELER OLUYOR HAYATTA?*

Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu ve ekonomi alanındaki çalışmalarıyla bilinen ekonomist yazar Mustafa Sönmez ile Fransız kültür Merkezi'nde bir araya geldik.

10 ayrı oturum şeklinde gerçekleştirdikleri sohbetlerini 'Neler oluyor hayatta' isminde bir kitap haline getirerek okuyucularıyla paylaşan Prof. Dr. Kozanoğlu ve ekonomist yazar Sönmez'e göre, neoliberalizm krizinin bedelini yine emekçiye ödetmeye çalışıyor


*Bu kitabı üretme fikri kim tarafından nasıl ortaya çıktı?


Hayri Kozanoğlu: Kitap fikri Mustafa Sönmez’den çıktı. Benim de kitabın girişinde belirttiğim gibi,Mustafa ile 25 yılı aşan bir dostluğumuz var. Bence bundan daha da önemlisi her ikimiz de 70’li yıllar kuşağının ürünüyüz. Hayat çizgimizde değişik meslekler tuttursak, değişik yerlerde bulunsak da kimliğimize damgasını vuran 70’li yıllardaki ODTÜ’deki öğrenciliğimiz. Orada devrimci fikirlerle tanışmamız oldu. Bunun dışında her ikimiz de iktisatta hem dünya hem Türkiye boyutunda ilgili olmamız bizi zaman zaman bu söyleşiyi yaptığımız Fransız Kültür’de muhabbetler yapmaya sevk etti. Daha sonra Mustafa, şubat ayında “Bu muhabbetleri sistematik bir hale getirelim, Türkiye’nin, dünyanın temel meselelerini tartışalım” dedi. Mustafa’nın biraz da çalışkan ve her işi zamanında bitirme özelliğine ben de uyum sağlamaya, ayak uydurmaya çalıştım. Bu kitap haziran ayında okurlarımıza ulaştı. 



*Hayri Hocam, siz fanatik Fenerbahçelisiniz. Mustafa Sönmez ise Beşiktaşlı. Muhabbetlerinizin önemli bir bölümünü de bu işgal etmiş olsa gerek.


Mustafa Sönmez: Benim futbolla olan ilişkim Hayri’nin fanatikliğiyle yarışamaz. Onun Fenerbahçeliliği benim Beşiktaşlılığımdan kimya olarak biraz daha farklı. Ama tartışmalarda böyle bir başlık açtık. Futbolun endüstrilişmesi , ticarileşmesi, giderek ülkede yaşanan gelişmeler boyutunda. Ama klasik Fenerbahçe-Beşiktaş karşıtlığı değildi… Belki ben Galatasaray'lı olsaydım Hayri ile bu kadar frekansımız tutmayabilirdi. 

H.K. : Her zaman için futbolseverler birbiriyle daha iyi anlaşır, birbirinin halini daha iyi anlar. Örneğin BirGün köşe yazarlarından Adnan Bostancıoğlu’nda Beşiktaş fanatikliği bulunur ama aramızda bir tartışma olmamıştır. Bende Mustafa’ya biraz daha makul olduğum konulara çekelim mevzuyu dedim. Gruplar arası rekabet konusuna girmedik. 


*Kitapta birinci bölümü ‘krizin neresindeyiz’ başlığı oluşturuyor. 2007 yılında ABD’de patlak veren ve tüm dünyayı sarsan bir krizle karşı karşıyayız. Ben de sormak istiyorum, krizin neresindeyiz? 


M.S.: Şimdi tabi krizin üzerinden 4 yıl geçti ve hala sonlanmış bir kriz değil. Bunun zaten dönemsel olmayan bir kriz olduğu ve süreceğine dair de çok ciddi belirtiler var. Gerçekten de küresel boyutta bir kriz tüm coğrafyaları kapsayan ve aşılmasıda çok kolay olmayan bir kriz. Dünyadaki bir çok ekonomik siyasi dengelerini değiştirecek, dünyanın belki güç dengelerini yeniden oluşturacak, güç odakları arasında dizilmeyi yeniden yapacak boyutta bir krizden bahsediyoruz. Tabi arada bir nefes alma, geçici rahatlama anları olabilir, bu kriz de öyle. Türkiye’de de devletin müdahalesiyle 2010 yılında bir toparlanma oldu. Ama bunun geçici bir çözüm olduğu, başka yerlerde anomaliler oldu. Nitekim devletin müdahalesi ve arkasından devletin mali krizi ortaya çıktı. Şimdi onunla cebelleşiyor ülke. Bunu aşmak için belli çözüm arayışları içindeler. Ama kolay değil. Bence bu yıl, önümüzdeki yıl krizin odağı avrupa olmak durumunda. Amerika da Avrupa’nın bu durumundan çok net bir şekilde etkileniyor. Avrupa’yı ayağa kaldıramadıkça Amerika da etkileniyor. Dolayısıyla ‘muhteşem fırtına’ daha önümüzdeki uzun yıllar süreceğe ve dünyayı meşgul edeceğe benziyor. 



*Türkiye’ye dönecek olursak… Sizce AKP özellikle 2007 sonrası ekonomi politikalarında başarılı mı?

M.S.: 2009 yılında Türkiye ekonomisi yüzde 5 civarında küçüldü. Bulunduğu coğrafyada krizden en kötü etkilenen ülkelerden biri oldu. Ama çok kısa sürede bu yarayı sardı, büyümeye geçti. 2010-2011 yıllarında ortalama yüzde 9’a yaklaşan büyüme gerçekleştirdi. Bu yıl da bunun ortaya çıkardığı sorunları hazmedebilmek için yüzde 4 büyüme hedefi koydu. Şimdi ulusal baktığınızda krizden etkilenen var, etkilenmeyen var, az etkilenen var. Hele 2009 yılında yaklaşık 1 milyon insan 1 yıllığına da olsa işlerini kaybettiler. Reel ücretlere baktığımızda, krizin ortaya çıkarmış olduğu fırsatı işverenler reel ücretleri geriletmek şeklinde değerlendirdiler. Diğer bölüşüm ilişkilerinde de aslında halk aleyhine bir konjonktur söz konusu oldu. 2010 ve 2011’de tekrar kendini toparlamasıda büyük ölçüde türkiyenin bu krizi öncesinden 2001 krizini yaşamış olmasıyla ilgili. Türkiye bu krizi dünyadan farklı olarak 2001’de yerel kriz olarak derinden yaşadı. O dönemde avrupanın finansal yapısını yeniledi, rehabilite etti. Bütçe açıklarını yeniledi. IMF ile birlikte çok katı, acı reçeteler uyguladı. 

Bugün Türkiye toplumu örneğini avrupada ya da dünyanın başka yerlerinde gördüğümüz acı reçeteleri tatmıyorsa bunun 2001’de tattığı için büyük ölçüde. 2001 krizini yaşamış olmak çok büyük bir faktör. Bunun arkasından getirilen muhtelif yapılar da krize karşı dayanıklı hale getirildi. O da nedir? Finansal yapı içerisindeki çürük bankaların ayıklanmış olması vs. Ama daha önemlisi bütçenin krizlere karşı bir yangın su tankı gibi kullanılır hale gelmesi. Bütçe imkanlarını kullanarak mesela 2009’daki krizin büyük ölçüde aşılması, kamunun farklı araçlar geliştirmesi mümkün oldu. 2001 krizini yaşamak bugünün bu adaletsiz bütçesinin etkili bir mekanizma olması krizin türkiye toplumuna daha düşük dozda yansımasına neden oluyor. Ama içinde de çok önemli ciddi kırılganlıklar var hâlâ. 

Bu böyle devam edebileceği anlamına gelmiyor. Çünkü içinde bu büyümenin dış kaynakla bağlandığı, dış borçlanmayı artırdığı ve çok hassas göstergeler üzerinde ilerlediği görülüyor. Batıda gerçekleşebilecek, özellikle İspanya’da yaşanacak çok ciddi bir krizden Türkiye’deki en hassas gösterge olan döviz kurunu alabora etmesi halinde ciddi bir tahribat yaşanabilir. Bugüne kadar son derece hassas dengeler içinde sürdürülen bazı göstergeler alabora olabilir ve çok yoğun bir üretim daralması, beraberinde işsizlik ve yoksulluk yaşanabilir. 


*AKP’nin ekonomi kurmayları her başarıyı kendilerine, her başarısızlığı ise dış etkilere bağlıyor. Hatta Türkiye’nin AB’ye değil, AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı olduğu bile söylenebiliyor. Siz bu açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz.?


H.K: AKP, iktidara gelme sürecinden bu güne gördüğümüz gibi hep dört ayağı üzerine düşen bir parti. Dnyada şöyle bir olgu var. Krizin en şiddetli etkisi merkez ülkelerde, yani Avrupa ve ABD’de görüldü. Dünyada Türkye kadar orta gelişmiş seviyesindeki Brezilya, Güney Afrika, arjantin, rusya gibi, Çin ve Hindistan gibi ülkeler genelde krizden daha az etkileniyorlar. Burada Türkiye kendine özgü bir performans sergilemiyor, saydığımız ülkelere benzer performanslar sergiliyor. Baktığımızda Brezilya’da Lula, arjantin’de karı koca Kirchner Saltanatı hep bunun sonucu oluşuyor. Bir de genel olarak insanlar örneğin kıyametin gelmesinden daha az, İstanbul depreminden biraz daha çok, kendi evlerinin yanmasından vs. daha da çok korkarlar. Dünya krizi çerçevesinde Türkiye bir darbe yediği zaman söylediğin gibi, bahaneler bulunabiliyor başka yerler de sarsılıyor gibi. Türkiye ekonomisi nispi olarak iyi bir performans gösterdiği zaman da ‘işte gördüğünüz gibi, bu bizim başarımız’ deniyor. 1994-99 ve 2001 krizlerini hatırlatıyorlar.

Biraz da AKP, 90’lı yıllardaki hükümetlerin ekonomi politikalarındaki başarısızlıklarının nemasını yiyor. Kriz hafızasından yararlanıyor. Ama şunu hatırlatmak gerekiyor. AB’ yi faza küçümseme üslubu Cumhurbaşkanı tarafından da kullanıldı. AB sefil bir durumda dedi. Baştan beri AB’nin sermayeden yana bir birlik olduğunu özellikle son dönem yöneliminin Avrupa’yı dünya rekabetçi bir merkez haline getirmeye dayandığı, bu durumun emekçiler açısından hayırlı bir durum getirmeyeceğini 2000’li yıllardan beri söylüyorduk. Hayat bunu doğruladı. Ama diğer taraftan herşeye rağmen Yunanistan dahil Avrupa’da çalışanların sosyal hakları Türkiye’nin ilerisinde. Gerek yaşam standartları, gerekse ülkedeki demokrasi standartı Türkiyenin çok ilerisinde. Başbakan Türkiye2de kişi başına düşen milli gelirin 10 bin doları aşmasıyla övünüyor. Aynı iklime sahip olduğumuz komşumuz Yunanistan’da krize rağmen kişi başına düşen milli gelir 20 bin doların üzerinde. Avrupa’nın krizi üzerinden böbürlenmenin hiç objektif bir temelinin olmadığını düşünüyorum. 


*Geçtiğimiz yıl Türkiye ekonomisinin en ciddi problemlerinden biri Türkiye’nin cari açığıydı. Bu sene ise bu sıkıntı pek hissedilmiyor gibi. Cari açığa neler oldu?


M.S. Türkiye ekonomisinde cari açık hep yüksek büyümeyle anılıyor. Ekonomi büyüyünce cari açık da büyüyor. Neden? Çünkü türkiye ekonomisi dış kaynak girişi olduğu taktirde büyüyor. Bu ekonomi döviz yaratan bir ekonomi değil, ihracat yapan bir ekonomi değil. 


*Türkiye her büyüdüğünde bu sıkıntı da kendisini gösterecek diyorsunuz yani…


M.S.: Evet, zaten AKP’liler bu kadar yüksek cari açıkla ekonomiyi sürdürebilmenin mümkün olmadığını görüp, bu yılki büyüme hedeflerini yüzde 4.5’a kadar düşürdüler. Bu cari açığı gören yatırımcı, bu sürdürülebilir bir odan değil diyerek çekilebilir ve geri çekiliyorlar. 
Büyüme düşünce dış kaynağa olan talep düşüyor, dış borçlanmanız düşüyor., küçülmüş ekonominin döviz talebi düşüyor, dolayısıyla cari açık da düşüyor. Ekonomiler eğer yüksek büyürken aynı zamanda cari açığını düşürüyorsa ancak istenen durum budur. İhracata dönük büyüme, kendi yerel tasarruflarını artırma yoluna giden, dış kaynak ihtiyacı azalan bir ülke sağlıklı bir büyüme sağlar. 
Türkiye’de ise yüzde 4 hedefiyle beraber cari açığın milli gelire oranı yüzde 10’dan yüzde 8’e inecek. Önümüzdeki yıl ise yine yüzde 2-3’lük bir büyüme söz konusu olursa cari açık daha da düşecektir. 


*Geçtiğimiz dönemde çokça çartışılan bir konu da kamuoyuna yansıyan AKP-TÜSİAD gerginliği. Bugün ise bu gerginlik pek hissedilmemeye başlandı. Siz nasıl bakıyorsunuz bu gerginliğe?


M.S.: Başından beri TÜSİAD ile AKP rejimi birebir örtüşmüyor. TÜSİAD AB’ye daha da yüzünü dönmüş, AB’nin bütün değerlerini benimsemiş,iktidarın tam üyeliğe dönük bir çaba içinde olmasını istiyor. Bunu da geçmişte merkez sağ-merkez sol hükümetleri iktidar yaparak mesafe aldı ama onları tüketti. Tüketince –özellikle 2001 krizinden sonra- AKP’nin karşısına bir alternatif çıkaramadı. Çıkaramayınca ise AKP ile geçinmenin bir yolunu bulmaya kalktı ve ona mahkûm oldu. Ve bu iktidar döneminde AKP biraz da kendisini tüm topluma ve dış kamuoyuna kabul ettirmek için daha ılımlı, daha yüzü AB’ye dönük, daha liberal bir profil çizdi ve bu arada güçlendi. Güçlendikten sonra kendi ajandasını masaya çıkardı. Bu ajanda TÜSİAD’ın beklentileriyle uyuşmadı. Bunu ayrıca kendi iktidarını pekiştirmek ve kendisine potansiyel muhalif olabilecek kesimleri sindirdiği gibi TÜSİAD’ı da sindirdi. 


*TÜSİAD boyun eğdi yani…


M.S.: Tabii, TÜSİAD’a boyun eğdirdi. Hem vergi, hem benzeri bürokratik işlemlerle epey güçlük çıkarabileceğini ima etti. 
Sonuç olarak, TÜSİAD’ın elinde başka bir iktidar alternatifinin olmaması, bu arada müttefik olabileceği askeri vesayetin vs. sindirilmiş olması AKP karşısında TÜSİAD’ı da zayıflattı. Kaldı ki sermaye her zaman çatışmaz. Bazı durumlarda da tam örgütlü olarak çatışmak yerine onunla uzlaşıp, onunla gidebildiği yere kadar gidip, hatta tekil olarak o dönemin nimetlerinden yararlanmak için örgütü bir tarafa bırakıp iktidarla anlaşmanın yolunu bulabilir. Bunun bir çok örneğini de bulabiliriz. TÜSİAD’ın yönetiminde olan bir çok insanın AKP ile çok iyi ilişkiler içine girdiğini, bunların başında Doğuş Grubu’nu sayabiliriz, medyasıyla ve diğer sermaye ilişkileriyle. 

Dolayısıyla TÜSİAD da aslında yekpare bir bütün gibi düşünülmemeli. O yapının içinde tek tek iktidarı eleştiren unsurlar olabilir, var. Ama önemli bir kısmı da biat etmiş durumda. Çünkü her an holdinglerinin tehdit görebileceğinden endişeliler. Bunun da örnekleri görüldü Türkiye’de. Ama zaman zaman da AB üyeliğine, AB değerlerine ilişkin söylemlerini zaman zaman cılız da olsa özenle seçilmiş kelimelerle ifade etmeye çalışıyorlar ama bir gerçek şu ki TÜSİAD, AKP’ye karşı alternatifsizlikten ve çok yoğun dış borçlanmadan dolayı sesini çok fazla yükseltemiyor. 


*Kitaptaki verilerde de görüldüğü üzere Türkiye OECD ülkeleri arasında gelir dağılımı adaletsizliğinde başı çeken ülkeler arasında. Fakat 2000’li yıllardan itibaren yine kitaptaki verilere göre, greve çıkan işçi sayısında dramatik bir düşüş göze çarpıyor. Bunun sebebi nedir?


H.K. :Bu görüşmeyi 15 Haziran’da yapıyoruz. 15-16 haziran işçi direnişinin yıldönümünde. Bu yıl, geçmiş yıllardan çok daha geniş katılımlı, daha görkemli ir şekilde 15-16 Haziran direnişi hatırlandı. Bunu 6 Mayıs’ta Deniz Gezmiş’lerin asılmasının yıldönümünde de gördük. Türkiye’de toplumsal muhalefet AKP ve Cemaat’in yarattığı baskı üzerine ve buna karşı refleksler göstermeye başladı. Ama bu direnişlerin tek bir potada toplanıp güçlü bir ses haline gelmesi henüz başarılamadı. Dünyada da aslında benzer bir durum var. Yunanistan’da bir taraftan sol bir alternatif yeşerirken, öbür taraftan faşist bir parti yükselişini gösteriyor. 

Önemli olan şu: Neoliberalizmin ortalama insana, bu arada emekçilere de fırsat kapıları açtığı, herkesin gemisini yüzdüreceği, herkesin yüzünü güldüreceği efsanesi artık krizle birlikte sona erdi. Ve 2. Dünya savaşı döneminde görüldüğü gibi ya daha otoriter baskıcı rejimler gelecek, emekçilere diz çöktürmeye çalışacak, ya da emekçiler kendi kaderlerini kendileri eline alıp daha eşitlikçi, daha özgürlükçü, daha kamucu yeni bir alternatifi ortaya koyacaklar. İspanya ya da Yunanistan gibi iç savaş yaşamış ülkelerde en ciddi sınıf savaşları ortaya çıktı. 21. Yüzyılda yaşanacak bu krizlerin emekçiler lehine sonuç vermesi, Türkiye’nin de dünyadaki bu rüzgârdan etkilenip kendi hafızasını tazeleyerek toplumsal muhalefetin ciddi bir güç olarak harekete geçmesi gerekiyor. 


KENTSEL DÖNÜŞÜM İNSANLARI EVİNDEN EDECEK



*Türkiye’de yaşanan ‘kentsel dönüşüm’ adı verilen yeni uygulamayla birlikte emlak sektörünün hızla büyüdüğünü gördük, görmeye de devam edeceğiz gibi. Bu dönüşüm süresinde bizi neler bekliyor?


Mustafa Sönmez: Doğal afet karşısında zorunlu bir hamle, zorunlu bir program gibi takdim ediliyor. Bu anlamda bir meşruiyet elde ediliyor. Doğru da olabilir, yani afet riski altındaki yapıların, dokların iyileştirilmesi, yenilenmesi gerekebilir. Fakat AKP iktidarının bugüne kadar icraatı çerçevesinde bakıldığında bunun afet riskinden ziyade inşaat setörünün ekonominin daralmalarına karşı bir sübap halinde kullanılması kaygısı ağır basıyor. Bu sonuçta aslında riskli hanelerde oturmakla beraber kendi evleri olan insanların yeniden borçlandırılıp o evleri yenilerken bunun finansmanına ortak etmeleri gibi bir sonuç yaratacak ve başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin bir çok yerinde alt ve orta kesimin ciddi bir şekilde yoksullaştırılmasını, buna güçleri yetmiyorsa evsizleştirilmesini beraberinde getirecek. 

Çünkü riskli görülen bir binaya yıkım kararı alındığında bu binanın yıkılacağı ve yeniden yapılacağı ve bunun için de belli bir miktarın üstlenilmesi gerektiği söyleniyor.Ve insanlar güçleri yetmediği için böyle bir borcun altına girerek ev sahibi olmayı ancak bu borçlanmanın altına girerek gerçekleştirecekler. Borçları ödeyemedikleri anda da şimdiye kadar birçok yerde görüldüğü gibi evden çıkarılacaklar ve evsiz kalacaklar. Ama dediğim gibi bu gerçekten de bir kent dokusunu iyileştirme ve afete karşı dayanıklı konutlar oluşturmaktan ziyade, yeni krizlere karşı inşaat sektörüne yeni bir soluk aldırma imkânı sağlayabilir. Kamu kaynaklarını çarçur etmenin, yağmalamanın yeni bir aracı haline gelebilir.Çünkü aynı gerekçelerle bir dizi kamu binası boşaltılacak, kamu binaları belli kesimlere rant karşılığı verilebilecek.Kamu varlıklarının talanı ve imhasının da yolu açılıyor. Ama daha emekten , halktan yana iktidar eliyle kent dokusunu iyileştirmek ve afete karşı dayanıklı konutlar inşa edilmesi zorunlu. Ama bunun mümkün olduğu kadar kamu kaynaklarıyla ve konut sahiplerinin gelir düzeylerini dikkate alarak konut ihtiyacını gerçekleştirmek bir ihtiyaç. 


HEPİMİZİN YÜREĞİ SYRIZA İLE OLMALI



*Son dönemde dünyanın gözü kulağı Yunanistan’daki seçimlerde. Yunanistan’da radikal sol koalisyon SYRIZA’nın iktidara gelmesi Avrupa’daki krizi nasıl etkiler? 

Hayri Kozanoğlu: Şu nokta çok önemli. SYRIZA koalisyonunun sözcüsü ve lideri Alexis Tsipras, “Biz sadece Yunanistan için değil, bütün avrupa emekçileri için çözüm istiyoruz” diyor. “Bütün avrupa emekçileri adına sorunları masaya yatıralım, konuşalım” diyor. Bence bu çok önemli, neden? Çünkü krizin başından beri kemer sıkmaya dayalı, ne pahasına olursa olsun dostların kredi ve faizlerini ödemeye dayalı IMF, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Merkez Bankası’na dayalı troykanın neticesinin bir sonuç vermediği, hastayı giderek güçten düşürdüğü, artık yatalak hale getirdiği ortaya çıktı. 

Bu nedenle aslında şu istikrar programının çalışacağı yönündeki ham hayalleri yalanlamak açısından, bu balonu patlatmak açısından Yunanistan’daki sol koalisyonun çıkışı çok önemli. Eğer gerçekten hükümet olacak duruma gelirlerse bütün dünya emekçileri açısından onların yeniden güç kazanması ekonomiyi yeniden yüzdürmesi çok büyük önem taşıyacak. Onun için hepimizin yüreğinin onlarla olması gerekir diye düşünüyorum.

*Röportaj Muhalefet.org sitesinden alınmıştır. 


18 Haziran 2012 Pazartesi

HÜKÜMETE MEKTUP - BARIŞ ATAY

Ben bu ülkenin, durmadan ötekileştirdiğiniz fertlerindenim. Bu ülkede; size rağmen insanca yaşayacağımıza olan inancı kaybetmeyenlerdenim. Ben geleceğine sahip çıkan ve bunu gasp etmeye çalışanlara hesap soran biriyim.

Uzun zamandır bu yazıyı yazsam mı yazmasam mı diye düşünüyorum. Şimdiye kadar karar verememem; sizden çekindiğimden değil, bir vatandaş olarak bana yaşattıklarınızın yarattığı hissi, insanlığımdan çıkmadan ve şu ana kadar taşımaktan gurur duyduğum insan yanımı yok etmeden nasıl yazabilirim diye düşünmektendi. Hala bilmiyorum ama deneyeceğim, çünkü artık dayanamıyorum.

2002’de, ilk geldiğiniz günü hatırlıyorum. Henüz neler olabileceği konusunda ayrıntılı bir değerlendirme yapma fırsatı bulamamıştım. Geçtiğimiz on yılda; yaşadığım ve sevdiğim bu ülkeyi, gün be gün, an be an biraz daha batağa saplayışınızı ve bundan aldığınız garip hazzı gördüm.

Ben bir oyuncuyum. Doğal olarak işim; karakter yaratmak, yarattığım karakterin psikolojisini anlamak ve duruma uygun bir alt metin oluşturmak. Ne yazık ki bu on yılda, başta başbakanınız olmak üzere hiçbirinizin nasıl bir psikoloji içerisinde olduğunuzu anlayabilmiş değilim. Sizlere hangi açıdan bakarsam bakayım, fantastik, sürreal, ve inanılması güç karakterler çıkıyor karşıma. Bu durumu sadece benim hayal gücümün eksikliği olarak tanımlayabilmeyi ve çözüme ulaşmayı çok isterdim fakat öyle değil. Bu olsa olsa; sizlerin, hayal bile edilemeyecek şeyler yapan ve bundan zerre kadar pişmanlık ya da rahatsızlık duymayan, psikoz yaşayan insanlar olduğunuzu gösterir. Çünkü hiçbir insan, bu kadar yanlışı ve zulmü ardarda yapıp, bunu normalmiş gibi anlatıp, bundan bir başarıymış gibi söz edip, zevk alamaz.

Bu ülkenin insanları; geçtiğimiz yıllar boyunca sefalet içerisinde bırakılarak, köleleştirilerek, dilendirilerek, korkutularak yönetildi. Açıkçası farklı yöntemler kullanmadınız. Bu yüzden sizi ayrı bir yere koyamayız. Sadece; idol edindiğiniz büyüklerinizin yöntemlerini geliştirip, manipülasyon araçlarını çok etkili kullandığınızı söyleyebiliriz. Tabi bu yükselişinizde; zayıf muhalefetin ve ağzınızdan hiç düşürmediğiniz, “stockholm sendromu” vakası olmayı çoktan geride bırakıp başka bir boyuta geçmiş olan %50’lik kesimin koşulsuz, sorgusuz-sualsiz biat etmesinin etkisini unutmamak gerekir. Fakat bir noktayı kaçıyorsunuz. Ben sizin %50’nizin içinde değilim. Beni görmezden gelebileceğinizi sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. Dersim’i ağzınıza sakız edip, Maraş’ı, Çorum’u da gözden gelemezsiniz. Sivas sanıklarını aklayamazsınız. Hula’da ölenlere üzülüp savaş çığlıkları atarken, Roboski’de çocukları bombalayanları saklayamazsınız. Askeri vesayeti bitirdik deyip, 12 Eylül katillerini yargılıyormuş gibi yapamazsınız. Erdal Eren’in mektubunu okurken timsah gözyaşları döküp, Çayan Birben’i gazla öldüremezsiniz. Metin Lokumcu’ya bir rahmet eylemeyi çok görüp, fetüs haklarını koruyamazsınız. Siz kadınları bir eşya gibi görüp yaşamlarını yok sayamaz, bedenleri ve tercihleri hakkında ahkam kesemezsiniz. Çocuklarımız, canımız çocuklarımız deyip, tecavüzcülerini kollayamazsınız. Kızınız rahat rahat sakız çiğneyemedi diye, tiyatrolara el uzatamazsınız. Gazetecileri içeri atıp, “onlar gazeteci değil” diye yaftalayamazsınız. Dışarıdaki gazetecileri abluka altına alıp, boğazlarını sıkıp, sizin istedikleriniz dışında tek kelime bile yazmamalarına rağmen “tasmalarınızdan biz kurtardık” diyemez, gerçekleri yazanları hedef gösteremezsiniz. Demokrasi diye zılgıt çekip, emekçilerin grev haklarını gasp edemezsiniz. Vatan, millet, sakarya nidalarıyla bas bas bağırırken, fetihi hayatınızın en önemli günüymüş gibi kutlarken, ülkeyi önüne gelen yabancıya parça parça satamazsınız. “Batarız” diye korku salarak memura üç kuruş zam yapıp, soygunculara “Deniz Feneri” gibi yol gösteremez, kendinize %60 zam yapıp, başbakanlık sarayları inşaa edemezsiniz. Bayramları yasaklayıp, Hitlervari kongreler düzenleyemezsiniz. Orman arazilerini yedi ceddinize peşkeş çekemez, doğayı HES çöplüğüne çeviremezsiniz.

Şimdi bunları okuyup “yaptık ya” diyebilirsiniz. Şu kadarını söyleyeyim. Böyle devam etmez, hiçbir dikta sonsuza kadar sürmez. Çünkü hiçbir toplum; sizin sandığınız ve buna güvendiğiniz kadar aymaz değildir. Şimdi soracaksınız. “Sen kimsin de bunları söylüyorsun?” diye. Ben bu ülkenin, durmadan ötekileştirdiğiniz fertlerindenim. Bu ülkede; size rağmen insanca yaşayacağımıza olan inancı kaybetmeyenlerdenim. Ben geleceğine sahip çıkan ve bunu gasp etmeye çalışanlara hesap soran biriyim. Ben beğenseniz de beğenmeseniz de üreten, okuyan, eleştiren, sorgulayan ve cevap isteyen bir bireyim. Yani anlayacağınız ben; siz değilim!

Peki; asıl siz kimisiniz ?

Tiyatro Sanatçısı ve Oyuncu Barış Atay

Bu yazı BirGün Gazetesinde yayınlanmıştır.


BİNBAŞI ERNESTO ÖLMEDİ DAHA!

Biraz Geç oldu. Ama olsun güzel bir şey -dediğimiz gibi- ilan edilmeli. 14 Haziran Ernesto Che Guevara'nın Doğum günü. Ya doğmasaydı diyerek, ''iyi ki''nin en çok yakıştığı insana 'İyi ki doğdun' diyoruz. İyi ki doğdun Ernesto...


Dr. CHE
Dünya böylesine güzel
olur muydu yine
diplomasını çerçeveleyip
para kazanma derdine
düşseydi Dr. Che
yüreğini dağlara asmak yerine


Sunay Akın




KALDIRIM


BEHZAT CHE

AKP kendine dokunan herkesi ve her şeyi yakmaya, bertaraf etmeye niyetli olduğunu bir kez daha ispat etti. Elinde bulundurduğu tüm devlet aygıtlarını bu uğurda seferber edip toplumunun, özellikle de muhalif kesimlerin üzerinde Demokles'in Kılıcı gibi sallandırıyor. Bunu son örneğini geçtiğimiz günlerde meydana gelen Behzat Ç. tartışmasıyla yaşadık. Neymiş efendim, çok küfür ediyorlarmış, çok alkol alıyorlarmış... Halkımızda çok küfür ediyor ve fazlaca da alkol alıyor. Ama sen çıkıp çocuklara kötü örnek oluyorsun diyor musun? Evet diyor. Afyon, Kütahya ve Tarsus'u hatırlarsak IV. Murat kanunları geçerli halde. Toplum her yanıyla bir muhafazakarlaşma cenderesine alınmış durumda. Tabi hal böyle olunca Behzat Che'nin* verdiği gerilla savaşı da onlara çok dokunuyor, yoruyor ve en kötüsü de korkutuyor. Bu nedenle RTÜK gerillayı susturmak için tekrar ceza vermiş. Sebep Behzat Amirimizin çok alkol almasıymış. Peki sormak gerekir bu çok sayın kişilere Kurtlar Vadisi adlı dizide çok kafa kesilmesi ve ya çok insan öldürülmesi nedeniyle bu diziyi yayınlayanlara, bu dizide oynayanlara, dizinin yapımcılarına toplumu kutuplaştırmak, çocuklara kötü örnek olmak gibi çoğaltılabilecek herhangi bir nedenden dolayı en ufak ceza vermişler mi? Vermezler çünkü Kurtlar vadisi istediklerini veriyor. Cezalarda hep bizimkilere düşüyor. Ne diyelim Behzat CHE için ' Vur gerilla, vur Türkiyeyi yeniden kur'...


KALDIRIM


* Can DÜNDAR bu haftaki köşe yazısının başlığı ' Behzat Ç.'nin Gerilla Savaşı' idi. Okunmasını tavsiye edebileceğimiz bir yazı ve Can Dündar'da Ç. yerine CHE'yi kullanıyordu. Bizde doğru kabul ettiğimiz bu varsayımı aynen uygulamakta bir beis görmedik. 


Ceza ile ilgili BirGün gazetesinin haberi ise şöyle;

Fenomen dizi 'Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi'ne RTÜK'ten bir ceza daha geldi...

ALKOL ALIYOR, KÜFÜRLÜ KONUŞUYORLAR
RTÜK, Behzat Ç. dizisiyle ilgili yapılan şikâyetleri incelemeye aldı. Habertürk'ten Saliha Çolak'ın haberine göre inceleme sırasında; "Rol model olan Behzat Ç. ile cinayet büro elemanları, Savcı Esra, Behzat'ın ağabeyi ve başka karakterlerin de hemen her yaşam kesitinde, barda, meyhanede, evde, apartmanda, sokakta, üzüntülüyken, sevinçliyken, hatta bazen görevleri sırasında bile alkol aldıkları ve küfürlü konuştukları" belirlendi.



RTÜK, senaryoya katkı sağlamayacağını öne sürdüğü bu görüntülerin, kanıksanacağını iddia etti.

ÇOCUKLARI ÖZENDİRİYOR
Çocukların dizi kahramanlarını model olarak benimsemelerine vurgu yapılan değerlendirmede; "her fırsatta alkol alan, küfürlü konuşan Behzat kişiliğiyle, alkol kullanımı ve argo konuşmanın neredeyse özdeşleşmiş gösterilmesinin, küçük yaştaki izleyicileri özendireceği" tespiti yapıldı. Bunun yanı sıra oyuncuların yoğun olarak alkol almasının, küfürlü konuşmasının "tüm emniyet mensuplarının yoğun biçimde alkol kullandıkları, küfürlü konuştukları izlenimine yol açabileceği" uyarısı yapıldı. Diziyi yayınlayan kanal için uyarıda bulunan RTÜK, çocukları olumsuz etkileyebilecek saatte dizinin yayınlandığı gerekçesiyle 273.710 TL para cezası verdi.


NAZIM HİKMET VE SİNEMA: Güzel Günler Göreceğiz Çocuklar...

“işten çıktım/ sokaktayım/ elim yüzüm üstüm başım gazete/ sokakta tank paleti/
sokakta düdük sesi/ sokakta tomson/ sokağa çıkmak yasak”



Askeriyle, polisiyle tankların tomsonların sokaklara egemen olduğu günlerde tanışmıştım Nâzım Hikmet şiiriyle. Darbecilerin iş başında olduğu, topluma korku salmaya çalıştıkları; gençleri, aydınları tutukladıkları, işkencelerden geçirdikleri günler… 70’li yılların başıydı… Çok anlam veremesem de yaşananları ilgiyle, merakla izliyor, anlamaya çalışıyordum. O günlerde işçi önderi olan amcamın, grev ve direniş anılarını dinliyordum. İşçilerin sokağa çıktığı, barikatları aştığı, unutulmaz 15-16 Haziran bir iki sokak ötemizde yaşanmıştı. Meraklı çocuklar olarak biz, yürüyen işçileri görebilmek için koşuşturmuştuk sokaklarda. Dev gibi gençler sandığım Dev-Genç’lilerden sarı saçlı mavi gözlü ‘dev gibi’ bir sanatçıyı, Nâzım Hikmet’i öğreniyordum o günlerde. Amcam evde bağıra çığıra Nâzım Hikmet şiirleri okurdu: “Dalgaları karşılayan gemiler gibi,/gövdelerimiz le karanlıkları yara yara/çıktık, rüzgârları en serin/uçurumları en derin/havaları en ışıklı sıra dağlara./Arkamızda bir düşman gözü gibi karanlığın yolu./Önümüzde bakır taslar güneş dolu./Dostların arasındayız!/Güneşin sofrasındayız! (...)”

“Sokaktayım/ gece leylâk/ ve tomurcuk kokuyor/ yaralı bir şahin olmuş yüreğim/ uy anam anam/ haziranda ölmek zor!”

Nâzım Hikmet’in haziranda öldüğünden habersizdim, şiirini ilk tanıdığım günlerde. Sonraki yıllarda öğrendim, tıpkı Orhan Kemal, Ahmet Arif, Cahit Irgat, Oğuz Özdeş, Cemil Meriç, Peyami Sefa, Tugay Toksöz, Turgut Özatay, Zihni Küçümen, Tahsin Saraç, Ahmet Haşim, Ahmet Muhip Dranas, Cahit Külebi gibi haziranda ayrıldığını aramızdan. Haziran ölümlerinden ve yaşananlardan etkilenen ozan Hasan Hüseyin, yazdığı ‘Haziranda Ölmek Zor’ şiiri için “1963'lerde yaşanılanları ben, ancak böyle dökebildim 1976’larda şiire. On üç yılda özümsemişim o olayları, on üç yıl sonra damıtabilmişim. O günleri yaşayıp da ozanlığa soyunanlar, elbette benden daha iyi yapabileceklerdir bu işi" demişti.

Geçtiğimiz günlerde büyük ozanın, Nâzım Hikmet’in 110. doğum yıldönümünü de kutladık. İlk gençlik yıllarımda Hikmet’in yaşamöyküsünü ve şiirlerini ezberlemiş, odamın duvarlarını onun posterleriyle kaplamıştım. Yine de bilmediğim birçok ayrıntı vardı yaşamöyküsüyle ilgili. Sinema dendiğinde Nâzım, Nâzım dendiğinde sinema gelmiyordu aklıma örneğin. Yanlış anımsamıyorsam ilk kez Müjdat Gezen’in (giriş yazısını 21 Haziran 1978’de yazdığı) Savaş Dinçel’le birlikte çıkardığı ‘Çizgilerle Nâzım Hikmet’ kitabında okumuştum İpek Film Stüdyosu’nda çalıştığını. Nâzım Hikmet’in şiirleri dışında romanlarını, tiyatro oyunlarını, düz yazılarını da okuyor, resim yaptığını, İpek Film Stüdyosu’nda dublaj yönetmenliği yaptığını biliyordum fakat sinemayla daha derin bir ilişkisi olduğunu öğrenmem daha sonraki yıllarda olabildi.

Yaşamöyküsüne her baktığınızda, yakın geçmişte Nâzım Hikmet, Yılmaz Güney gibi sanatçılarımızla ilgili ‘tabuları yıkalım’ gerekçeli çeşitli karalama kampanyaları açanları daha iyi anlayabiliyorsunuz. Değişen dünya düzenindeki yeni konumlanışlarıyla, yıkmak istedikleri tabular değil, aşamadıkları değerlerdi. Var olabilmeleri, bu değerlerin yok olmasına bağlıydı birçoğu için. Oysa onlar ‘tabu’ değil; duruşlarıyla, ışıklarıyla yolumuzu aydınlatan değerlerdi. Tabulara karşı çıkmak başka, değerleri yok etmek başka bir şeydi.

‘HAZIR PİYESİN VAR MI?’

Nâzım Hikmet 15 Ocak 1902 yılında Selanik’te doğmuş. Babası Hikmet Bey Almanya’da konsolosluk, İstanbul’da Matbuat Müdürlüğü yapmış, emekliliği sonrası Cumhuriyetin ilk yıllarında Kadıköy’de bir sinema işletmeyi denemiş, başaramayınca Süreyya Paşa Sineması’nda yönetici olmayı seçmiş. Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım, Nâzım’ın deyimiyle dünya güzeli bir kadındır. Resme olan tutkusu onu, Paris’e gidebilmek için çocukları Samiye ve Nazım’dan ayırmış. Nâzım, valilik yapmış, edebiyata meraklı dedesinin yanında büyümüş.

19 yaşında gittiği Sovyetler Birliği’nde, Moskova Meydanı’nda izlediği ‘Açlık… Açlık… Açlık…’ adlı belgesel Nâzım Hikmet’i hem sinema ile tanıştırır hem de şiir anlayışının değişmesinde önemli rol oynar. Mayakovski’nin şiirinden de etkilenen Nâzım, şiirinde görsel vurgunun belirginleştiği sinemasal bir anlatımı seçer. Moskova’da kaldığı sürece, Doğu Emekçilerinin Komünist Üniversitesi’nde okuyan Nâzım Hikmet, 1924 yılında bu kez Cumhuriyet Türkiyesi’ne döner. Ülkesine, Türkiye Komünist Partisi’nin bir sıra neferi olarak dönen Nâzım, politik mücadelesinin yanında edebiyat çalışmalarını da aralıksız sürdürür. 1923-24 yılları arasında Süreyya Paşa sinemasının müdürlüğünü yapan babası Hikmet Bey, Osmanlıca-Fransızca olan ‘Le Courrier du Cinema/Sinema Postası’ adında bir dergi çıkararak film tanıtımına, sinema haberlerine ve eleştiri yazılarına yer vermeyi kararlaştırmıştır. Nâzım’ın bu dergide kendisine yardım etmesini, yanında çalışmasını ister.

Nâzım, çok kısa bir süre önce döndüğü ülkesini yeniden terk ederek Sovyetler Birliği’ne gitmek zorunda kalır. Yeni soruşturmalar ve tutuklamalar başlamıştır ve Nâzım Hikmet de İstiklal Mahkemesi’nde açılan davada on beş yıla mahkûm olur. Tekrar Moskova’dadır. O günlerde Moskova’ya giden Muhsin Ertuğrul’un iyi biçimde ağırlanmasını sağlar. Muhsin Ertuğrul, Odessa ve Bakü’de ‘Tamilla’ (1926) ve Moskova’da ‘Spartakus’ (1926) adlı öykülü uzun iki film çeker. Nâzım Hikmet bu filmlerde görev almamıştır.

Nazım Hikmet’in bütün isteği ülkesine dönebilmektir. Yürürlüğe giren ceza yasasındaki değişiklikle 15 yıllık hapis cezası ortadan kalkmıştır fakat 1927 Tevkifatı nedeniyle çarptırıldığı 3 aylık ceza nedeniyle yasal yollardan dönemez. 1928 yılının Temmuz’unda pasaportsuz olarak gizlice geldiği Hopa’da tutuklanır. Yedi ay süren hapisliğin ardından serbest kalır. Bu Nâzım’ın ilk hapse girişidir.

Nâzım Hikmet, hayatının her anında yazmayı, sanatı düşünüyor, sürekli üretiyordur. Resim yapar… Sinema üzerine de yazılar yazar. Hollywood sinemasına karşıdır, sahici bulmaz. Bizim sinemamızın da Hollywood sinemasını taklit etmesine karşıdır.

Bir gün Muhsin Ertuğrul ziyaretine gelir ve “Hazır piyesin var mı?” diye sorar. Bu ziyaret ve talep Nâzım Hikmet’in tekrar tiyatroyla, ardından da sinemayla bağını yeniden kurar. ‘Kafatası’ ve ‘Bir Ölü Evi’ piyeslerini yazar. Böylece Nâzım Hikmet ve Muhsin Ertuğrul arasında da bir dostluk ve iş arkadaşlığı bağı oluşur. Muhsin Ertuğrul’un İpek Film için çektiği ‘Bir Millet Uyanıyor’ filminde de Nâzım, hem reji asistanı hem de seslendirme yönetmeni olarak önemli bir rol oynar. İpek Film’in sahibi İpekçiler, ilk sesli film stüdyosunu da kurar. 1933 yılında Nâzım’ın yönetmenliğinde İpek Film Stüdyosu’nda Türkçe dublaj yapılmaya başlanır.

İMZALAR DEĞİŞİR

Muhsin Ertuğrul, Nâzım Hikmet’le işbirliğini sürdürür ve ‘Karım Beni Aldatırsa’ filminin senaryosunu yazdırır. Nâzım, daha sonra da birçok filmde kullanacağı Mümtaz Osman imzasıyla senarist olarak yer alır filmde. 1933 yılında çekilen yedi filmin beşi ‘Cici Berber’, ‘Fena Yol’, ‘Karım Beni Aldatırsa’, ‘Naşit Dolandırıcı’, ‘Söz Bir Allah Bir’ bu ikilinin imzasını taşır; yönetmen Muhsin Ertuğrul, senaryo Mümtaz Osman. Aynı yıl çekilen ‘Düğün Gecesi/Kanlı Nigar’ filminin ise hem yönetmeni hem de senaristidir Nâzım. 1934 yılında da Muhsin Ertuğrul’un yönettiği ‘Aysel Bataklı Damın Kızı’, ‘Leblebici Horhor Ağa’ ve ‘Milyon Avcıları’nın senaryoları da Mümtaz Osman takma adıyla Nâzım’a aittir. Nâzım Hikmet 1937 yılında ‘Güneşe Doğru’ filmiyle, senaryosunu da yazdığı filmde bir kez daha yönetmenlik yapar. Bütün bu çalışmaları sürerken hakkında da yeni davalar açılmıştır ve 1938 yılında tutuklanır. Uzun mahkûmiyet yılları başlamıştır. Buna rağmen İpekçiler ve Muhsin Ertuğrul, Nâzım Hikmet’le ilişkilerini kesmez, senaryo yazdırmayı sürdürürler. 1939 yılında ‘Tosun Paşa’, 1940’ta ‘Şehvet Kurbanı’, 1941’de ‘Kahveci Güzeli’(M. İhsan imzasıyla) ve 1942’de de ‘Kıskanç’ filmleri çekilir Mümtaz Osman imzalı senaryolarla.

Nâzım Hikmet 1946 yılında Muhsin Ertuğrul için Ercüment Er imzasıyla özgün bir senaryo yazar: ‘Kızılırmak Karakoyun’. Bu birlikte son çalışmalarıdır. Nâzım Hikmet cezaevindedir ve haksız yere, yasalarda karşılığı olmamasına rağmen 28 yıl gibi ağır bir cezaya çarptırılmıştır. Nâzım, bu haksızlığı ortadan kaldırmak ve özgürlüğüne kavuşmak için girişimlerde bulunur. Açlık grevi yapar. ‘Kayıtsız şartsız affedilmesi talebi’ yurt içinde ve yurt dışında yayılmaya başlar. “Nâzım Hikmet’e Af” kampanyaları yaygınlaşır. Af dilekçeleriyle imza kampanyaları açılır. Hükümet değişmiş, Demokrat Parti iktidara gelmiştir. Nâzım yeni hükümetin çıkardığı af yasasıyla 15 Temmuz 1950’de hapisten çıkar. 1951 yılında yine İpek Film hesabına ‘Barbaros Hayrettin Paşa’ ve ‘Lale Devri’ filmlerinin senaryolarını yazar. Senaryosunu o sıralarda yazdığı ‘Balıkçı Güzeli’ filmi ise, 1953 yılında Baha Gelenbevi tarafından filme çekilir. Bu üç senaryosunda da İhsan Koza imzasını kullanır. Devlet bir türlü yakasını bırakmıyordur Nâzım’ın. Peşinde sürekli sivil polisler vardır. Askerliğini yapmamış olduğu gerekçesiyle şubeye çağırılır. 8 Haziran 1951 günü Kadıköy Askerlik Şubesi Nâzım Hikmet’in er olarak askerliğini iki yıl Sivas’ın Zara ilçesinde yapması için karar alır. Oysa Nâzım daha önce askere gitmiş fakat sağlığı elverişli olmadığı için çürük raporu verilerek terhis edilmiştir. Polis takiplerinden, komplo endişelerinden iyice bunalmıştır. Nâzım Hikmet, bir kez daha çok sevdiği ülkesinden ayrılmayı kafasına koyar.

‘ASIL SORUN BENDEN REALİST SENARYO İSTEMEMELERİ’

Yine hazirandır aylardan. 17 Haziran 1951 günü, Refik Erduran’ın ayarladığı bir deniz motoruyla İstanbul Boğazı’ndan Karadeniz’e çıkarlar. Karadeniz’de bindiği Plekhanov şilebiyle Romanya’nın Köstence limanına çıkar. Oradan da Moskova’ya gönderilir.

Nâzım Hikmet, geriye dönüp baktığında yazdığı senaryolardan hoşnut değildir. “Asıl dava, meselâ bana senaryo yazdırırlarken, benden ne operet, ne melodram, ne kepaze sergüzeşt mevzuu değil; benden ciddi, realist, ağırbaşlı ve tek kelimeyle gerekirse altına imzamı koyacağım senaryo istememeleridir. Hâlbuki şimdiye kadar bana yazdırdıkları senaryoların hiçbirinin altına bir milyon verseler imzamı koymam ve hatta bunları yazdığımı bile inkâr ederim” der. Bu eleştirinin muhatabı Nâzım’a senaryo siparişleri veren Muhsin Ertuğrul’dur, biraz da İpek Film’in yöneticileridir.

Nâzım Hikmet’in cezaevindeyken yazdığı ‘Yolcu’ adlı oyun 1993 yılında Başar Sabuncu tarafından filme çekilir. Kurtuluş Savaşı günlerinde bir tren istasyonu şefi, karısı ve makasçının öyküsü anlatılır.

Nâzım Hikmet Vâ-Nû’lara yazdığı bir mektupta sinemamızın sorununu şu cümlelerle özetler: “Bizde filmcilik ilerlemiyorsa, sosyal sebepler bir yana, sebep ne teknik noksanında, ne aktör noksanında, ne rejisör, ne sermaye noksanındadır. Bütün mesele film çevirmek isteyen sermayedarın kafasında ve çeviren insanın zihniyetinde Amerikan, İngiliz, Fransız filmlerinin örnek tutulmasındadır. Hâlbuki biz eldeki teknikle, personelle, parayla hakikaten güzel filmler çevirebilirdik. Yeter ki ‘Türk janrı’ filmin mevcut imkânlarla nasıl olması gerektiği işi üzerinde düşünülsün. (…) Hep aynı aldanışa düşüyoruz. Dışarının muazzam tekniğe, bebek kadına, muhteşem palavraya, dekora, baygın gözlü jön prömiyere dayanan ve sahte haşmetiyle göz kamaştıran filmlerini taklide kalkıyoruz fakat bizde o imkânlar olmadığı için kepazelik oluyor. (…)”

Aydınına, sanatçısına düşünmeyi, düşündüğünü açıklamayı, mutlu olmayı, güzellikler içinde yaşamayı çok gören, yasaklayan bu ülke Nâzım Hikmet’e de çok gördü bütün bunları. Hani bir şiirinde “Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,/ yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,/ hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,/ ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,/ yaşamak yanı ağır bastığından” demişti ya usta, yine O’nun şiirindeki dizelerle ve aynı umutlarla tekrarlayalım: “Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler göreceğiz...”


MESUT KARA/BirGün



FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK!

Nedim SABAN yazdı;

Şehir Tiyatroları’na tepeden inen yönetmelik, kurum sanatçılarının haklı protestolarına neden olurken, Devlet Tiyatrosu cephesinde müthiş bir sessizlik hâkim. Tehlikeyi görmezden gelmek değil bu, aksine tehlike çanlarının sesini duyup, acı gerçeği kendinden bile saklayarak, kötü günlerin hiç gelmeyeceğini varsaymak!

Bu kurumun sanatçıları, Atatürk Kültür Merkezi kapatıldığı zaman bile suskun kalmıştı; konuşmak onların genlerinde yok deseniz, Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu dönüştürüldüğünde Şehir Tiyatrosu sanatçıları da sessizdi ama bugün ortalıktalar! Türk Hava Yolları çalışanlarına indirilen ağır yumruktan sonra sindiler diye düşünseniz, yönetmelik değişikliği aylardır konuşuluyor, bu korku yeni olamaz.

Bekle gör politikası var… Sanki bekleyince gördüklerimiz çok parlakmış gibi!

Zaten şimdilerden kulislerde saygın sanatçıların bile, “daha iyisi gelecek” dedikleri söyleniyor. İşçiler, memurlar, doktorlar, avukatlar, öğretmenler, eczacılar sokaktayken, sanatçıların tatilde olması pek ilginç. Hükümete sonsuz güvenleri varsa ne güzel, “komşuda pişer bize de düşer” diyorlarsa, ne ayıp.

Bazı arkadaşlarım, “şunun şurasına emekliliğime zaten altı ay kaldı” diyerek şafak sayıyor. Mesele sen değilsin ki, senden sonra gelecek olanlar…

Diyarbakır’da hayatını tehlikeye atarak perde açanlar, Sivas’ta sanatçı oldukları için kiralık ev bulamayanlar, Van’da çocuk tiyatrosu festivali yapan kahramanlar, Trabzon’da gece gündüz prova yapanlar, İzmir’de, Bursa’da salt keşfedilme derdiyle de olsa, belki torpil bulup İstanbul’a tayin olan meslektaşlarına gönül koyan, ama her şeye rağmen sahneye çıkanlar…

Devlet Tiyatrosu’nun yönetmeliğinin eskidiği uzun süredir konuşuluyordu, Kültür Bakanlığı’nın hazırladığı yönetmelik, bu kurumları sadece basamak olarak kullanan ama o basamağı çıktıktan sonra da bu kez yükseldiği yeri pek beğenen küçük bir azınlık karşısında belki iyi çözümler sunacak, ancak ben bu sessizliği hiç hayra yormuyorum.

Radikal’de Ömer Erbil, birkaç hafta önce çok önemli bir kapatma haberine imza attı. Gerçi Başbakanlık bunu yalanladı, yönetmelik değişikliği hakkında yetkinin Kültür Bakanlığı’na verildiğini filan söyledi, ama geçmiş deneyimlerim bende güven değil, sadece şüphe bıraktı. Kültür Bakanı Kars’taki heykeller konusunda da teminat vermiş, Başbakan “ucube” sözünü adeta inadına kullanarak, heykeli parçalatmıştı. Geçen hafta da Çamlıca’nın en tepesine, tüm İstanbul’dan görülen bir cami yapılacağını söyledi Başbakan, bu sefer de Kültür Bakanı, “yok öyle bir şey dedi”! Bir yurttaş olarak, tiyatro konusunda da aynı durumu yaşayacağımızdan korkarım.

Mustafa Mutlu geçenlerde, sanatçıların önde giden olmak yerine, her şeye sessiz kaldıklarını yazdı, çok haksız da sayılmazdı. Devlet Tiyatrosu sanatçıları da önden gidecektir kuşkusuz, ancak her şeyin daha iyi olacağını sanıyorlarsa, aptallıkta önde gideceklerdir!

Performans sisteminin sağlığımıza açtığı yaralar ortada. Bazı hekimler, sırf daha çok para almak için adam keser hale geldi. Bu kıyıma sessiz kalanlar da parasız kalıyor. Şimdi, bu uygulama ortadayken, sanatçıyı parça başına para ödemek hangi aklın ürünü? Biri, Hamlet’i oynamış, arkadaşı ise üç adet dandik oyunda oynar gibi yapmış, şimdi Hamlet mi daha çok para alacak, üç oyunda görünen mi?

Cumhuriyet gazetesi, Devlet Tiyatrosu için tasarlanan yönetmeliği ele geçirmiş, bu hafta yayınladı. Yönetmelikte, sanatçıların bir an önce gitmesi isteği hâkim! Öğretmen istemeyen bir eğitim sistemi olabilir mi, sanatçısız tiyatro nasıl olur?

Dizilerde oynayanların gelirlerinin yüzde 30’unu kuruma vermesi gibi, abuk sabuk bir madde de var bu yönetmelikte. Onlar zaten aldıkları ücret üzerinden stopaj ve vergi veriyor. Bu yüzde 30 neyin nesi? Profesör, özel muayene ücretinin yüzde 30’unu Çapa Tıp Fakültesi’ne mi bağışlıyor Allah aşkına?

Kaldı ki her şeyi yapan yapım şirketlerinin bu ücretleri düşük göstermesi, masraf göstermek için naylon fatura almaları gibi hinlikler ve cinliklerin de önünü açar bu uygulama… İki dizide gördüğü bir İstanbul ya da Ankara oyuncusuna bakıp, herkesin böyle bir kazanç sağladığını düşünmek, kamuoyunu yanıltmak ne acı! Kaldı ki, dizilerdeki kazanç, haksız bir kazanç değil ki! İnsanüstü bir emek hakim.

Dizi yüzünden oyun kabul etmeyen küçük bir azınlığı hedefleyerek, emekçi bir çoğunluğu yaralamak içler acısı bir durum! Oyuncular Sendikası’nın son derece doğru bir söylemle geliştirdiği, “oyuncu da emekçidir” görüşünün kabul görmesi çok önemli. Magazin programlarındaki oyuncu imajının yıkılması, çok önemli!

Oyuncu emekçidir ve bir ülkede emeğin yolları tıkanırsa, oyuncunun hayat damarları kesilir. Gazetecileri, öğrencileri, siyasetçilerinin kodese tıkıldığı bir memlekette, oyuncudan yüzde 30 pay almanıza gerek bile kalmaz. Mutsuzların ülkesinde mutlu biçimde üretemeyen insanın zaten yüzde 99’unu ele geçirmişsiniz demektir.


* BirGün gazetesinden alınmıştır.


17 Haziran 2012 Pazar

HALKIN TAKIMI: Mahmoud Sarsak'a Özgürlük!

Modern söylenişi ile 'Büyük Toplumsal Dönüşümleri' veyahut bizim dilimizde söylersek Devrimleri bünyesinden çıkaracağını düşünmesek de, her gün daha fazla muhafazakarlaşan ve daha fazla otoriterleşen AKP iktidarı karşısında sol tribünler bir barikatı temsil ediyor. En alakasız kişileri bile takım sevgisi ile -en azından söylemde- solculaştırmayı başarabilen insanları dayanışmaya, nükleer santrallere karşı çıkmaya çağıran bu kendiliğinden nitelikteki hareketler hiç değilse bile en azından halk içinde sol söylemin meşrulaşmasında rol oynuyorlar. Nitekim son zamanlarda Galatasaray taraftarının Tek Yumruk taraftar grubu önderliğinde RTE'yi ıslıklaması, Fenerbahçe taraftarının Vamos Bien ve Sol Açık taraftar grubu liderliğinde cemaati, AKP'yi ve en son kendilerine saldıran polisi hedef alan tepkisel eylemlilikleri ciddi muhalefet potansiyelini içlerinde barındırdıklarını da göstermesi açısından önemli. Tabi söz sol tribünlerden ve muhalefetten açılınca Çarşı'dan ya da Halkın Takımından bahsetmemek mümkün değil. 30 yıldır Her daim muhalefetini koruyan, lafı her zaman gediğine oturtan Çarşı farkını hep hissettirdi. Nitekim tribünlerde milliyetçi hezeyanların arttığı, bozkurt işaretlerinin yapıldığı bir dönemde bunu engellemek için kartal pençesi işaretini icat eden çarşı, hiç korkmadan 'Hepimiz Hrant'ız, Hepimiz Ermeniyiz' pankartını tribünlerde açmayı da bilmiştir. Çarşı'da örnekler uzar gider tabi mesele bu değil. Mesele sol tribünlerin etkinliğinin arttığı ölçüde, memleketin bir yansıması olan tribün kültürününde değişeceğinin kesin olması. Bu açıdan baktığımızda başka bir kültürün temsilcisi Halkın Takımı yine kendine yakışanı yapmış ve İsrail tarafından tutsak edilen Filistinli futbolcu Mahmoud Sarsak'a Özgürlük çağrısında bulunmuş. Ne diyelim iyi yapmış, güzeli yapmış... Onlara onlar gibi seslenelim; 'Terketmedi Sevdan Beni!'.

KALDIRIM

Halkın Takımı'nın 'Mahmoud Sarsak'a Özgürlük!' başlıklı açıklaması şöyle;


Mahmoud Sarsak açlık grevinde 88. gününde!


Dünya milyoner futbolcuların kupanın peşine düştüğü Avrupa Şampiyonası’nı izlerken Filistinli futbolcu Mahmoud Sarsak tarihin en uzun açlık grevindeki 88. gününde.

Dünya milyoner futbolcuların kupanın peşine düştüğü Avrupa Şampiyonası’nı izlerken Filistinli futbolcu Mahmoud Sarsak tarihin en uzun açlık grevindeki 88. gününde.

25 yaşında bir futbolcu ve öğrenci olan Gazzeli Sarsak, 3 yıl (22 Temmuz 2009) önce milli takımı ile buluşmak için hareket ederken tutuklandı. O tarihten bugüne mahkemesi olmaksızın ucu açık bir süre için İsrail hapishanelerinde tutuklu.

Sarsak 19 Mart 2012’de açlık grevine başladı. 5 Haziran 2012 tarihinde Londra’da bu duruma dikkat çekmek amaçlı kampanyalar başlatıldı. 8 Haziran 2012 tarihinde dünya çapında profesyonel futbolcuları temsil eden FIFPro, Sarsak’ın derhal serbest bırakılması yönünde çağrı yaptı.

Bu çağrıya daha sonra Eric Cantona, Frédéric Kanouté, UEFA Başkanı Michel Platini, FIFA Başkanı Sepp Blatter, film yönetmeni Ken Loach ve gazeteci yazar Noam Chomsky de katıldı.

Blatter, İsrail Futbol Federasyonu’na (IFA) gönderdiği mektupta, bazı Filistinli futbolcuların, yasal olmayan yollarla tutuklandığına dair kendilerine raporlar geldiğini belirterek, söz konusu olayla ilgili ”ciddi endişelerini” dile getirdi.

IFA Başkanı Avi Luzon’dan konuyla ilgili derhal arabuluculuk yapmasını isteyen Blatter, açlık grevindeki futbolcu Sarsak’ın sağlık durumunun alarm verdiğini belirtti.

HALKIN TAKIMI /Terketmedi Sevdan Beni
ÇARŞI
www.halkintakimi.com


AKP KARANLIĞINA KARŞI 'SANAT MARATONU' BAŞLADI*



AKP’nin başta İstanbul Şehir Tiyatroları olmak üzere sanatın her alanına uyguladığı baskıya karşı, bir hafta boyunca kesintisiz olarak sürecek “Sanat Maratonu” başladı.

AKP’nin sanatın her alanına dönük başlattığı kapsamlı saldırıya karşı, sanatçılar “Sanat Maratonu”nu başlattı. Caddebostan’dan başlayan ve Selamiçeşme Özgürlük Parkı’nda son bulan bir yürüyüş gerçekleştiren sanatçılar, burada hep beraber “korkuya karşı özgür sanat” diyerek Sanat Maratonu’nu başlattı.

“Başbakan tiyatrodan elini çekene kadar mücadele edeceğiz”
Yaklaşık bir saat süren bir yürüyüşün ardından Selamiçeşme Özgürlük Parkı’nda bir araya gelen sanatçılar ve sanat dostları adına burada ilk konuşmayı Orhan Alkaya gerçekleştirdi.

Başbakan tiyatrolardan elini çekene kadar mücadeleden vazgeçmeyeceklerini belirten Alkaya, daha sonra “Sanat Maratonu”nun açılış konuşması için sözü tiyatro sanatçısı Aslı Öngören’e bıraktı.

Ödenekli tiyatroların sanatsal özerkliğini ve kamusal niteliğini değiştirmeye yönelik politikalara değinen Öngören, buna karşı sanatın ticari ya da siyasi gerekçelerle yeniden tarif edilmesine yönelik uyarılarda bulunduklarını söyledi.

Sanat alanında yapılan böylesi değerlendirmelerin sadece sanatçı memur olmaz tartışmalarına çekilmesini esefle izlediklerini belirten Öngören, seçilmişlerin asıl görevi, sanata, ihtiyacı olan özgür ortamı sağlayacak altyapıyı oluşturmaktır. Onlar bunu sadece sanatçılar için değil öncelikle halk için yapmak zorundalar. Eğer yapmazlarsa sanat sessiz kalmaz” dedi.


“98 yıllık geleneği aydınlık ellere devretmeden uyumayacağız”
“Sanat Maratonu’nun amacı en iyi bildiğimiz zeminden yani sahne üzerinden, tüm sanat dallarının diliyle ardı ardında haykırmayı sürdürdüğümüz, çağrımıza, itirazlarımıza, kaygımıza ve asla kırılmayacak umutlarımıza dikkat çekmektir” diyen Öngören, Sanat Maratonu’nun bu uğurda çıktıkları mücadelenin bir simgesi olmasını istediklerini söyledi.

98 yıllık geleneği gelecek kuşakların aydınlık ellerine güvenle devretmeden uyumayacaklarını belirten Öngören, “Bizim gayretimiz tüm insanların birbirini anladığı ve saygı duyduğu, aydınlık yarınlar içindir. Bu meram iyice anlaşılana kadar susmuyoruz, susmayacağız” diye konuştu.

“Tiyatro korkakların işi değildir”
Öngören’in ardından Sanatçılar Girişimi adına konuşan tiyatro sanatçısı Orhan Aydın, ülkenin karanlık günlerin içinden geçtiğine dikkat çekerek, yolsuzluk ve yoksulluğun ülke tarihinin en büyük noktasına ulaştığını söyledi.

Bir padişah bozuntusunun ellerini sallayarak en son sanat alanlarını tehdit etmek için ortaya çıktığını belirten Aydın, bugün burada başlayan ve bir hafta sürecek etkinliklerin kendi içindeki isyanı kışkırttığını ifade ederek, sanatın ve tiyatronun korkakların işi olmadığını kaydetti.
Aydın’ın konuşmasının ardından söz programın sunucularına devredilirken, daha sonra 1 hafta boyunca günün 24 saati sürecek alan sanat gösterileri başladı.

Kimler destek veriyor?
Birçok sanatçının sahne alarak destek vereceği etkinliklere ayrıca, İstanbul Şehir Tiyatrosu Sanatçıları Derneği, TOBAV, TODER, OYÇED, TOMEB, Türkiye Eleştirmenler Birliği, ÇASOD, DETİS, Sanatçılar Girişimi, Amatör Tiyatro Çevresi, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı ve Alternatif Tiyatro Mekanları Ortak Girişimi destek veriyor.


* soL Haber'den alınmıştır.


MERSİN'DE İŞÇİ FESTİVALİ DÜZENLENDİ*

Akdeniz Belediyesi ile DİSK-Genel İş Sendikası Mersin Şubesinin, 15-16 Haziran işçi direnişinin yıl dönümünde düzenlediği Akdeniz İşçi Festivali bu haftasonu gerçekleştirildi. 

Türkçe, Kürtçe, Arapça ve Yunanca işçi marşları ve saygı duruşu ile başlayan etkinlikte, yurt içi ve yurtdışı sendika temsilciliklerinin yanında akademisyen ve gazetecilerin katılımında sona erdi. 

"Zafer direnen emekçinin olacak", "Direne, direne kazanacağız" sloganlarının yoğun olarak atıldığı etkinliğe BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, BDP Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu, PM Üyesi Hüseyin Şapuk, BDP İl Eşbaşkanları Aynur Aşan ve Musa Kulu, Akdeniz Belediye Başkanı M. Fazıl Türk, Van 100. Yıl Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Yüksel Akkaya, KESK Genel Başkanı Lami Özgen, DİSK-Genel İş Sendikası Örgütlenme Dairesi Başkanı Remzi Çalışkan, DİSK Yönetim Kurulu Üyesi İsmail Yurtseven, TÜMTİS Mersin Şube Başkanı Savaş Gürkan, Petrol-İş Sendikası Mersin Şube Başkanı Murat Marangoz, DİSK Genel-İş Sendikası Hatay Şube Başkanı Mehmet Güleryüz ve ÖDP Parti Meclisi üyesi Aslı Aydın katılanlar arasında yer aldı.


Etkinliğin ilk günü konuşma yapan BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi'nin, Türkiye'de sendikal ve sosyalist hareketler içinde çok önemli bir yere sahip olduğunun altını çizerek, "Aslında, İstanbul'da 15-16 Haziranın patlak verdiği gün, Türkiye’de işçi sınıfı diye bir şey yoktu. Dolayısıyla 'işçiler devrim yapamazlar, devrimi ancak askerler ve zenginler yapar' gibi bir algı vardı. Fakat 17 Haziran günü bu düşünce değişti ve bir buhar gibi tüm kampuslardan, sosyalist hayatın içine yayıldı, halka ve işçiye dayalı devrim fikrini tüm toplumda tetikledi. Bu büyük direniş, devrimcilerin, sosyalistlerin, aydınların ve üniversite öğrencilerinin dünyaya ve devrime bakışını değiştirdi. Büyük Direniş, 'işçi var mıdır, yok mudur, işçiye dayalı bir devrim olabilir mi?' tartışmasını da artık gündemden çıkarmıştır" diye konuştu.

Etkinliğin ikinci günü konuşma yapan ÖDP PM üyesi Aslı Aydın ise, "Sınıf ve Sendikal hareket içindeki yabancılaşmanın Siyasal ve Toplumsal nedenleri" konulu sunumunda 80 sonrası sınıf ve sendikal hereket içindeki dönüşümü şu şekilde açıkladı; "80'den sonra küresel çapta yeni iktisadi yapılanmanın elbette sendikal hareket içinde de yansımalarını görmek mümkün. üye tabanlarının daralması, yeni işyerlerinde örgütlenmede muazzam bir düşüş eğilimi, işçilere yabancılaşma, hareketsizlik yani en nihayetnde bir tür etkisizleşme süreci. Bu sürecin temelini oluşturan etmenlere baktığımızda iki koldan uzanan bir etki görürüz. İlki kapitalizmin yeni dünya düzenine geçtiği 1980'lerden itibaren değişen üretim teknikleri, ilişkileri, yani üretimin parçalanması ve emek sürecinin tamamen bir dönüşüm sürecine tabi tutulması. ikincisi ise Türkiye özelinde 12 eylül faşizminin bıraktığı yasal engeller ve baskılar ve bugün AKP iktidarlığında bu baskıların şiddeti arttırılarak karşımıza çıkarılması..." dedi.

* Haber Muhalefet.org sitesinden alınmıştır.