16 Haziran 2012 Cumartesi

MERAL OKAY'IN ANISINA...

Biraz geç oldu. Ama geçte olsa doğru olan sözlerin her zaman söylenmesi gerektiği de tarihsel bir gerçekliliktir. Ve Gerçek Devrimcidir. Tıpkı direnenler ve her şeye rağmen bu ülkeyi, bu halkı sevenler gibi... Ne diyordu Hasan Hüseyin;

'Bana bakın
Siz itinizi bile vermek istemezsiniz kara toprağın altına.
Kim vurdu ya gitse de yiğitlerimiz 
bırakmak niyetinde değiliz hiç kimseye 
ne zora ne zorbaya 
bu güzelim kara yerin üstün'

Meral Okay'ın anısına saygıyla...

* Resim, 'Eşit ve Özgür Bir Dünya İçin Muhalefet Dergisi' yaz bülteninden alınmıştır.


ZORBA...

İzmir Devlet Opera ve Balesi' nin 21 Haziran 2012 Perşembe günü saat 21.30' da Bornova- Aşık Veysel Rekreasyon Alanı Açıkhava Tiyatrosu´ nda sunacağı ZORBA balesine ait biletler satışa sunulmuştur. Biletler İzmir Devlet Opera ve Balesi gişelerinden temin edile bilir...

KALDIRIM

Bale Hakkında;
BALE , 2 perde , 2 Saat

Balenin konusu; küçük bir Yunan kasabasına John isimli bir Amerikalı gelir. Etkilendiği ve olmak istediği geleneklerin cazibesine kapılarak güzel bir dul olan Marina'ya aşık olur. Marina'dan da karşılık bulur. Üstelik Marina, köyün yakışıklı delikanlısının aşkını da yok saymıştır. Yabancı birine aşık olduğu için Marina'ya köylüler karşı çıkar. Ancak John ile Marina'ya, John'un dostu Zorba sahip çıkar. Çift, kimsesi olmayan, ancak güçlü ve özgür bir adam olan Zorba'nın sayesinde aşklarını yaşama fırsatı bulurlar… Köylüler birlik ve geleneklerini korumak gayretindedir. Zorba, zavallı John´u köylülerin elinden zor da olsa kurtarırken sevgilisi Marina, intikam peşinde koşan kalabalığın kurbanı olur. Yaşama küsen Zorba, sirtaki oynayarak teselli bulurken, John ve diğerleri de bu dansa katılır. Herkes yeni bir yaşam için teselli, af ve dayanma gücü arayışı içindedir…


Yaratıcı Kadro;

METİN VE KOREOGRAFİ ----> LORCA MASSİNE
ORKESTRA ŞEFİ  ---->  İBRAHİM YAZICI , ALİ HOCA
SAHNEYE KOYAN  ---->  ANNA KRZYSKOW
ESER KOORDİNATÖRÜ VE REPETİTÖRÜ  ---->  S.ZEYNEP SUNAL
DEKOR  ---->   S.GÜLDEN SAYIL
KOSTÜM  ---->  SEVTAÇ DEMİRER ULAŞ
KORO ŞEFİ  ---->  ALİ HOCA
IŞIK  ---->  H.OKTAY KANCA


Solistler;

MARINA  ---->  ASLI KAYNARSU , BURCU OLGUNER , ASENA ÖKTE
MADAME HORTANCE  ---->  BANU DAĞCIOĞLU , YARIN MANÇE
SOLİST   ---->  EVRİM KESKİN , Z.RENGİN BAYKAL


15 Haziran 2012 Cuma

MELİH PEKDEMİR: KEMALİSTLER ÜLKESİNDE CUMHURİYET VE DİKTATÖRLÜK

Türkiye’yi anlayabilmek için ne yapmak lazım? Bu soruya verilecek en ilginç yanıt Türkiye’yi kendinden dinlemek olur herhalde. TC’nin hayatı ve eserleri adı bu anlamda manidar. Bir ülkenin siyasal olarak kendini anlatması olarak kavraya biliriz kitabı. Aslında yazar kendi kafasında kurduğu soru ve cevapları hem soruyor hem de cevaplıyor. Tabi bunu yaparken de nesnel koşulları hiçe saymıyor. Marksist bir çözümlemenin  eseri olan TC tahlili yazarın ellerinde ve düşüncesinde bir soru cevap düzlemine oturuyor. Bizlere de bu kitabı keyifle okumak kalıyor. Kitabı bir de yazarın kendi kaleminden dinlemek istersek aşağıda muhalefet.org adresinde yayınlanan yazıya bakmak gerekiyor... 

KALDIRIM


Melih Pekdemir: Kemalistler Ülkesinde Cumhuriyet ve Diktatörlük

Kemalistler Ülkesinde Cumhuriyet ve Diktatörlük: TC'nin hayatı ve eserlerinin ilk 27 yılını kapsıyor. Daha önce iki kitap olarak yayınlanmıştı, bu kez iki cilt tek ciltte toplandı.

Esasen o yıllarda olup bitenleri yeniden yazmıyorum; Kürt Meselesi, Şeriatçılık ve Özelleştirme gibi bugünün gerçekleri ışığında o tarihi yeniden okuyorum. Birinci kısımda tarihin hikayesi var. Bu hikaye, elbette olgulardan oluşuyor ve 42 soru sorduruyor.

İkinci kısımda ise bu hikayeyi teorik olarak tartışıyor; TC'nin ilk eserlerini yorumluyor. Tarih, bu sorulara 42 yanıt veriyor; tahlil yaptırıyor: Laiklik, milliyetçilik, devletçilik; demokrasi ve bağımsızlık... 29 Ekim 1923, Cumhuriyet'in ilan edildiği tarihtir. 10 Temmuz 1996, Refah Partisi'nin iktidara geldiği tarih. Her ikisi de tarihi bir meydan okumadır.

1945'lerde TC tarihinin ilk rejim krizini yaşamış; tek parti yönetiminden çok parti yönetimine geçilmişti. 1995'lerde TC tarihinin ikinci rejim krizi yaşanıyor; parlamenter rejimden başkanlık rejimine geçilip geçilmeyeceği tartışılıyor. 1996 yılında Tarikat şeyhleri Başbakanlık konutunda resmi davetli olarak algılanmışlardı. Oysa 1925 yılında Tarikatlar yasaklanmıştı. 1925 yılında TC tarihinin ilk büyük Kürt isyanı patlak vermişti. Günümüzde TC ile PKK arasında bir savaş devam ediyor. 1930'lı yıllarda Devletçilik politikasını eleştirmek yasaktı. 1990'lı yıllarda aynı devletin resmi politikası Özelleştirmeler! 1923 yılında, sonradan Koç soyadını alan Vehbi Efendi bir bakkal dükkanı sahibiydi; 1997 Türkiye'sinde artık yaşamıyor ama, bir hiper markette satılan her şeyi üreten bir holding bıraktı.

İşte bu kitaplarda bu konulara ve diğer konulara dair bir tarih var. Ama başka bir uslupla 'yazılmış' bir 'hikaye' ve başka bir aıdan 'okunmuş' bir 'tarih' var. Zira herkesin kendi tarihi var. Herkes tarihi kendi durduğu yerden, kendi geldiği yeri görerer, gitmek istediği yere bakarak yazar. Ama ben bu kitapta sadace görebildiklerimi (mesela 1927'de İstanbul'da 10 kadar işçinin katledilişini) yazmakla kalmadım, bana gösterilenleri de yazdım; ve bunları gitmek istediğim yere (özgürlük ve dayanışma ülkesine) bakarak yazmaya çalıştım. 


Melih Pekdemir


İsteme Adresi

BirGün KİTAP
Atatürk Bulvarı No:127 Kat:10 Bakanlıklar/Ankara
0312 425 13 16


NEFES OLMAYINCA...

Bir gün takım elbiseler içinde, yanında jandarmasıyla, dozeriyle ve bin bir çeşit aletiyle birileri yanınıza gelse ve 'Bundan sonra burada tarım yapamayacaksınız, sağlıklı yaşayamayacaksınız ve hatta nefes alamayacaksınız..' dese ne yapardınız?

Gerze halkı bunun tek cevabının direniş olduğunu tüm Türkiye'ye anlattı. Evet Onlar direndiler jandarma, polis geldi direnişlerini kıramadı. Tüm baskılara rağmen onlar direnişi büyüttüler. Aslında direnişi büyütürken kormuş ve sinmiş suratlara bir şamar atar gibi umudu da büyüttüler. ''İktidar hayatı hedef aldığında hayat iktidara direniş olur'' diyordu Gilles Deleuze. Gerze halkı da AKP'ye ve Termikçi Şirkete direniş oldular. Karanlık yüreklere bir umut ışığı da onlar yansıttılar. ''Nefes Olmayınca''  adlı belgesel bu direniş öyküsünün sadece bir bölümünü anlatıyor. Yöre halkının neyi istediğini, neden istediğini çok net anlatan bir yapım.Belgesel Gerze halkının direnişi ışığında hem dayanışmanın önemini hemde korku eşiğini aşarak cüretkar davranmanın anlamını bir kez daha anlatıyor izleyenlere. 

Bir umudun öyküsünü izlemek isteyen herkese tavsiyemizdir.

KALDIRIM

Belgeseli oluşturanlardan; 

Nefes Olmayınca, ilhamını Aralık 2011’de Gerze’de termik santrale karşı yapılan mitingden aldı. Gerze halkının ve onların yanında olanların yürüyüşü yıllardır umutsuzluğa karşı filizlenen yeni bir umudun habercisi gibiydi. O gün gözlerinin içinde yeni bir gelecek saklıymışçasına ele ele verenlerin öyküsünü ve direnişini herkesin duyup, bilmesi gerektiğine inandık.

Mavinin ve yeşilin içinde kendi hallerinde yaşayıp giden bu insanları polise-jandarmaya kafa tutmaya iten, sermayenin beylerine pabucu ters giydiren gücün kaynağı neydi? Termik santrallere neden karşı çıkıyorlardı? Ve ülkemizde termik gerçeği nasıl yaşanıyordu?

Kafamızdaki bu sorularla birlikte Gerze’nin yolunu tuttuk. Yediden yetmişe herkesin gündeminde termik olan ve mücadele ile dolup taşan bir ilçeyle karşılaştık. İçten, içlerinden geçtiği gibi; alabildiğine doğal ve dobra dobra konuştular bizimle. 
Kendi hikayelerini anlattılar.


Ne kadar güç ve mutlulukla dolu oldukları her hallerinden anlaşılan bu mücadeleyle yeniden doğan insanların öyküsünü izledik. Neşeli bir mücadelenin ve bu güzelim memlekete el koymak isteyenlere duyulan öfkenin sesini dinledik.

Gerze’nin ardından bu kez, Yatağan’a doğru yola çıktık. 1982’de faaliyete geçen Yatağan Termik Santrali’nin yaşamı nasıl etkilediğini görüp, termik gerçeğiyle yüzleşmek istedik. Gerze’nin gülümseyişinin ve neşesinin ardından Yatağan bir hayalet kent olarak çıktı karşımıza. Santral dumanlarının kapladığı sis ve duman içerisindeki kasvetin esir aldığı insanları, terk edilmiş köyleriyle bir korku filmi platosuna dönüşmüş Yatağan, Gerze halkının haklılığının da bir ispatı oldu. 

Gerze halkının mücadelesi yıllardır umutsuz ekilmiş topraklarda yenilenen bir umudun, bir halkın haklı ve örgütlü mücadelesinin neler başarabileceğinin bir öyküsüdür.

Belgeselin tanıtım filmi;






İsteme adresi;

BirGün KİTAP
Atatürk Bulvarı No:127 Kat:10 Bakanlıklar/Ankara
0312 425 13 16


3 Haziran 2012 Pazar

HAKİKAT MÜSTEHCEN MİDİR?

Birçok felsefe okulunda gerçeklik, hakikat, açığa çıkmadıkça, görünür olmadıkça değer kazanmaz. Gerçeğin bir maddesi, bedeni, sureti ya da izi olmalıdır. Yani gerçeklik, bir tarafını göstermeli, teşhir etmelidir. Böyle kavrandığında, gerçeklikle müstehcenlik arasında kararsız bir sınır olduğu fark edilebilir. Kendini bir şekilde gösteren her şey gerçek midir sözgelimi? Pornografik neşriyatta olduğu gibi, cinsel edimin ‘dolaysızca’ gösterilmesi cinselliğin özünü açıklar mı? Martin Heidegger’in “tekniğin özü teknik bir şey değildir” demesi gibi, cinselliğin özü de bu saf cinsel eylemden, açık saçıklıktan fazlasını taşır mutlaka. Ama çekinmeden şu söylenebilir: Mevcut olan bir varlık kendisini açık eder, gösterir, en azından yokluğuyla varlığını duyurur.


Bazı felsefe okullarının peşinde olduğu bu gerçeklik, müstehcen, hatta mahrem ve bu yüzden gözden sakınılması, saklanması gereken bir taraf da barındırır. Kimi zaman böylesi felsefece ya da bilimsel bulgular, taşıdıkları dolaysız açıklık, müstehcenlik nedeniyle iktidarlar tarafından kapatılmaya, kovuşturulmaya uğrarlar, saklı tutulması için baskı altına alınırlar. Örneğin Sokrates, Galileo ya da Bruno bu baskılara maruz kalır.



Mevcut olan, var olan şeyler, az ya da çok bir açık seçiklik sergiler, kendilerini kısmen de olsa teşhir eder; bir yerini, parçasını gösterir, bir sırrını ele verir, itiraf eder. Gerçeğin ortaya çıkışı bu yüzden her zaman haysiyetli bir görünüm sergilemez. Gerçeği dile getirmenin, bir şeylerin sırrını açmakla, örtüsünü kaldırmakla ilişkili bir tarafı olduğundan, aynı zamanda tenin, yüzün altındaki yarayı göstermekle de ilişkilidir. Müstehcen bir gösteri, söz, edim, bir resme siyah bant çekilmesi, biplenmesi, poşetlenmesi işlemlerinde olduğu saklanması gereken zelil bir taraf da barındırır bu yüzden. Felsefede bu tür bir gerçeklik savunusunu Georges Bataille ve onun da üyesi olduğu Sosyoloji Okulu yapar. Birçok antropoloji çalışmasında da, ilkel toplulukların kendi kabile gerçeklerine, tabularına dokunan, sınırın ötesine geçen deneyimleri, benzer şekilde iğrenti yaratan durumlar gibi yaşanır, anlatılırlar. Durkheim de ‘kutsalın müphemliği’ olarak adlandırdığı olguda, kutsal varlıklara dokunan, yüzleşenlerin sahip oldukları benzer sakınımları dile getirir. Kutsalın deneyimine sahip olanlar, mistik vecd halinde olanlar, varlığına katlanılamaz deneyimlerden söz ederler.



KAPİTALİZMİN MÜSTEHCENLİĞİ

Özellikle turistlerin söyleminde, gezilen görülen bir yerin gerçeğine vakıf olmak anlamında ‘keşfetmek’ kalıbı kullanılır. Türkçede bu anlam yakalanmasa da, İngilizcede discover, Almancada entdecken sözcüklerinde olduğu gibi, keşfedilen varlık, aynı zamanda örtüsü kaldırılan, altında sakladığına göz atılandır. Heidegger’in üzerinde çokça düşündüğü ve Eski Yunancada gerçek anlamına gelen aletheia kavramı da üstünü, örtüsünü kaldırmakla doğrudan ilişkilidir. Ancak aletheia, örtüsünü bir an için açanın, tekrar kapanması, gizlenmesiyle de ilişkilidir. Yani Eski Yunan düşüncesinde gerçek, saklanmakla açığa çıkmak arasında anlık bir görünüm sunandır. Yani saklanmak, görünmeye direnmek de gerçeğin bir boyutunu kurar; varlık kadar yokluk da hakikatin parçasıdır. Gerçek, bir açılma, görünüşe gelme olduğu kadar, aynı zamanda bir gözlerden uzaklaşma, mahremine geri dönme ediminin de karşılığıdır.



Ancak bu turistik ve müstehcen keşfetme söylemi, arayışı, yerellikleri çekinmeden deneyimleme yönündeki çağrıların kapitalizmle ilişkisini görmezden gelmek de yanlış olur. Kapitalizmin özünde bu müstehcenlik arzusunu, tatmin arayışındaki arzuları bulduğumuzda, üzerine yerleşen egemen yapılarla karşıt bir şekilde, kapitalizmin kendisinde sınırsız bir müstehcenlikler düzeni görmek de yanlış olmaz. Yani müstehcen olana değmek, açılmış olanı bir de bizim açmamız, bizim de keşfetmemiz, endüstri sonrası alışveriş dünyasının bir tarifini sunar. Kapitalizm özünde, müstehcen olanı cezalandıran, baskı altına alan, simgesel de olsa poşetler içerisinde saklayan bir işleyiş değildir. Kapitalizmin kendi gizlerini, oyunlarını açık etmeyi seven ve bu sayede kendisini dönüştürebilen, yeni biçimler alabilen bir sistem olmasının özünde de bu müstehcenliğe açıklık bulunabilir.



Bu yüzden, bazı örtülerin açılmaması, kapalı kalması yönünde bir savunu, kapitalizm-karşıtı olabilir. Bazı gerçeklerin kendi mahreminde rahat bırakılması, kendi doğasına terk edilmesi, çevre-dostu öneriler halini alabilir. Yani bazen bazı şeylerin kendi kutusunda, teninde, çatısı altında, kabuğunda saklı kalmasını istemek, beklemek de sistem-karşıtı bir edim halini alabilir. Böyle kavrandığında, müstehcen olan fazla ortada, apaçık olan ve bu yüzden de sömürülmeye, tüketilmeye açık olmayı imler. Örneğin Hollywood filmleri bu anlamda fazla teşhirci ve müstehcendir. Diğer yandan da, açık cinsel eylemlerin yer aldığı bir neşriyat müstehcen olmayabilir. Müstehcenlik, görsel, yazınsal, sözel ya da edimsel malzemenin taşıdığı muhtevanın, biçimin sömürüye, tüketime açıklığıyla olduğu kadar, bu yönde taşıdığı davetkârlıkla da ilişkilidir. Müstehcenlik, hazır, harcıâlem kalıpların, söylemlerin kullanımı yoluyla da ortaya çıkabilir. Bu yüzden müstehcenlik, malzemesinin taşıdığı muhtevanın, içeriğinin yanında, biçimi, söyleme, ifade etme şekliyle de yakından ilişkilidir. Bir söylevin müstehcenliği küfürlü olmasından ileri geldiği kadar söyleniş şekliyle de ilişkilidir. Örneğin Polat Alemdar’ın konuşmaları Recep İvedik’ten daha fazla müstehcendir. Ağızdan çıkan şey kadar, ağzın aldığı şekil de bunun nedeni olabilir.



MÜSTEHCENLİĞİN FAYDALARI

Bir yandan da, müstehcenliğin nesnesi eğer bir iktidar, güç, şiddet düzeneğine yönelik karşı-şiddet içeriyorsa, müstehcen olanı kestirmeden olumsuzlamamak gerekir. Müstehcen olanı işaretlemek egemen bir yapının, güç ilişkisinin de varlığını kanıtlar. Ortada bunun ölçüsü olacak bir yasal çerçeve olmasa bile, derli toplu olmayanı, biçimsiz sözleri, yazıları, resimleri, edimleri işaretleyen bir kamuoyu her zaman vardır. Kamuoyunun bu görünmeyen töresine göre bazı ifade biçimleri, söylemler küfür sayılır. Bu türden ifadelerin kullanımı olarak müstehcenlik kamu vicdanını incitir. Kamu vicdanı fazlaca incindiğinde de, simgesel ya da gerçek linçler ortaya çıkabilir.



Müstehcen olan, aynı zamanda görünen ya da görünmeyen güç ilişkilerinin sakladığını açığa çıkarma, dile getirme olasılığını taşır. Kalıp bir düşünce olsa da, müstehcen olanla bastırılmış olanın ifadesi koşutluk sergileyebilir. Müstehcen olan, gözlerden uzak olanı söze ya da nazara açık hale getirirken, belli bir iktidara dair iyelikleri de karıştırır. Örneğin en ağır küfürler, karşısındakinin sahip olduğu en değerli varlığa yönelir. Küfür, yöneldiği kişinin sahip olduğuna göz dikme, onu elinden alma imasını taşır.



Egemen yapılar da, bir bakıma müstehcen olanı, bu fazla açık saçık ifade ve eylemleri denetleme üzerine inşa edilir. İktidar yapılarında, devlet kurumlarında, örtünün altında olanı göstermeme, malum olanın ilam edilmesini engelleme, sansürleme yolunda bir zora başvuru vardır. Sadece müstehcen neşriyatın poşetlenmesi, internet sayfalarının kapatılması değil, düşüncelerin de kamuoyuna dillendirilmemesi baskısını taşır. Diğer yandan da türlü işkence yöntemlerinin de temeli olan, gizli kalmış olanı zorla açığa çıkarma yönünde bir baskı ortaya çıkabilir. Egemen yapı, devletler, iktidarlar, sözün, yazının, resimlerin ve edimlerin kullanım koşullarını denetleme üzerinde inşa edilir. Yani kim ne kadarını söyleyebilir ya da gizleyebilir gibi konularda söz sahibi olmaktır amaç.




ÖZGÜR TABUROĞLU/BirGün



HEPİMİZ PORNOCU(MU)YUZ(?)

‘Muzır neşriyat’ kavramı, sözün Osmanlıca oluşu yanında, yalnızca basılı olanı kapsaması dolayısıyla da eskimiş bir kavram. Üstelik, Türkiye’nin az-çok laik olduğu dönemden (1923-2003 diyebiliriz) önce çıkmış bir kavram olarak, dinsel değerlerden besleniyor. Oysa bugün açık saçık (muzır) malzeme, sözlü de olabiliyor; sanal ortamda da olabiliyor. Sanal ortamda olması, cinsel içerikli malzemenin denetlenmesini zorlaştırıyor. Açık saçık görüntüler, cep telefonlarına rahatlıkla indirilebiliyor ve kısa sürede çok sayıda kullanıcı arasında dolaşıma giriyor. Üstelik, televizyonlarda cinsel içerikli filmler, belli kanallarda ve yaygın kanalların geç saatlerinde gösterilirken, sanal ortamda cinsel içerikli malzemeye herhangi bir zamanda erişilebiliyor. Dahası, çocukların bu sanal malzemeye erişimi oldukça kolay. Bu erişimin toplumdaki cinsel odaklı suçlara etkisi araştırılmalı.

BİZ KAÇ KİŞİYİZ?
Porno sitelerini sayısal olarak incelediğimizde, çok sayıda kadının ve erkeğin porno filmlerde oynadığını ve porno resimlerini çektirdiğini görüyoruz. Porno siteleri, dünyanın en çok tıklanan siteleri arasında. Adeta bizim bilinçdışımız. Seks işçiliği ile pornoculuğu da ilişkilendirirsek, yani eğer porno oyuncularının bir bölümünün seks işçisi olduğunu varsayarsak, porno oyuncusu sayısının 1 milyondan çok daha fazla olduğu görülecektir. Yahoo’nun bir haberine göre, 313 milyonluk ABD’de 1 milyon seks işçisi var! Amerika’da seks işçiliğine başlama yaşı, ortalama 13-14. Amerikan erkeklerinin yarısı, hayatlarında en az bir kez bir seks işçisiyle birlikte oluyor. Amerikan hapishanelerindeki kadınların yüzde 70’ine yöneltilen suçlamalardan biri, seks işçiliği. Sokakta çalışan seks işçileri, Amerika’daki seks işçilerinin toplam yüzde 20’sini oluşturuyor; ancak, gözaltına alınan seks işçilerinin yüzde 85-90’ı, sokaktakiler (Kaynak: http://voices.yahoo.com/the-oldest-profession-shocking-facts-statistics-663619.html). Bu, neyi gösteriyor? Seks ticaretinin yüzde 80’i, kapalı kapılar ardında, genelevlerde, kurumsal ortamlarda vb. yapılıyor. Bu 1/313 oranı, bize her 1000 kişiden 3’ünün seks işçisi olduğunu gösteriyor. Erkeklerin toplumun yarısını oluşturduğu düşünülürse, yarının yarısı oranı, bize, her 1000 kişiden 250’sinin ticari seks tüketicisi olduğunu gösteriyor. Yani bizim çok iyi, çok efendi falan sandığımız insanlar bile hayatlarında bir kez bir seks işçisiyle birlikte olmuş olabiliyor. (Bir sonraki bölüme geçmeden, şunu vurgulayalım: Veriler, ABD ile ilgili. Bu veriler, diğer ülkeler için geçerli olmayabilir.)

HEPİMİZ PORNOCU(MU)YUZ(?)
Başka bir kaynak, bize, porno malzemelerle (internet, dergi, video vb.) ilgili oldukça ilginç veriler sunuyor: 2006 verilerine göre, pornoya her saniye 3.000 Amerikan Doları harcanıyor; her saniye, yaklaşık 30.000 internet kullanıcısı, bir porno videosu izliyor; her 39 dakikada bir, Amerika’da bir porno videosu üretiliyor. Pornodan elde edilen kazançta başı çeken 5 ülke şunlar: Çin (27.4 milyar Dolar), Güney Kore (25.73 milyar Dolar), Japonya (19.98 milyar Dolar), ABD (13.33 milyar Dolar) ve Avustralya (2 milyar Dolar). Bunların içinden, Güney Kore, en dikkat çekici olanı; çünkü nüfusu az olmasına karşın (49 milyon) dünya ikincisi. Dünyada pornodan elde edilen toplam gelir, yaklaşık 100 milyar Dolar. Bunun yarısı, Çin’e ve Güney Kore’ye karşılık geliyor. Aynı kaynağa göre, 4.2 milyon porno sitesi var ve bu, toplam sitelerin yüzde 12’sini oluşturuyor. İnternet kullanıcılarının yüzde 43’ü, hayatlarında en az bir kez porno izliyor. 40 milyon Amerikalı, düzenli olarak porno izliyor. Siberseks bağımlısı olduğunu kabul eden kullanıcıların oranı yüzde 10. Porno sitelere giren kullanıcıların yüzde 72’si erkek, yüzde 28’i kadın. Amerika’da her ay 9.4 milyon kadın, porno sitelerine giriyor. En çok porno video üreten ülkeler, sırasıyla şunlar: ABD, Brezilya, Hollanda, İspanya, Japonya, Rusya, Almanya, İngiltere, Kanada ve Avustralya. En çok porno yasaklayan ülkeler ise şunlar: Arabistan, İran, Suriye, Bahreyn, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Malezya, Endonezya, Singapur, Kenya, Hindistan, Küba ve Çin (Kaynak: http://www.familysafemedia.com/pornography_statistics.html). Bu sayılar, tutucular tarafından abartılmış olabilir ve konu hassas olduğu için, verilerin elde edilmesinde güvenirlik sorunu olabilir; yine de, bu bilgiler, pornonun yaygınlığını göstermek için bir fikir veriyor.

PORNO YASAK, AMA NELER NELER SERBEST...
Bu bağlamda, ilginç bir söz-eylem tutarsızlığıyla karşılaşıyoruz: Cinsel içerikli malzemelere karşı sansür kurulları çalışıyor; ama seks ticareti, kağıt üstünde olmasa da, gerçek yaşamda, büyük oranda serbest. Ünlüler, işadamları vb. istedikleri zaman seks işçisi buluyorlar; onlara, arzu nesnelerini sağlayan çeteler var. Ülkede, dedesi yaşında adamla, küçücük kız çocuğunun imam nikahı kıyması serbest. Amerika’da buna benzer tartışmalar var: Çeşitli eyaletlerde, şiddet içeren videoları, oyunları vb. yasaklıyorlar; ama silah taşımak serbest, “şüpheli görünüyor” diye adam/kadın vurmak da. Bu çelişki, tipik bir tutucu davranışı olarak değerlendirilebilir. Tutucu siyasetçiler, açık saçık malzemeleri yasaklayarak seçmene ne kadar dindar olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlar; ama bir yandan da neler neler serbest... Bu söz-eylem tutarsızlığını, bir başka açıdan, büyük üstad Neyzen Tevfik (rakı içinde yatsın) şöyle açıklamış:

İnsanoğlu tuhaftır
Her bir lafı kaldırmaz
İb.. dersin kızar da
S..ersin aldırmaz...

PORNO BAĞIMLILIĞI
Psikolojik açıdan bakıldığında, porno bağımlılığı konusuna girilebilir. Günümüzde özellikle erkeklerde görülen porno bağımlılığı, evliliklerde çeşitli sorunlar yaratıyor ve boşanmalara bile neden oluyor. Porno bağımlısı, ihtiyacı olduğunda porno izleyen ortalama bir insandan farklıdır. Kapitalizm koşulları içerisinde, insanların porno izlemesi, doğal; ancak, bir insanın porno izleme davranışları, onun insan ilişkilerine zarar verecek boyuta gelmişse, orada porno bağımlılığından söz edebiliriz. Ne yazık ki, psikologlar, bu konuda, çok fazla çalışma yapmış değil. İnsanlara “porno izliyor musun?” türü sorular sorup doğru yanıtlar almak zor.

KAPİTALİZMİN CİNSELLİĞİ
Pornonun kapitalizme özgü olduğunu söyleyebiliriz. Porno, toplu üretimle ortaya çıkar; bir pazarı varsayar; ticaridir; kâra dayalıdır vb. Ücretsiz olan porno sitelerde bile, bu toplu üretim düşüncesi ve çoğunlukla, paralı olarak daha fazla içeriğe ulaşma seçeneği vardır. Sanat amaçlı cinsel içerik ise, ayrı bir yere konmalı. Bu tür içeriğin bir bölümü, Türkiye başta olmak üzere çeşitli ülkelerde, ‘muzır neşriyat’ adı altında yasaklanıyor. Bu türden yasaklanan kitaplar içinde, ticari olan, çok satmak için cinselliğe yer veren, bu nedenle, porno olarak sayılması gereken kitaplar var. Filmler de öyle. Sosyalist bir iktidar, sanatsal nedenlerle değil, çok satmak amacıyla cinselliğe yer veren kitap ve filmleri yasaklamalıdır; çünkü bu tür ürünler, çoğunlukla, kadın bedeni sömürüsüne dayanmaktadır. (Şu noktaya dikkat çekelim: Yukarıda, en çok porno yasaklayan ülkeler arasında Küba’yı saydık.) Fakat yakın tarihte ve günümüzde, sanatsal nedenlerle yer verilen cinsellik dolayısıyla yasaklanan çokça kitap ve film var. Bunlar serbest bırakılmalı. Yani “sanat için soyundum” deyip de gerçekte para kırmak için soyunanlar yasaklanmalı; gerçekten sanat için soyunanlar serbest bırakılmalı bana kalırsa. Buna bir örnek, kimi balerinlerin tümüyle çıplak olduğu ‘Bahar Ayini Balesi’dir (The Rite of Spring, Igor Stravinski, Pina Bausch). Bir sonraki bölüme geçmeden, tarihte yasaklanmış olan kitaplar ve filmler için birkaç örnek sıralayalım: Aldous Huxley’in müthiş kitabı ‘Cesur Yeni Dünya’ (Brave New World-1932), özgür cinselliğe yer verdiği için, aynı yıl İrlanda’da yasaklanmıştı. Balzac’ın bir kitabı, cinsel içerik nedeniyle, 1914’te Kanada’da ve 1953’te İrlanda’da yasaklanmıştı. 1930’larda ve 1940’larda, James Joyce’un ‘Ulysses’i (1922) cinsel içerik gerekçe gösterilerek ABD, İngiltere ve Kanada’da yasaklanmıştı. Bernardo Bertolucci’nin ‘Paris’te Son Tango’su (1972), aynı yıl Portekiz’de yasaklanmıştı. Örnekler arttırılabilir elbette.

DENETİMLİ CİNSEL İÇERİK
Porno, kapitalizmin ürünüdür. Seks işçiliğinin en eski meslek olduğu söylenir; ancak bu, tarihsel olarak doğru mu, kuşkulu. Meslek kavramı, ilkel toplumlarda, işbölümü kavramının ortaya çıkmasıyla geliyor. İlk insan için, cinsellikten daha önemli olan şey, karnını doyurmasıdır. Bu nedenle, ilk mesleğin avcılık olması büyük olasılık. Öte yandan, seks işçiliği en eski meslek olsa bile, kapitalizm, onu geliştirmiş ve yaygınlaştırmıştır. Yine de, bir dostun dikkat çektiği gibi, sosyalizmde, ticari cinsellik ve porno bitmeyebilir; çünkü toplumun kimi kesimleri buna yine de gereksinim duyacaklar. Dolayısıyla, cinsellik ticaretinin ortadan kaldırılması olanaksız; olanaklı olan ise, bunların denetimli bir biçimde var olmasına izin verilmesi.

CİNSELLİK EĞİTİMİ
Cinsellik, çeşitli yapıtlarda, yalnızca ticari amaçlarla ya da sanatsal nedenlerle yer almıyor; aynı zamanda, eğitim amacıyla yer alıyor. Cinselliği baskılayan, cinselliğin ne olduğunun öğrenilmesine izin vermeyen bir toplum, cinsel suçlar için koşulları kendi eliyle yaratmış oluyor. Daha 18’ine varmadan, kaza sonucu gebe kalan kızların oranı, çeşitli ülkelerde yüksek. ABD’de, 2010 sayılarıyla, 15-19 yaş arasındaki 1000 kızdan 34’ü anne oldu. Tayland’da, her yıl, 120 bin istenmeyen genç kız gebeliği yaşandığı ileri sürülüyor. Gençlerin iyi bir cinsellik eğitiminden geçmesi gerekiyor. Bunun için de, yine, cinsel içerik için denetimli serbestlik ilkesi uygulanmalı.

Birçok tutucu ülkede, cinsellik eğitimi vermek amacıyla hazırlanmış bol resimli kitaplar, sansürleniyor ya da toplatılıyor. Bu ülkelerdeki durumla ilgili olarak elimizde veri bulunmuyor.

SADEDE GELİRSEK
Eğitim ve sanat amaçlı cinsel içerik serbest bırakılmalı; çocukların bu içeriğe erişimi, yaşa göre düzenlenmelidir. Kadın bedeni sömürüsünün bir biçimi olarak ticari amaçlı cinsel içerik yasaklanmalıdır. İnsanlar kabul etmeseler de ve/ya da farkında olmasalar da, porno oyunculuğu ve porno tüketiciliği çok yaygın. İnsanlık onuruna aykırı olan cinsel içerik, eğitim ve sanat amaçlı bile olsa yasaklanmalıdır (örneğin, zorla cinsel ilişki, cinsel şiddet vb.). Cinselliğin bastırılmadığı, denetimli bir biçimde özgür bırakıldığı toplumlar, hem daha mutlu hem de daha sağlıklı olurlar.


ULAŞ BAŞAR GEZGİN/BirGün



ERİTİS SİCUT DEUS: TANRI GİBİ OLACAKSINIZ

Feuerbach, modern anlamda ‘insanbilimi’ çerçevesi içine giren açıklamasında dini saçmalık ya da batıl inanç ilan etmeyip insanın öz varlığını, asıl insan oluşunu belirleyen o çok önemli özelliklerin, ‘güçlerin’ gene bizzat insan tarafından kendinden kopartılıp imge halinde yansıtılması olarak anlar. “Din insanın, kendi özünü kavrayışı anlamdaki bilinci ile özdeştir. İnsan bu güçleri, yetenekleri, kendi bireysel sınırlılığın ötesindeki güçler olarak kavradığından bunları hipostazlaştırır ve mutlaklaştırır, kendi dışına koyup onları yüceltir, kendisinden farklı, başka, kendine özgü bir varlık imgesi içinde transzendentale yükseltir. Epey bir ‘genelleme’, kokusu alabiliriz bu ‘insan’ figüründen. Basitleştirerek bir ‘kendine kendi eliyle/bilinciyle yabancılaşma’ gibi bir şeyler anlaşılmıştır bu düşünceden. Her ne kadar Marx, insanı üretim ilişkileri içinde ve bilincini de toplumsal varlığının belirleyiciliğinde tanımlamışsa da, Feuerbach’ın bu ‘genel’ izlenimi veren insan kavramına epey itibar etmiş sanırım.

Feuerbach’ın din–insan ilişkisi onun referans kutbu olan Hıristiyanlıkla birlikte anlaşılmak durumunda olsa da, Hıristiyanlığın Eski Ahit ile, onun da mitik-astral mitik çağlara giden kökleriyle düşünüldüğünde, gene de tarihsel bir insana bakarak konuştuğunu düşünebiliriz. Feuerbach’ın ‘yarılma’ modelini uygularsak, mitos çağlarının insanının, Tanrıyı (Yehova’yı=Kendini) imgede kurgulayıp var etmekle kalmayıp onu ‘düşünmenin’ yasaklayıcısı olarak da tasarladığını rahatlıkla söyleyebiliriz: “Eritis sicut Deus scientes bonum et malum”. (Tanrı gibi olacaksınız, iyiyi kötüyü ayırt edeceksiniz/bileceksiniz) Yılanın mitolojik annemize sorduğu soru: “Tanrı, bu ağaçtan (meyvesinaen) yerseniz kendisi gibi olacağınızı mı söyledi?”. Meyve yenir. Tanrı (Yehova) durumu fark eder, kaldırıp Cennetten kovar arkaik babamızı ve anamızı. “Benim gibi oldular” der Yehova. İnsan düşünmeye başlamakla/düşünmekle en büyük günahı işlemiş olmaktadır.

Hegel, Yılan sayesinde Cennettin sırf hayvanların yaşadığı bir hayvanat bahçesi olmaktan çıktığını söyleyerek Kutsal metnin bu pozitif (olumlu) mitosuna, ironik bir dille de olsa, farklı bir bakış getirir.


VE HAYAT YASAKLARA BOĞULUYOR

Düşünmeyi/aklı kendisinin boyunu aşan ‘güçleri’ arasında sayan mitos çağı insanı, kendi aydınlanmasından korkmuş, (köleci sınıf toplumunun deneyimi içinde, korkutulmuş) öte yana, uzaya fırlattığı değerlerin, korkutucu öğelerin içine bilebilmeyi de sokmuştur. Düşünmeden edemeyeceğinin farkında olan insan kendine koyduğu yasağı gene –Cennetten kendi kendini kovdurarak- delmiştir. Ne var ki, daha en baştan insanın ‘yansıtmaları’ imgesel boşlukta kalmayıp biçime, figüre kavuşturulup dursa da, hem inancın hem de transendental dışın, ‘yukarısının’ alanında ezeli-ebedi güç olarak tartışılmaz otoriteye dönüştü. Dünyada kurumlaşan din, insanın uzaya yolladığı gücü, onun elinden alıp orada tuttu. Bir daha ‘yere’ inmesine izin vermedi. Gücün temsilcileri yeryüzünde göründüler sadece. Öteki kurumlaşmanın, devletin (sınıf toplumlarının siyasal temsillerinin) otoritesi ile Kilise gibi din kurumlaşmalarının otoritesi arasında iktidar gücünü paylaşma konusunda genelde uzlaşma ve karşılıklı destek, ağırlık kaymalarına rağmen ilkece sürüp gitti. Dahası, devletin temsili dünyevi insan (kral vb) artık transzendental krallığında hapsedilmiş göksel otorite temsilcisinin yetkilisi olarak bir anlamda soyutlaştırıldı, tanrılaştırıldı.

Ortaçağın çıkışında Augustinus hâlâ rahatlıkla ‘dünya devleti’ ile ‘Tanrı devletini’ doğrudan karşılaştırabilmekteydi. Üstünlüğü civitas dei tarafında tutmak için. Leviathan’ın 17 yüzyılda toplum sözleşmesiyle insanı insandan korumak adına ‘şiddeti’ tekelleştirme yetkisini eline alalıberi, yaptırımları bu dünyayla sınırlı hukuk, doğal hak tartışmalarının içinden, (demek: tanrısal temellerinden) sıyrılarak ‘Aydınlanmada’ (Kant, Hegel vb) normatif düzlemde evrensel talepler temsil edecek düzleme tırmandırıldı. Tanrısal kurumların insan ilişkilerini düzenleme talebi –engizisyondaki aklını başına getirmeye yönelik fiziki çabaları bir yana koyarsak)- gittikçe daha çok inanç-vicdan merciinin denetim (yasaklama) alanına çekilirken, dünyevi hukuk da kuşkusuz ahlaki ayağını aynen din gibi insanın kendi içindeki denetim merciine (hukuk felsefesinde diyelim) bassa da, asıl yaptırım gücünü fiziki uygulamalardan almaktan kurtulamayacaktı. Her adımda daha da ayrıntılara inen hayatla birlikte (hayat hep daha kompleks hale geldikçe) Leviathan hayatı yasalara/yasaklara boğdu, boğup duruyor. Sınıflı toplumun her iki otorite temsiline ‘muhalif düşünmekte’ ısrar eden insan, son tahlilde Yehova’nın meyveyi yemeden önceki uyarısına uymamanın cezasını yüz yıllardır çekmektedir. (Elbette muhalif düşünmenin, muhalif pratiklerin bütün alanını da kapsaması anlamında).

Kuşkusuz Leviathan 17. yüzyılda tarih sahnesinde belirginleşmeye başlayan ve ekonomik iktidarla birlikte siyasal iktidara da talip olan burjuva toplumunun bireylerini birbirinin gazap ve şiddetinden korumanın öylece, kendi haline bırakılan toplumda imkânsızlığına işaret den bir kavramsallaştırmaydı. Yetkiyi bir kez meşrulaştıran devlet, tarihsel evrelerin şartlarına bağlı olarak yasama, yürütme, icra pratiklerini göreceleştirip duracaktı. İspanya, Nazi Almanyası vb dönemlerde görüldüğü üzere, pozitif, olgusal şartlara göre, bir ara, evrensel normlara dayandığı bile söylenmiş hukuk (Kant mesela) günlük, haftalık, aylık, dönemsel pozitif ihtiyaçların aracı olarak rahatlıkla işletilebildi. İşletilebiliyor.

Önüne ‘demokratik’ tanımı eklenen hukuk, istendiği kadar kanatlanıp evrensel normların içi boş kavramlarının düzlemine çekilip dursa da, yönetilen hayatın pozitif ihtiyaçları (!) araçsallaşmış aklın araçsallaşmış hukukunun kendi meşrulaştırma bahanelerini her zaman bulabildiğini gösterdi, gösteriyor.


‘TAHAMMÜLÜ ÖLÇME ANKETİ’

‘Yasaklama’ (men etme) hangi yoldan olursa olsun, sevimsiz başlıklar olma lanetinin kurtulamazlar. Ne var ki toplumsal konsensüsün belli evreleri ‘yasaklama’ yerine –gene yasalara dayanarak ‘uyarmayı’ zorunlu kılabiliyor. Kurallar, direktifler, talimatlar, buyruklar, tabular, tartlar, ihraçlar, sürgünler, prohibisyonlar vb geneldeki hukuk kavramının ‘yasalar’ üst başlığının alt tanımları. ‘Yasaklama’ kavramının en başta ürkütücü, çeşitli tepkilere yol açıcı etki ve çağrışımlarının aksine, örneğin ‘sansürleme’, bir demokratik-hukuk devleti olma iddiasını korumaya çalışan sistemin, muhalif düşünceyle ve onun türevleriyle mücadelesinde arkasına sığındığı bir yasaklama biçimi. İÖ Yüzyıllarda bile, Roma’da okuma (yazma) oranının (nispeten) çok yüksek olmasına rağmen çok ender sansürleme belgesine rastlanmasına akıl erdiremeyen bir yazı okudum. Bunu tarihsel araştırmanın yetersizliğine bağlıyordu yazı. Sevimli bir örnek: Okuma-yazma (düşünme) varsa, otoriteye muhalefet de kaçınılmaz olarak vardır, mantığına dayanıyordu çünkü.

‘Sansürün’ ilk bakışta ‘ahlaki’ alanla sınırlı kalıyor görüntüsü aldatıcıdır. Greta Gabro, ‘Flesh and Devil’de, kilisede bacak bacak üstüne attığında (1928) kıyamet kopabilmişti toplumsal alanda. Amerikan sinema endüstrisi, ilk öpüşmeleri sansürden kurtardığında, sinemanın ilk kırk yılı dolmak üzereydi. (bkz.:Sinema Paradiso sen sekans). Pornografi alanı oldum olası sansür sayesinde toplumsal merakın normal sınırlarını her zaman kat be kat aşıp durdu. Sansür, üzerine çullandığı her ‘ürünün’ toplumsal belleğe daha derin kazınmasını sağladığına göre, pazarlamanın bir taktiği olmadığı yerde, otoritenin çaresizliğini (hukuka saygılı görünme mecburiyeti dışında) sansürlemeye hiç de elverişli olmayan bir yasaklama mı? Sinemanın kült filmi ‘Casablanca’nın faşizimle mücadele eden komünist direnişçisi, sansürde H. Bogard’ın kardeşi bile oldu bir ara; direnişçinin neye direndiği de anlaşılmaz hale getirilip ortaya saçma sapan bir aşk filmi çıkıvermişti. Öyleyse sansür otoritenin aczini sansürleyemediğine ya da demokratik görünmeye mecburiyetini gizleyemediğine göre, bir başka uçta ‘toplumu’ yasaklamaya alıştıran ya da yasağın her an negatif yönde kalite değiştirebileceğini hatırlatan bir pratik mi? Otoritenin, toplumsal tahammülü ara sıra ölçme anketi mi?

Adamın/kadının işaret parmağıyla orta parmağı ya da iki dudağı arasına sıkışık o sevimli, biraz çocukça çizilmiş çiçeğimsi nesne, topluma sigarayı hiç unutturmamaya daha çok yarıyor gibi.



VEYSEL ATAYMAN/BirGün



ÇOCUKLARI HES’TEN DEĞİL SEKSTEN KORUMAK

HES’ten sakınmadığı çocuklarını seksten sakınan zihniyetin sahiplerini hangi leylekler, nereden bulup da getirirler bilinmez. Bildiğimiz, bir yerde takva zabitleri caddelere saçıldıysa arka sokaklarda hep büyük günahların işlendiğindir. Zira kuraldır, küçük günahlara tahammülü olmayanlar büyüklerinin içinde yaşarlar. Bataklık ne kadar kararırsa nilüferin parlaklığı o kadar sinir bozar. Ahlaksızlığın, tamahkârlığın, gaddarlığın her türlüsünü içeren düzen ile halleşmiş bir adam, gelir kızının perçemine kafayı takar. İnsan kendini aldatmadan yaşayamaz. Açılmış kadın memesinden kopacak kıyametin korkusuna sığındığında kendi cehennemini görmez olur. Edebi apış arasında, anahtarları aydınlıkta arar. Bulamasa da, yastığa başını koydu mu uyur. Hiçbir zalim kendisine zalim demez. Herkesin yatağa girmeden önce iyi olduğuna inanmaya ihtiyacı vardır.

Dergileri poşete sokup, filmleri makaslayıp, memelere yıldız, sigaraya da çiçek koydular mı rahatlarlar. Çünkü çoluğunu çocuğunu, aile yapısını, dinini tehlikelerden korumanın huzuru hiçbir şeye değişilmez. Sansürün sansürcüye vaat ettiği mutluluk budur. Üstelik bunu yapmak çocukları özel okullardan, aile yapısını geçim derdinden ya da dini faizsiz bankacılıktan korumaktan çok daha kolaydır. Tehlikenin ne olduğuna ilişkin gerçek bir sorgulama uzun ve cesaret isteyen bir iştir. İnsanın başını belaya sokar. Sansürcünün bunlara ayıracak vakti yoktur. Sevişene makası vurur, gerisine karışmaz.

Oysa bir toplumda her akşam Emmanuelle izlenmesi, Acun Ilıcalı izlenmesinden daha zararlı olmayabilir. Rasim Ozan’lı bir tartışma programının yanında bir porno filmin ruha vereceği zedeleyicilik nedir ki? Sansürcü bunları düşünmez. Giyinik insanlardan bir kötülük çıkmayacağına imanı tamdır. Üçüncü sayfaların sansürleyemediği gerçeklerini doğuran nedenleri kafaya takmaz. Hayatı hissiz bir pornoya, ülkeyi vahşi bir ormana çeviren düzenin yazdığı senaryoda oynamak zorunda kalmış insancıklar onun konusu değildir. O, gerçeğin bile takmadığı kurguyu kafasına takmış saplantılı bir kişiliktir.

Sansürcünün makası dünyevileşmek imtihanından kalmış bir muhafazakârlığın makyaj malzemesidir. Kendisi azalanın daima simgesi çoğalmaktadır. Cumhuriyet’in dev bayrak asma modasıyla uğurlanışını düşünelim. ‘Dindar gençlik yetiştirmek istiyoruz’ sözünün ‘’Bir Türk dünyaya bedeldir’’den bir farkı yoktur. İnsanı büyük söyleten hep endişedir. O halde sansürcü ‘haklı’ bir endişenin ürünüdür. Tuttuğu her dal elinde kalmıştır. Arkaik bir figür olduğunu bilerek, beyhude bir iş icra etmektedir. Zira yapacağı başka bir şey yoktur. Varlığının temeli çökmüş, hırsına, aç gözüne, dünyevileşmiş varoluşuna uyduracak kılıfı kalmamıştır. Adeta bir hayalettir. Yaptığı işi ciddiye alışıyla gülünçtür. ‘Muzırlıktan’ korumaya çalıştığı bu ülkeye bizzat neler yaptığıyla yüzleşmek zorundadır. Bir alışveriş merkezinde oturmalı, etrafına bakmalıdır. Sansürleyecekse pek çoğu kendisinin olan o dükkânları sansürlemelidir.

Özal, erotik dergileri poşete sokarken yabancı dergilerin yerli edisyonları tüketim kültürünü pompalıyordu. İnsanı performans ile ölçen, hayatı bir rekabet alanına çeviren yaşam tarzları destekleniyordu. Tanrı yazarlar bize bolluk içinde yaşayacağımız hafif bir dünyayı müjdeliyordu. Reklam cıngıllarının sesi darbenin işkencehanelerinden yükselen çığlıkları bastırıyordu. İnsanı, aşkı, tabiatı geri dönülmez biçimde tahrip edecek bir düzen itinayla inşa ediliyordu. Hazcı yeni dünyanın yaşam gustoları bize nasıl bencil olacağımızı anlatıp duruyordu. Menfaati aramanın doğruluğu başkasını düşünmenin yanlışına galebe çalıyordu. Evler, arabalar düşlemek teşvik ediliyor, mülksüz ama mutlu bir hayatın imkânsızlığı vurgulanıyordu. Fakirlerin salaklığından, zenginlerin becerikliliğinden dem vuruluyordu. Rüşvet eşyanın tabiatıydı. Memur korkak, tüccar cesurdu. Öğretmenlerin pazarda limon satmasından hüzün değil istihza çıkıyordu. Bunların hepsi serbestti. Çıplak kadın dergileri poşete giriyordu. Ben çocuktum. En çok torbadaki dergileri merak ediyordum. Biliyorduk, onların hayır dediğinde şer, şer dediğinde hayır vardı. Bugün de öyle olduğunu biliyoruz.



BAŞAN BAŞARAN/BirGün



TEŞEKKÜRLER REZAN YEŞİLBAŞ


27 Mayıs Pazar gecesi 65. Cannes Film Festivalinin ödül töreni başlarken, içimizdeki ses “Rezan olmalı” diyordu. Bu yılki kısa film seçkisinin tümünü izledikten sonra, Rezan Yeşilbaş’ın “Sessiz-Be Deng”inin Altın Palmiye’nin en ciddi adayı olduğunu daha önce yazmıştık. Uzun metrajlı filmlerin ödül listesini açıklamadan önce, gecenin ilk ödülünü açıklamak için Cinéfondation ve Kısa Metrajlı Filmler yarışmasının jüri başkanı Belçikalı usta Jean-Pierre Dardenne sahneye çıktığında, açıklama o kadar hızlı oldu ki Rezan’ın adını—heyecandan—ancak duyabildik. Ve yanında filminin başarısına büyük katkısı olan oyuncusu Belçim Bilgin’i de alarak Kısa Film Altın Palmiye’sini almaya çıkarken, Rezan çok heyecanlı görünüyordu. Öyle ya, dünyanın en büyük ve önemli sinema festivalinde, hem de iki kez Altın Palmiye almış bir yönetmenden (Dardenne) ikinci kısa filmi ile her genç yönetmenin rüyasını gördüğü şey gerçek oluyordu. Rezan “Çok heyecanlıyım. Öncelikle jüri üyelerine çok teşekkür ederim. Jean-Pierre Dardenne gibi bir ustadan bu ödülü almak büyük bir ayrıcalık. Doğrusu bu kadar çok büyük yönetmenin önünde konuşmaktan büyük heyecan duyuyorum. Bu ödülü ülkemin yalnız bırakılmış ve sessiz kadınlarına adıyorum” dedi. Teşekkürler Rezan bize bu duyguları yaşattığın için!

VE TEŞEKKÜRLER HANEKE

Nanni Moretti başkanlığındaki resmi yarışma jürisi doğrusu seçimiyle bizi olumlu anlamda şaşırttı. Ödül listesinde oldukça yerinde, hatta cesur kararlar almışlar. Altın Palmiye’nin en ciddi adayı Michael Haneke idi, jüri şaşırtmadı. Haneke’nin filmini izledikten sonra yukarıdaki başlığı kullanmıştım. Haneke 2009’da “Die Weisse Band-Beyaz Kurdele” ile ilk Altın Palmiyesini almıştı. Görüntü, oyuncu yönetimi, senaryo, mizansenin tümünün başarısı ile “Beyaz Kurdele” sinema okullarında okutulacak boyutta mükemmele yakın bir film idi. Bu kez iki seksenlik büyük oyuncu, Jean-Louis Trintignant ve Emmanuelle Riva’nın taşıdığı “Amour-Aşk/Sevgi” yine başyapıt niteliğinde. Üstelik bu kez Haneke belki de en yumuşak, en sevilesi filmini yapmış. Son derece haklı verilmiş bir Altın Palmiye...

Bizim bu festivade keşfettiğimiz “pırlanta” Benh Zeitlin’in “Beasts of the southern wild-Vahşi Güneyin Yaratıkları” ilk filmlere verilen Altın Kamera ödülünü aldı. Altın Kamera için yarışan diğer filmlerin birçoğunu göremediğimizden bu ödül için bir tahmin yürütememiştik, ama festivalin en sevdiğimiz filmi olduğunu belirtmiştik.


MATTEO GARRONE’YE MORETTİ KIYAĞI

Resmi seçkinin en zayıf filmlerinden İtalyan Matteo Garrone’nin “Reality”si Büyük Ödülü hak etmiyor. Nanni Moretti memleketlisini kayırmış olsa gerek. Diğer ödüllerin hepsi bizce yerinde. Ken Loach’un tatlı komedisi “Meleklerin Payı”nın sevinci, bizden başka hiç kimsenin sevmediğini düşündüğümüz Carlos Reygadas’ın “Post tenebras lux”unun şaşkınlığı, Mungiu’nun, Mikkelsen’in listede yer alması hepsi sevindirici.
65. Cannes şöleninin davetsiz konuğu festival boyunca bize rahat vermeyen yağmurdu. Ama o bile başeser, iyi, orta, kötü filmlerin her birini izlemekten aldığımız keyfi bozamadı. Bir yıl sonrasında buluşmak üzere ayrılırken en büyük dileğimiz, festivalin tüm bölümlerinde daha fazla Türkiyeli yönetmenlerin filmlerini izleyebilmek. Siz sinemaseverler için ise Cannes’dan bir seçkiyi en kısa zamanda izleyebilmenizi diliyoruz!



Ödül Listesi :



Büyük Ödül – “Reality” Matteo Garrone
En İyi Yönetmen - Carlos Reygadas “Post Tenebras Lux-Karanlıktan sonra Aydınlık”
En İyi Senaryo - Cristian Mungiu “Dupa Dealuri-Tepelerin Ardında”
En İyi Kadın Oyuncu – Cristina Flutur ve Cosmina Stratan “Tepelerin Ardında”
En İyi Erkek Oyuncu - Mads Mikkelsen “Jatgen-Av” (Thomas Vinterberg)
Jüri Ödülü - Ken Loach “The angels’ share-Meleklerin Payı”
Altın Kamera (En iyi ilk film) – Benh Zeitlin “Beasts of the southern wild-Vahşi güneyin yaratıkları” (Belli Bir Bakış seçkisinden)



1 Mayıs 2012 Salı

'BİZ HAKLI OLANIN ARKA BAHÇESİYİZ'

İstanbul Halk Tiyatrosu bu sezon da Alevli Günler’i oynamaya devam ediyor. Çocukluğundan beri ayrılmamış üç kafadarın hikâyesinden yola çıkılarak Türkiye’de dert anlatmanın o kadar da kolay olmadığını anlatan oyun, farklı olana yaşam hakkı tanınmadığını mizahın gücüyle gözler önüne seriyor. Son yıllarda Türkiye özellikle bürokratların tanımlamalarıyla değişen sanat ve sanatçı anlayışına geçtiğimiz hafta İstanbul Şehir Tiyatroları’na yapılan bürokrat atamaları eklenince konuya dair sözü olanlarla konuşmak da ‘farz’ oldu. ‘Alevli Günler’ adlı oyun aslında tüm bu yaşanan sürecin adı da oluyor.

Oyunu yöneten ve oyunda rol alan Yıldıray Şahinler hem Şehir Tiyotrolarında yaşanan alevli günleri hem de oyunu anlatarak bu tür müdahalelerin dünyada birçok örneğinin olduğunu ama bu türlüsünün hiç yaşanmadığını, Mussolini döneminde bile sanatın işbirlikçi de olsa sanatçıya teslim edildiğini söyleyerek “Sanat kurumunun başına hiç itfaiyeden müdür getiren olmadı” diyor.

>>Alevli Günler’le başlayalım. Bir yandan mevcut devlet ideolojisi ve onu himaye eden bürokratik algı, diğer yandan toplumun devlet karşısındaki ‘gayri resmi’ çaresizliği yani devletin ideolojisinin dışında kalanlar. Oyunda bu konuya bolca göndermeler yapıyorsunuz. Kimliğimizde yer alan din hanesi üzerinden resmi ve gayri resmi ideolojinin çatışmasını anlatıyorsunuz. Oyunu kurgularken kimlikte din hanesi için hangi kurallar vardı?


Yıldıray Şahinler: Araştırdık, din hanesinin boş bırakılabildiğini gördük ve oyunda da kullandık. Ancak bir liste var; bu liste dışında seçemiyorsunuz. Mesela Hıristiyan yazdırabiliyorsunuz ama ‘Şaman’ yazdıramıyorsunuz gibi…

Erkan Can: Aynı pasaporttaki gibi. Emniyet’e ilk pasaportumu çıkartmaya gittiğimde “mesleğinize ne yazalım?” dediler. Ben de “aktör” dedim. Ama “listede yok” dediler. “Oyuncu” dedim, “o da yok” dediler. Kısacası bir liste var önlerinde ve listede aktör yok, oyuncu yok. Listede ‘artist’ vardı bana da ‘artist’ yazdılar.

Yıldıray Şahinler: Herkes tercihine göre yaşayabilmeli. Kimsenin kimseye karışmadığı bir dünya lazım bize. Çünkü ‘demokrasi’ dedikleri şey bu. Çoğunluk azınlığa tahammülsüz ve acımasız davranıyor. Çoğunluğun inancına, yaşam biçimine saygı gösterilir ama azınlığınkine gösterilmez! Bunun adı demokrasi değil bunun adı tam da ‘faşizm’dir.

>>Üç farklı karakter: Tengrizm’e inanan Şaman bir profesör, Müslüman kasap, otoriteye saygı duyan ama ayrımcılıklara da isyan eden Muhasebeci… Bu üç arkadaş birbirlerinin tercihlerine değer veriyor ve saygı gösteriyor. Hatta arkadaşlarının son arzusunu kendi yöntemleriyle ‘suç’ işleyerek yerine getiriyorlar. Gerçekte biz bunu başarabiliyor muyuz?

Yıldıray Şahinler: Oyunda diyoruz ki; Biz böyleydik ne oldu bize… Öyleydi çünkü. Çocukluğumda bizim bakkalda Paskalya yumurtası satılıyordu. Ben onu satılan bir şey sanıyordum. Hiç din ile ilgili bir şey olduğunu bilmiyordum. Bizim madam komşumuz vardı ve beraber yaşıyorduk. Annemler onların Paskalya’sını kutlarlardı, onlar da bizim Şeker Bayramı’mızı. Hiçbir sorun yoktu. Başkaları yarattı sorunları…

Erkan Can: Bu ülkede, sağ olsunlar hepsini gördük! Kardeş gibi yaşarken bir darbe… Bir bakmışsınız ki bir tane daha… Sonrası işte… Kusura bakmasınlar burası Anadolu. Kimi nasıl ayırıyorsun? Buradan yüz bin yıllardır, herkes geçti. Herkes geçerken de bir şeyini bıraktı. Biri kültürünü, biri yemeğini, biri inancını... Kimi saç rengini, kimi göz rengini bıraktı. Burası bir köprü. Mezopotamya’nın başladığı yer. Şimdi ne olacak? Azınlıklar gitsin mi? Nereye gidelim. Burası bizim ülkemiz! Ben yurdumu seviyorum. Herkes neye inanıyorsa inansın. Ne diyor Nazım; “Ben vatan hainiyim ve vatan haini olmaya devam ediyorum.” Bu söz her şeyi özetler ve her şey için aynı ve geçerli.

>> Oyunda devlet ideolojisinin ve bürokrasinin eleştirisini görüyoruz. Dolayısıyla oyunun bu bağlamda politik bir kimliği de var. Politik humorun görünür kılındığı noktalarda mizahın kullanımı ve seyirci açısından işlevselliğinden bahseder misiniz?

Yıldıray Şahinler: Bizim seyircimiz solcudur diye bir şey yok. Özellikle benimle aynı fikirde olmayanlara fikirlerimi anlatmayı severim. Başörtülü kızların ya da benim gibi düşünmeyenlerin salonu terk etmelerini istemiyorum. Düşüncelerimi söylendiğimde onlar kalkıp gidebilirler. Çok kolay yapılabilir bu. Ama sanatın ve mizahın gücüyle “durun gitmeyin, konuşabiliriz” diyoruz.

Erkan Can: Sözümüzü slogan atıp da söyleyebiliriz. İki tane repliğe bakar. Ama o zaman o, sanat olmuyor. Sanat birleştiricidir, dostluktur, barıştır, kardeşliktir. Biz oyunumuzda da tiyatromuzda da bunu yapmaya çalışıyoruz.

Yıldıray Şahinler: Dünya’da o gün ne olup bitiyorsa onu anlatan genç yazarların oyunları oynanırken biz hâlâ aynı şeyleri çevirip çevirip duruyoruz ve cahil ukalalıklarına maruz kalıyoruz. Onlar ne oynuyorlar ki diyorlar. İşte son günlerde duyduğumuz şeyler. Ustalara kulak vermek lazım. Bertolt Brecht diyor ki; “Bana ne anlatırsan anlat ama önce beni eğlendir.” Sanatın ilgi çekici olma, ilgiyi ayakta tutucu olma gibi bir zorunluluğu var. Sanatın eğlendirmek gibi bir tarafı da var. Çok basit ve düzeysiz olmamak koşuluyla. Anlatmak istediklerimizi, tiyatroya gelenleri iki saat boyunca orada tutmak, algılarını ayakta tutmak, onlara sözünüzü ulaştırabilmek için ve onların algısının canlı kalması için komediyle anlatmak istedik. Bu anlamda da komedi çok iyi, çok işlevsel bir malzeme.



SEN SÜREKLİ BİZİM TEPEMİZE BASARSAN, 
BEN DE BİR GÜN SENİ OYNAYACAĞIM SAHNEDE 
 
>> İstanbul Şehir Tiyatroları nedeniyle tiyatro dünyasında alevli günler yaşanıyor. Gerçekten oyununuzun adıyla da uyumlu. Bunun üzerine çok fazla yorumlar yapıldı ve köşelerde de yazıldı Siz “muhafazakâr sanatı” nasıl tanımlıyorsunuz?

Erkan Can: Bizim muhafazakârımız Cem (Davran)… Ben emekçiyim…

Cem Davran: Tiyatroda gelenekçiyim. Yönetmenimiz, modern bir metni, Türkiye tiyatrosunun geleneksel yöntemleriyle, argümanlarıyla yoğurdu ve öyle sahneye koydu. Biz de öyle oynadık. Malzememizi öyle sunduk. Oyunda Tarık ve komiserin karşılaştığı sahnede bir anda ikisinin diyalogu Karagöz ve Hacivat’a dönüşebiliyor. Seyirciyi de içine katıyor. Diğer yandan Şehir Tiyatrosu tarihi bir geleneği temsil ediyor. Ben de orada yetiştim. Şehir Tiyatrosuna Dârülbedâyi denmesi benim daha çok hoşuma gidiyor. Çünkü ben Behzat Butak’ın,Valide Pişkin’in, Galip Arca’nın, Gülistan Güzey’in içinde olduğu parantezi seviyorum. Bugünün insanıyım ve yarına ilmek atmaya çalışıyorum.


Yıldıray Şahinler: Ben hemen sana burada itiraz etmek istiyorum! “Muhafazakâr sanat” değil, muhafazakârın sanatı”.


Cem Davran: Tersinden yola çıkılarak bir kavram bulunmaya çalışılıyor. Kendi de diyor ki; “Muhafazakâr sanat” olmuyor. “Muhafazakârın sanatı”. Ee mesela Türkiye’nin kadın basketbol takımı 20 milyon civarında bir kaynaktan besleniyor. 70 milyonluk bir kaynaktan beslenmiyor. Tiyatro oyunculuğu, bir bale 70 milyondan değil yaklaşık 6-7 milyonluk bir kaynaktan beleniyor.

Bahtiyar Engin: Haşameyle baleden söz ediliyor; İslami muhafazakârlıktan bahsediliyor.

Cem Davran: Gelenekçi bir tarafım var. Ama şu anda gelenekçiyiz diyen herkes sahte gelenekçi. Gelenekçi olan kişi Şehir Tiyatrosunun Genel Sanat Yönetmeni koltuğuna bürokratı oturtmaz. Kimse beni kandırmasın.

Bahtiyar Engin: Ben de aynı fikirdeyim. Cem Davranlarla, Yıldıray Şahinlerle birlikte büyümüş biri olarak! Tiyatro dünyasının en gençlerinden biri olarak farklı düşünemiyorum.

Cem Davran: “Alevli Günler’in işlevi olarak bir şey söyleyeyim. Biz Şehir Tiyatrosu oyuncusuyuz. Erkan ve Tuğçe Şehir Tiyatrosunda değil ama onlar da en az bizim kadar aynı geleneğin insanları.

Erkan Can: Ben de Bakırköy Şehir Tiyatroları’ndan istifa ettim.

Tuğçe Kıltaç: Ben de.

Cem Davran: Onlar da ödenekli tiyatrolar. Biz dışarıda da tiyatro yapıyoruz. Tiyatro yapmaya gayret ediyoruz. Ama Alevli Günler bizim kendimizi daha özgür bulduğumuz bir oyun. İddiaya girerim. Bu zihniyet bu metni okuduğu zaman Alevli Günler’in oynanmasına izin vermezdi.


>>>Neden?


Cem Davran: ‘Repliklere bakıp aman neler söylüyorlar’ derlerdi. Karşıdakinin sanatçı samimiyetine inanmadığın sürece her metin böyledir.

Yıldıray Şaninler: Biz Şehir Tiyatrosundan çıkıp geldik. İstanbul Halk Tiyatro’sunu kurduk. Burada yine aynı insanlar oynuyoruz. Onların “Gelip benim tabanıma tiyatro yapmıyorlar” dedikleri tabana oynuyoruz. O taban bizi ayakta alkışlıyor. Beni bıraksan, senin yaklaşmadığım ancak halkın tat alacağı tiyatroyu yapacağım. Sen ne karışıyorsun!

Cem Davran: Öyle bir duruma getirildik ki! Benim anam da hacı, ben de Kasımpaşalıyım, ben de imam hatip mezunuyum denilmek zorunda bırakılıyoruz.

Bahtiyar Enginler: Ben imam hatip mezunu olduğumu korktuğum için değil; bunlar sizin tekelinizde bir şey değil, biz de biliyoruz, bizim analarımız da biliyor demek için söyledim.

Cem Davran: Biz senin hassasiyetini, bu ülkede kalan 2 bin Rum’un, bu ülkedeki Hıristiyan’ın da hassasiyetini paylaşıyoruz. Bu toprağın çocuğuyuz. Bırak, kötü niyetli değiliz, hepsini yapacağız. Bu yıl Alevli Günler’i oynayacağız. Zulüm gören başka görüşte başka bir yaşamdaki birinin oyununu da oynayacağız. Ama sen sürekli bizim tepemize basarsan, ben de bir gün seni oynayacağım sahnede. 

Tuğçe Kıltaç: İslami muhafazakârlıkta gösteri sanatlarına yer yok. İslami muhafazakâr sanatçılar var. Çok güzel insanlar da var. İkinci yeni şairleri biliriz hepimiz. Turgut Uyar, Edip Cansever’i. Aynı anaakımın eşdeğerleri var. Cahit Zarifoğlu, Sezai Karakoç var mesela. Bu adamlar çok özel adamlar. Ama bu adamlar zaten inançlarının doğrultusunda sanat yapıyorlar ve çok iyi niyetliler. Ama İslam’da zaten tiyatroya yer yok. O yüzden Şehir Tiyatrosuna bu inanca sahip birtakım bürokratların gelmesi zaten iyi bir niyetin olmadığını baştan gösteriyor. 

Yıldıray Şahinler: Ben repertuvar kurulunda çalıştım. Şehir tiyatrosuna bir ev kadını da oyun teklif ederek gönderebiliyor. Bizim de görevimiz onu okumak, değerlendirip kabul ya da reddetmek. Bütün oyunlara kabul oyu veriyordum. Çünkü o kurulun kalkması gerektiğine inanıyordum. Ama orada iki yıl boyunca hiç muhafazakâr oyun görmedim. Elinizi tutan mı vardı derler adama. Tiyatro muhafazakârların yaptığı bir sanat olsa ortalık zaten bir sürü muhafazakâr sanat eseriyle dolu olurdu ve biz de oynardık.

Erkan Can: Oynardık. Niye oynamayalım ki. Yok!

Yıldıray Şahinler: Tutturmuşlar Necip Fazıl Kısakürek. Başka bir adam yok mu? Hadi biz AKP’nin tiyatrosunu yazalım demeye getiriyorlar ama olmaz. Taşıma suyla değirmen dönmez. Hangi ülkede var ki… Mussolini bile böyle bir sanat yaptıramadı. Onun yada, Hitler döneminde sanat kurumlarına ciddi müdahaleler yapıldı. Fakat sanat kurumlarının başlarına işbirlikçi de olsa sanatçılar getirildi. Hiç itfaiyeden müdür getiren olmadı.

Bahtiyar Engin: Dünya sanat tarihinde bu yönetmeliğin kastettiği baskı ya da değişim dünyanın hiçbir yerinde yok. Varsa bile Allah’a şükür bizim karşımıza çıkmadı.



'BİZ HAKLI OLANIN ARKA BAHÇESİYİZ'

>>Geçen hafta Kültür Bakanı konuya ilişin bir röportajında ‘Sanat bağımsızdır. Ama metinde değiştirmeler yapılıyor, siyasi espriler yapılıyor, bakanlara ya da Başbakana laf atılıyor. Bunlar da bazı rahatsızlıklar yaratıyor” dedi. İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin ise geçtiğimiz aylarda sanatı ve sanatçıyı ‘terörün arka bahçesi’ olarak hedef gösterdi. Tüm bu açıklamalara bakılırsa Türkiye’de sanatı ve sanatçıyı nasıl bir süreç bekliyor?

Yıldıray Şahinler: Kültür Bakanı’nın söylediklerini düşünürsek, bunun çözümü, oraya bir bürokrat oturtmak mı! Sanat zaten muhalif bir şey. İstesen de, istemesen de muhalefet yapıyorsun. Biz ne CHP’nin ne de başka bir partinin sanatçısı değiliz. Kusura bakmasınlar biz hakim olan hiçbir şeye hizmet etmiyoruz. Etmeyiz de. Sanat onların anladığı gibi bir şey değil.

Cem Davran: Asker gelir, sağcı gelir, solcu gelir kim gelirse gelsin sanatçı her zaman yalnızdır.

Erkan Can: Ama eleştirmesek olmaz ki. Sanatın birinci görevi nedir kardeşim?.

Bahtiyar Enginler: Böyle algılamak istiyorlarsa, biz elbette haklı olanın arka bahçesiyiz. Haklı olan her fikrin arka bahçesiyiz. 


CANAN AYDIN/BirGün